Ebru Ince, bir alıntı ekledi.
08 May 21:02 · Kitabı okuyor · Beğendi

Nina Beriya .
Havada tehlike sinyalleri vardı ,onları hissediyor ama nedenini bilmiyordum ..
Rus klasikleri ve kendi yazdığım şiirler beni dünyanın gerçeklerinden uzaklastıriyordu .

Kayısı Renkli Buluttan İnen Kadın, Larisa N. Vasileva (Sayfa 15)Kayısı Renkli Buluttan İnen Kadın, Larisa N. Vasileva (Sayfa 15)

Okuma Üzerine
Okumak Ve Tüketmek

Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü, kitap kurtları ile de arkadaş olunca, onu engelleyecek değil teşvik edecek insanları gördükçe, aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim... Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için zihnin -bence- hazır olması gereken kitapları yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı, tabiri caizse hatmetmek mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gidem de Musil okuyam gelem.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ye yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Hemen bana biri çıkıp da eniarcuokkey yapmasın. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. Artık konuşmak hakkımdır. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

<<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

Eğer bizlere okullarda adam gibi eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direk bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

Sevgiyle ve anlamla kalın...

Şeolinho, Su Kasidesi'ni inceledi.
18 Nis 10:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sürekli olarak dünya klasikleri, Fransız, Rus eserlerini okuyup kendimizi çok okuyan ve bilen ilân ediyoruz. Ancak kendini tanımadan başkasını tanımanın faydası ne kadar olur? Tarihimizden Fuzûlî gibi bir adam geçti. Bazi beyitleri "acaba kız arkadaşım olsaydı boyle bir şey yazsaydım nasıl karşılardı?" diye düşündüm.

Lâlcivert, Beyaz Geceler'i inceledi.
29 Mar 01:54 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · Puan vermedi

Klasik fobi diye bir şey var mı bilmiyorum ama eğer varsa bir zamanlar ondan mustarip olduğumu biliyorum.

İlkokulda öğretmenlerimizin yarı zorla okuttuğu sadeleştirilmiş bazı klasikler yüzünden uzun süre severek kitap okuyamamıştım. Sonradan fantastik, bilim kurgu, modern edebiyat falan derken yavaş yavaş gözümde en çok büyüttüğüm kitaplara gelmişti sıra: Klasikler. Geçen iki sene boyunca klasiklerin ‘öcü’ olmadığını onlarında normal kitaplar gibi okunabileceğini anladım. Hatta bittiğinde bıraktığı tat diğerlerine nazaran daha başkaydı.

Fakat yine de hala önümde artık korkmasam da çekimser yaklaştığım bir tür vardı: Rus Klasikleri ve özellikle Dostoyevski. Bu etkinlik sayesinde ve Beyaz Geceler kitabıyla o adımı da attığım için açıkçası çok mutluyum.

Bu uzun girişten sonra nihayet kitapla ilgili düşüncelerime geçmek istiyorum. ( spoiler içerebilir)

Öncelikle kitabı okurken dikkatimi en çok çeken şeylerden biri Dostoyevski’nin Petersburg’dan bahsettiği yerler oldu. Petersburg’u bir kadına, hastalıklı ve cılız görüntüsüne rağmen gizli bir güzelliği içinde saklayan bir kadına benzetiyordu Dostoyevski ve devam ediyordu:

“Bu bir anda gelip geçen güzelliğin neden böyle kısa ömürlü olduğunu ve artık bir daha geriye dönmeyeceğini içiniz burkularak düşünür, sevmeye bile vakit bulamadığınız bu aldatıcı, bu işe yaramaz güzelliğe ta derinden kırılırsınız…”

Dostoyevski’nin Petersburg’la kurduğu bu derin ve duygusal bağ, kitap boyunca kadın karakterle şehir arasında bağlantı kurmama neden oldu. Ve kitabın o son sahnesi... ‘Bir anda gelip geçen’, ‘kısa ömürlü’, ‘sevmeye bile vakit bulunamayan’, ’aldatıcı’ bir güzelliğe ‘ta derinden’ kırılmadık mı biz de?

Nastenka, Petersburg’un Dostoyevski’nin kaleminden bir yansıması mıydı yoksa?
Benim için öyleydi galiba…

Beni etkileyen diğer bir noktaysa hayallerdi. Ana karakterin hayallere bakış açısı ve hayallerinin geçirdiği değişim…

“Ufacık odasında sessizlik hüküm sürmektedir; yalnızlık, uyuşukluk hayal gücünü coşturdukça coşturur.”…”Hayaller ona mutluluk yollarını açar.”

