Geri Bildirim
  • Pessoa'nın da tıpkı Saramago gibi kendine has bir tarzı var; başta zorlanıyor insan ama okudukça alışıyor ve hatta bağlanıyor sımsıkı. Sabun köpüğü gibi uçup gidecek şeyler değil onun sözleri, olabildiğince ağır ama tam da yerinde. Anarşist Banker öyküsü adeta bir kılavuz: "Anaşizme Giriş: Hem Teoride Hem de Pratikte Nasıl Anaşist Olunur?" Muazzam bir anlatım tarzı, nokta atışı tespitler, sürekli devinim halinde olan bir beyne ait cümleler... Şeytanın Saati öyküsü ise, Pessoa'nın şeytana ve inançlara ilişkin düşüncelerinin özeti niteliğinde. Pessoa, nazarımca, üzerine derin incelemeler yapılması gereken muhteşem bir fikir ustası. Görüşleri tüm okurlarına hitap etmese de, onları ifade ediş biçimi ile "üstün bir kalem" olduğu kabul edilmelidir. Okumanızı tavsiye ederim. =)
  • Bu satırları yazarken gözlerimde filmin nemi, penceremden içeri sızan çocukların sesi eşlik ediyor bana. Hâlâ mahallesinden çocuk sesleri sızan bir yerde oturuyorum şükürler olsun ki. Çocuk, insanlığın en masum, en saf halidir. Yalansızdırlar, gülüşleri cennetlik, bakışları güzellik. Yüzlerindeki sokak çamuruyla, futbol oynamaktan terlemiş çehreleriyle, evcilik oynadıkları bebekleriyle, kalem tutan elleriyle öyle içten öyle masum görünürler ki onlara kızgınlığınız sabun köpüğü gibi olur, geçiverir hemencecik. Çocuk kalbinde de küskünlüğe yer yoktur zaten.

    Hangimiz bir çocuk çehresinde kendi çocukluğuna dalmaz ki? Çocukluğumuz, hep kaçıp sığındığımız, oyunlar oynadığımız bir arka bahçe gibidir ruhumuzun dehlizlerinde. En çok da âşık olduğumuzda ve masumiyetin özü olan çocukları seyredaldığımızda hissederiz varlığını. Nazan Bekiroğlu âşıkların, çocukların ve gerçek şairlerin yürekleri zamansızdır, der.
    Yüreklerinde zamanın durduğu, gülüşlerinde güllerin oluştuğu, doğallığın en yalın haliyle işlendiği bir hikâyeye sahip Cennetin Çocukları. Bir ayakkabı üzerinden başlayan hikâye insanlığın en saf haline, paylaşımcılığın güzelliğine, yoksulluğun kanaatine değinerek yüreğinizi titretiyor. Nazım Hikmet’in şiiri düşüyor aklıma filmin orta yerinde:

    “Çocuklar inanın, inanın çocuklar
    Güzel günler göreceğiz güneşli günler”

    Film iki kardeşin bir ayakkabıyı sırayla giyerek okula gitmesini anlatmakta ana metin olarak. Yan metinlere baktığımızda yoksul ama mutlu bir ailenin de resmini çiziyor, bir kahvehanede çay satan baba küçük kızı ona çay getirdiğinde: “”İş yerinde bütün gün çay içiyorum ama Zehra’nın çayının tadı bir başka oluyor. Kızımın eli yaptığı her şeye ayrı bir lezzet katıyor.” diyor. Zehra’nın tebessümü ise güller deriyor.

    Camii önünde yüzlerce ayakkabıyı düzgünce yerleştiren Ali’nin aklından hiç geçmez ayakkabılardan birini almak ya da giymek. Kendine yetebilmeyi, başkasının olana göz koymamayı da anlatıyor film, yokluğu yoksunluğu anlatırken de ağır bir dram yapmıyor bunu çok doğal ve naif bir şekilde ince ince işlemiş Majid Majidi.

    Derslerde öğrencilerime hep tavsiyem şudur: “Bir şey izlerken de okurken de her daim beyninizin akıl süzgecini harekete geçirin, öylece bakakalmayın eleştirel zekâmızı da kullanmakta fayda var.” Filme akıl süzgecimizi açarak baktığımızda ana konunun aralarına serpiştirilmiş bazı olumsuz durumlar da yok değildi. Şöyle ki İran sokaklarında ya da muhtelif yerlerde bulunan haç işaretleri, Zehra’nın ayakkabıları sürekli olarak sol ayağından başlayarak giymesi ve bunun çok bariz bir şekilde gösterilmesi gibi öğeler de vardı.

    Hikâye, oyunculuklar çok iyi evet ama bir filmi çok beğenmek, tavsiye etmek onun olumsuz öğelerini görmenizi de engellememeli. İzlediğimiz bir sürü filmde, dizide ya da belgesellerde bu fazlasıyla yapılıyor maalesef.

    Filmi izleyin, ağlayın ve şükretmeyi asla unutmayın. Biliyor musunuz insan bazen bir yarışmada birinci olduğuna bile sevinemez.

    Not: Yorumun içimde şekillenmesi bir öğle vaktinde oldu, çocuk sesleri geceye değil bir öğle sonrasına ait. :)
  • Sözcükler çok hareketli varlıklardır , bir günleri bir günlerine uymaz, gölgeler gibi istikrarsızdırlar, bir bakarsınız bir vardırlar, bir bakarsınız yok olurlar, sabun köpüğü gibidirler, hatta salyangozların nefes alışı gibidirler , hemen hemen hiç duyulmazlar, kesilip toprağa düşmüş kütüklere benzerler.
  • Ama bir kere olsun hiç düşünmeden, birinci nedeni bulmaya çalışmadan kendinizi körü körüne duygularınıza bırakın, hiç olmazsa bir süre için bilincinizi kendi haline bırakın. Sırf tembel tembel oturmamak için, bir şeyler yapmş olmak için sevin ya da nefret edin. En geç yarın değil öbür gün kendinizi bile bile aldattığınız için küçüldüğüzü hissedeceksiniz. Sonuç olarak yine sabun köpüğü, yine tembellik..
  • Bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden, esas aramadan hakaret et, nefret et, birini sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. Sonuç: Sabun köpüğü ve atalet.
    Dostoyevski
    Sayfa 20 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Savaş eğer sizi öldürmüyorsa düşündürmeye başlaması kaçınılmazdı. O tarif edilmez aptalca kargaşadan sonra kimse toplumu piramitler gibi ebedi ve tartışılmaz bir varlık olarak göremezdi. Toplumun sabun köpüğü gibi olduğunu artık herkes biliyordu.
    George Orwell
    Sayfa 138 - Can Yayınları