Enes'ten (r.a) rivayet edilmiştir:
Hz. Peygamber'in yanında iken bir cenazeye rastlandı. İnsanlar öleni hayırla yâd ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v) "Vacip oldu" buyurdu. Sonra başka bir cenazeye rastlandı. İnsanlar onun kötülüklerini andılar. Hz. Peygamber (s.a.v) yine "Vacip oldu" buyurdu. Bunun üzerine "Ey Allah'ın Rasûlü! Her ikisi için de "vacip oldu" buyurdun" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v) "Topluluğun şahitliği (makbuldür). İnananlar, Allah'ın yeryüzündeki şahitleridir" buyurdu.
Ubeydullah b. Utbe'den rivayet edilmiştir: Ömer İbnü'l-Hattabı şöyle derken işittim:
İnsanlar Allah Rasûlü (s.a.v)döneminde vahiy ile değerlendiriyorlardı. Artık vahiy kesilmiştir. Şimdi ise biz sizi görebildiğimiz davranışlarınıza göre değerlendiririz. Bize iyi davranışlar sergileyen kişiye güveniriz ve onu kendimize yaklaştırırız. Yalnızken yaptıklarında ise bizim herhangi bir sorumluluğumuz yoktur. yalnızken yaptıklarından hesaba çekecek olan Allahtır. Kim de bize kötü davranışlar sergilerse içinin güzel (kalbinin temiz) olduğunu söylese bile ona güvenmeyiz ve onu tasdik etmeyiz.
Bilinmelidir ki mülk, mutlak mânâda Allâh'a âittir. İnsanların mülk üzerindeki sâhipliği ise "devre mülk" usûlüne benzer. Yani servet, Allâh'ın kuluna geçici olarak verdiği bir emânettir. Bu yüzden fertlerin onu kullanması, birtakım ilâhî ölçülere bağlanmıştır. O mülkün hakîkî sâhibinin emrettiği istikâmette kullanılmalı ve sarf edilmelidir. Şâyet servet, ilâhî emirlere zıt bir sûrette kullanılırsa, insanları azdırmaya, kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi kalbe yerleşir. Böyle kimseleri Allah Teâlâ şöyle îkâz buyurmaktadır:
"... Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele! O gün cehennem ateşinde
(bu biriktirilen altın ve gümüşler) Kızdırılıp bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır.
(Ve onlara denilir ki: ) İşte bu, nefisleriniz için yığmış olduğunuz servettir; öyleyse biriktirdiğiniz şeylerin (azâbını) tadın!" (Tevbe, 34,35)