Hikayenin başında kendini hayalleriyle mutlu eden bir adam vardı. Yalnız, bezgin ve mutsuz hayata rağmen mutlu hayalleriyle kendini “çeşnisi değişik, aldatıcı, tatlı bir zehir”le zehirleyen bir adam vardı başlarda Nastenka’nın yanında. ‘Hayallerinin aldatıcı bir hülya’ olduğunu kabul etmek istemeyen, hayallerini gerçek kabul eden bir adam vardı…

Ve sonra üç gecede Nastenka’yla mutluluğu tattı adam, belki de hayatında ilk defa
Fakat “normal yaşamda bu denli mutlu olduktan sonra hayallerde avunmak neye yarar ki?”

Adam yaşamda mutlu oldu, ve hayattan soyutlanmış hayaller o ufacık odada kaldı…

Ancak… Sonra Nastenka gitti.

Artık adam yalnızlıkta soyutlanmış mutlu hayaller kuramıyordu kafasında.

Artık adam “hüzünlü, iç karartıcı geleceğin(m)i bir süre hayalin(m)de canlandırarak, on beş yıl sonraki durumu gene yalnız, gene aynı odada, yılar geçtiği halde akıllanmayan Matriyona ile birlikte daha da yaşlanmış olarak” görmeye başlamıştı.

Hayalleri mutsuzlaşmış, hayalleri hayata; hayalleri yaşama karışmıştı artık…

Yazdıkça aklıma daha bir sürü şey geliyor. Bir sürü benzetme ve olay birbirini tamamlıyor. Sanırım incecik bir kitapta bu kadar farklı bakış açılarıyla, bu kadar farklı hisler ve düşünceler aktarması Dostoyevski’yi Dostoyevski yapıyor…
Benim ilk Dostoyevski serüvenimdi (ne kadar geç kalsam da) ve çok keyifliydi. Bu sitede okuduğum ilk etkinlik kitabı olması itibarıyla da ayrı bir anlamı oldu benim için.
Ve son olarak benim gibi ‘klasik fobi’si olan var mı bilmiyorum ama varsa da korkacak bir şey yokmuş arkadaşlar, güzel bir çeviri ve sakin bir kafayla çok da güzel okunuyormuş :)))

"Bu salı Yeraltından Notlar varmış, kaçmaz."
"Ben geçen hafta alamadım, Totem ve Tabu'nun ilk cildini nereden bulabilirim acaba?"
"Haftaya Tolstoy verecekmiş, unutma sakın."

Türk basın tarihinin edebiyat alanında yapılmış en ileri hamlesiydi Cumhuriyet'in her salı bir dünya klasiğini gazeteyle birlikte bedava vermesi. Üstelik pek çoğu Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yapılmış çevirileriyle, Hasan Ali Yücel'in önsözleriyle. Benim de iple çektiğim, kaçırmamak için binbir çileye katlandığım bir dönemdi; neticede çok büyük bir kısmı var arşivimde. Her salı bir dünya klasiği, her cuma Kurtuluş Savaşı veya Kuruluş dönemine ilişkin bir kitap. Bir gazete fiyatına başta öğrenciler, gazete bayii olan her yerde dünya klasikleriyle buluşuyordu insanlar (kitapçının, kütüphanenin mumla arandığı bölgeleri de düşünürsek bunun ne demek olduğunu daha iyi anlarız). Hem de iki yıl boyunca istikrarlı olarak, hiç aksatmadan yapıldı. 20 yıl geçmiş ilk kitap verildiğinden bu yana. Yani o gün doğan okur arkadaşlar bugün bu sitenin kullanıcıları. Aradan geçen süre ülke basınının geldiği nokta açısından ciddi bir irtifa kaybını ortaya koyuyor. Bir de tabii artık yaşlandığımız gerçeğini lakin bu bambaşka bir konu, rica ederim bu bahsi kapatalım.

Gogol'un bu öyküsü ilk kez 1835'teki bir seçkide yayınlanmış. Bizde de Gogol'un bazı seçkilerinde yer alıyor. Bence dünya klasiklerini en derli toplu yayımlayan yayınevi olan İş Bankası Kültür Yayınları'nda ise Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri kitabında yer alıyor. Cumhuriyet, Hasan Ali Yücel önsözü ve güzel bir incelemeyle birlikte tek başına basmış öyküyü.

Öykümüz Mirgorod'da geçiyor. Bugünkü Ukrayna'nın orta kısımlarındaki küçük bir kent Mirgorod. Tabii o dönem Ukrayna filan yok. Rus İmparatorluğu'na bağlı. 1814'te Napolyon'u devirmenin sarhoşluğuyla (130 yıl kadar sonra bir başka muhteris psikopatı devirip Avrupa'yı bir kez daha ipten alacaklardı) kendini büyük güçler sahnesinde hisseden ve artık yavaş yavaş Osmanlı, İran, Polonya gibi daha zayıf güçleri gözüne kestirip daha güçlenen bir Rusya. Ama bütün azametine rağmen Batı'nın sanayi devrimiyle yaptığı atılımların gerisinde kalmış Rusya. Bürokrasisi hantal, devlet kurumları köhnemiş. Gogol ince ince buna dokunduruyor Ivan Ivanoviç ve Ivan Nikiforoviç'in öyküsünü anlatırken.

İki İvanımız da soylu birer beyefendidir. Güzel birer çiftlikleri, emrinde çalışan hizmetçileri vardır. Kibar insanlardır ikisi de. Komşu olan İvan Beyefendiler ayrıca çok iyi arkadaştırlar ama soyluluğun verdiği bir özenle birbirleriyle belirli bir mesafeyi aşmazlar. Ancak bir gün İvanoviç, Nikiforoviç'in evinde Türk yapımı bir tüfek görüp bunu kendisine vermesi için pazarlığa tutuşur. Ama Nikiforoviç pazarlığa yanaşmaz ve bu iki dost birden atışmaya başlarlar, nihayetinde iş mahkemeye taşınır. Bundan sonrasında hantal bürokrasi, ağır işleyen yargı Kemal Sunal'ın Davacı filmi tadını alır.

Kitap öykü formatında yazılsa da benim gözümün önüne sürekli tiyatro sahnesinde sergilenirken geldi. Zaten hem Türkiye'de hem de dünyanın pek çok yerinde oyunlaştırılarak sahneleniyor. Dönemin Rusyasından kesitler sunan, hafiften eserekli iki taşralı soylunun komik öyküsünü anlatan, elinize almanızla bitmesi bir olacak, enfes bir öykü bu.

* Cumhuriyet salı kitaplarından bir kısmının yer aldığı listeyi şuradan görebilirsiniz: http://www.mcuma.com/...etesi_sali_kitaplari
Görselleri de şurada: https://www.google.com.tr/......0.V5KgHkTII5s

fazi, Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
05 Mar 00:53 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Uzun zamandır elimde olan bir Gogol eserini bir solukta okuyup bitirdim bugün. Birçok yerde gülümsememe engel olamadım, harikaydı demem lazım her bir öykü için. Hasan Âli Yücel Klasikleri'nden okudum ben, yine Mazlum Beyhan çevirisiydi. Rus edebiyatını Mazlum Beyhan çevirisi ile okumayı çok seviyorum, Ölü Canlar'ı ve daha birçok Rus edebiyatı eserini onunla sevdim demeliyim...

Altı öyküden oluşuyor İş Bankası basımı. ("Neva Bulvarı", "Burun", "Portre", "Palto", "Bir Delinin Anı Defteri" ve "Fayton") Ancak birçok yayınevi sadece Palto ve Burun'u eklemiş ve üç öykü olarak basmış kitabı. Sayfa sayısı da bu nedenle farklı gelebilir size diğer yayınevlerinden okuyunca.

Gelelim kitaba; her öyküyü tabi ki tek tek anlatmayacağım ancak genel olarak bahsetmek istiyorum. Hem bir mesaj, hem gönderme, bolca kahkaha ve yaratıcı bir zeka barındırıyor her öykü. Hele ki öykü kahramanları... Ah Akaki Akakiyeviç! Bir "Palto" bir insanın başına bu kadar mı iş açar. İnsanlar arasındaki eşitsizlik ve sınıf farkı bir "Palto" üzerinden bu denli güzel mi anlatılır? Devlet dairelerinin eleştirisini, kamudaki düzensizliği üstü kapalı cümlelerle hayran olunacak şekilde anlatmış Gogol. Dostoyevski'nin meşhur; "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık" cümlesi zihnimde dönüp durdu bu uzun öyküyü okurken.

Bir Delinin Anı Defteri ve Ivanoviç hiç çıkmayacak aklımdan. Yine üst mevkilerdeki insanlara olan yergilerle doluydu eser. Onlara hem kıskanarak hem de içten içe imrenerek bakan bir memurun toplumdaki yazısız kurallardan ne derece etkilendiğini okuyoruz hayretle. Dışlanan, hor görülen bir karakteri daha okuyucuya sunup derinden etkiliyor Gogol.

Betimlemelerle, iğneleyici tespitlerle dolu altı öykü. Altısı da birbirinden güzeldi, güldürürken bir yandan da barındırdığı gerçekliklerle okuyucuyu düşünmeye iten bir eserdi. Gogol okumaya başlayacaklara harika bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Kesinlikle tavsiyedir... :)

Ikinci kez paylaşıyorum, bu sefer yardımcı olur musunuz acaba? :(
Ben kendimi bildim bileli kitap okuyan biriyim. Lâkin kötü çevirilerle karşılaştığım için ortaokuldan beri Dünya Klasikleri okumuyorum. Haliyle bu anlamda epey bir gerideyim. Yani yıllarca kötü çeviriyle karşılaşırım yine diye elim bir türlü klasiklere gitmedi. Çünkü o dönemlerde kötü çevirili kitaplar okuduğum için hatta bir dönem yani lise boyunca 4 senede sadece 3 kitap okumuştum!!! Çünkü bu başarısız çeviriler beni tüm kitaplardan soğutmuştu. Neyse velhasıl kelam öneri değil sizlerden yardım istiyorum. Yardım istediğim konu da aslında tam olarak şu:


Nazan Bekiroğlu hayranıyım. Kendisini, hayata bakış açısını, kalemini, kelamını, ilerlemesini, yükselişini merak ettiğim için ilk (daha önce birkaç kitabını okumama rağmen) kitabından başlayıp son kitabına kadar sırayla okumaya niyet ettim ve başladım da. Biliyorsunuz Kafkaokur bu ay sayısında kendisine yer vermiş. Ve yazarımızın Rus Edebiyatı hayranı olduğunu öğrendim. Kendisinin kalemini ya da bakış açılarını diyebiliriz belki bazı yazarlara benziyorlarmış. Dergide üç yazarın ismi var. Bunlar; Dostoyevski-Oscar Wilde- Çehov.



Şimdi benim istediğim yardım ben bu 3 yazarın bir kitabını okumak istiyorum ama hangisinden başlamam gerekir bunu bilmiyorum. Bilirsiniz yazarlar yazdıkça yükselirler. Bu yazarlardan birinin ağır bir kitabına denk gelmek istemem. Bu yüzden sizlerden yardım talep ediyorum. Sitede birçok inceleme okudum ve kendim karar veremedim. Yardımlarınızı bekliyorum ve teşekkür ediyorum :)

*Gençlere kitap okuma kılavuzu*
19 Oca 2018, Cuma
Kemal Öztürk

Gençlik yıllarımızda kitap okuma konusunda bize rehberlik yapan ağabeylerimiz vardı. Rahmetli Asım Ağabey bana okumam gereken kitap listeleri hazırlardı. Hangi kitap bana ağır gelir, hangisi daha iyi olur, bunu konuşurduk.

Yasaklı kitap yoktu bizim için. Önce ya da sonra okunacak kitaplar vardı.

Benim kuşağımdaki insanların orta okul son sınıftan itibaren düzenli ve disiplinli şekilde kitap okuma serüveni başlardı. Lise yıllarımızda, parasızlıktan kitapları sırayla okumak zorunda kalıyorduk. Bir kitabın çıkacağını, daha matbaada baskıya girmeden önce öğrenir, Sakarya’daki Ada Kitapevi'ne gelmesini beklerdik.

KAFASI KARIŞIK KUŞAK

Üniversite ve sonrası yıllarda okuma serüvenimiz daha karmaşık hal aldı. Elimize geçirdiğimiz her şeyi okuyorduk. Tartışmadığımız konu da neredeyse kalmamıştı. Mezhepler tarihinden Marks’ın diyalektiğine, İran devriminden Japon modernleşmesine kadar tuhaf bir yelpazede konuların arasında gidip geliyorduk.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, karmaşık, yoğun ve biraz kafa karıştırıcı bir süreçten geçtiğimizi düşünüyorum. Mesela roman okumayı nedense ‘hafiflik’ olarak görüyorduk. O yüzden yatarken bile, mezhepler tarihi, düşünce metodolojisi gibi ağır kitaplar okuduğumu hatırlıyorum.

Bunun faydası olduğu gibi, verimsiz taraflarının olduğunu da düşünüyorum. Daha sistemli, daha metodik ve amaca matuf bir okuma tarzının verimi arttıracağını düşünüyorum şahsen.

Genç okurlarım sıklıkla benden kitap listesi yayınlamamı istiyor. Ben de genellikle yayınlamıyorum. Zira çok göreceli bir durumdur. Benim yayınlayacağım kitap listesinin herkese uygun olması mümkün değil.

Bunun yerine nasıl kitap okunmalı üzerine tavsiyelerde bulunmanın daha faydalı olacağını düşündüm.

İNSANIN EN VERİMLİ KİTAP OKUMA ÇAĞI NE ZAMANDIR?
İnsanın en verimli kitap okuma çağı, lise ve üniversite yıllarıdır. Ancak o yaşlardaki gençlerin kesinlikle kitap seçiminde desteğe ihtiyacı var.

İngiltere’deki Eton Lisesi, birçok devlet adamı yetiştirmesiyle ünlüdür. Eton öğrencilerin dersler haricinde okuması gereken kitap listeleri yayınlar. Bunlardan birini inceleme fırsatım olmuştu.

Kitap kategorisi, felsefeden müzik tarihine, romandan fiziğe, modern sanattan çok tanrılı dinlere kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır.

Okulların yetiştirdiği öğrencilere özel kitap listeleri hazırlamasının yanı sıra, kişiye özel listeler de hazırlanmalı.

MESLEK SEÇİMİ VE OKUMA İLİŞKİSİ

Bir kişi profesyonel mesleğini lisede seçmeli ve buna göre bir üniversiteye gitmeli. O meslek hangisi ise ona göre bir okuma planı çıkartmalı bence. Örneğin tarihçi olacak bir kişinin, psikanaliz konusunda çok kitap okumasının mesleğine ve kişiye bir katkısı olmaz. Onun yerine tarih edebiyatı, antropoloji, siyaset, coğrafya gibi yan alanlarda okumalar yapması sanırım daha faydalı olur. Bu mesleki okumalar konusunda önerimdir.

Herkesin muhakkak klasikleri okuması gerekir. Sadece Batı ve Rus klasikleri değil tabi. İslam klasikleri dediğimiz maalesef çok bilinmeyen eserlerimiz var. Mesela herkes La Fontaine’in fabl eserlerini okumakla övünür ama nedense ondan daha önce fabl (hayvanların konuşturulması) alanında üstat olan Feridüddin Attar’ı okumaz. Robinson Crusoe’u bilenler, ondan çok uzun yıllar önce yazılmış aynı türdeki, ‘Hay Bin Yakzan’ı okumamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’dan başlayarak Türk klasiklerini de işin içine katmak şartıyla, yeniden Doğu, Batı ve yerli klasikler listesi yapmak ve bunları okumak herkes için zorunlu olmalı.

KİTAP OKUMA KILAVUZU

Cemaatlerin, tarikatların, örgütlerin, grupların, partilerin gençler için hazırladıkları okuma listelerinde eğer yasaklı fikir kitapları varsa, bütün klasiklerden örnekler yoksa, sanat yoksa, roman yoksa oradan sağlıklı beyinlerin çıkması mümkün değildir.

Genç arkadaşların kitap okuma kılavuzunu şöyle özetleyerek konuyu tamamlayabiliriz.

1. Lise ve üniversite yıllarında en verimli kitaplar okunur.

2. Doğu, Batı ve yerli klasikler üniversite bitene kadar okunup, bitirilmeli.

3. Seçilen mesleğe göre yan okumalar yapılmalı.

4. Orta yaşlarda bir konunun uzmanı olmak için aynı alanda yoğun okumalar yapılmalı.

5. Yasaklı, tek düze, tek bir ideolojiye ait kitap listeleri reddedilmeli.

Son olarak şunu belirteyim: Kitap okumak kadar, okunan kitap üzerine tartışmak da çok faydalıdır. Muhakkak fikir tartışmaları yapılan gruplarda, meclislerde, ortamlarda bulunun.

Okumaktan ve fikir tartışmaktan kimseye zarar gelmez. Cesur olun gençler.