• Ne var ki, çağımızda kapitalizm, edebiyat sanatına kötülük ederek iki ayrı edebiyat yarattı. Kitabı metalaştıran piyasa, edebiyatı “popüler edebiyat” ve “yüksek edebiyat” olarak ikiye böldü. Ve sonunda iş öyle aşırı bir noktaya geldi ki, büyük okur kitlelerine sabun köpüğü gibi eften püften eğlendirici kitaplar sunulurken, kimsenin okumadığı ve “gerçek edebiyat” olduğu sanılan bazı eserler yayıncılar, ajanslar ve kendini seçkin gören bir avuç insanın oyun malzemesine dönüştü.
  • ~"Hayatım böyle geçip gidiyor." diye düşüncelere dalmıştı."Makas şakırtısı, sabun köpüğü ve gevezelik. Varlığımdan ne anlıyorum? Bir gün gelecek ve sanki hiç yaşamamış gibi ölüp gideceğim."~
  • ***
    Bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden , esas aramadan hareket et, nefret et, sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. Sonuç : sabun köpüğü ve adalet.
  • Bir kerecik bilinçli olmayı bir yana koyarak ilk sebebini aramadan uzun boylu düşünmeden körü körüne bırak kendini duygularının akışına ,sev ya da nefret et, boş durmamak için bir şeyler yap . En geç ertesi gün bu danışıklı kanma yüzünden kendini küçük görmeye başlarsın. Sonuç olarak sabun köpüğü ve yine eski tembellik.
  • Bu öykümü, hikaye etkinliklerine olan ilgisinden ve samimi yorumlarından dolayı ve dahi daha öncesinde kendisi tarafından yazılan başka maceralarını okuduğumuz ve öykümüzün içinde ikinci bölümde bahsi geçecek afilli dede karakterine hayat vermesi babından sevgili https://1000kitap.com/Madame Hanım’a ithaf ediyorum.

    KANDİL SİMİDİ
    -Part-1

    Tüm biçareliğimizle yığılmış bir torba gibi oturuyorduk Aşti ‘nin o soğuk, delikli metal oturaklarında.. Saat gecenin dördüydü. Ve bugün Miraç kandiliydi. Böyle mi olacaktı diyordum habire içimden kopan bütün isyanla.. günün anlam ve önemine binaen habire içimdeki isyanı frenlemek, freni patlayan kamyon gibi çılgınca bazı lafları söyleyip karşıdakini darmaduman edememekten bir hayli yorgun düşmüştüm. Kibarlık çok zor birşeydi hele de bu anlarda.. zaten oldum olası kibarlık kumkumalarına hep hayret etmişimdir nasıl yaşıyorlar diye.. İnsan olmaya çalışmak bu işte.. içindeki öküzü-aslanı-yılanı-kaplanı vs evrimleştirebilmek.. insan gibi davranmasını sağlayabilmek için..kendini terbiye edebilmek ve içinde ne menem bir nefs yaratığı olduğunu keşfedip terbiye adına strateji belirlemek.. Zor iş Zor..Peki ya böyle bir derdi olmadan yaşayıp gitmek??? İşte o zaman simalarda bile farkediliyor o içindeki yaratığın şekli.. insan manzaraları seyretmeye bayılan ben çoğu zaman ilk bakışta farkedebiliyorum o hayvanı o simada..

    - Uykun geldi mi anne?
    - Yok gelmedi..

    Kendim gibi düşüncelere dalan anneciğimi bir lafla dürterek düşüncelerinden sıyırmak istemiştim. Hafif bükülen kamburuyla, günden güne kısalan boyuyla ve başını ellerinin arasına almış, düşüncelere dalmış, öylece karşımda oturuyordu. Ve ben günden güne ihtiyarlayan, zamanı gelince de bir sabun köpüğü gibi elimden kayıverecek olan annemin bu yaşına rağmen sahip olduğu hayat enerjisine hayrandım.. dile kolay tam yetmiş yıl.. ‘’gün boğün sahat boğün ‘’ derdi her zaman, yaşanmış onca yıla rağmen sanki bir gün gibi geçen hayat için.. hep öyle değil miydik gerçi, aynalar ve fotoğraflar ... hepsinde farklı farklı olan insanoğlu ölene kadar kaç beden değiştirir acaba? Tabiri caizse kaç kez ölüp dirilir?

    - Gerçekten anne ya, bak ne zaman gideceğimiz belli değil istersen seni mescide götüreyim azcık kestir ha?
    - Yok iyiyim dedim ya!
    - Şu aziz mübarek gün şunların yaptıklarına bak yazık ya! Sabaha köye varacaktık güya! Halimize bak sabah olmak üzere ve biz hala Ankaradayız! Eve geri mi gitsek diyesim var anne biliyor musun?

    Son cümlemi aynı umutsuzlukla, kaşlarını kaldırarak, cevaplar gibi, hem yanındaki yüklere hem bana bakarak ‘’şunlarla nası geri gidelim gızım’’ demesiyle başım öne bir kez daha eğilmişti. Tüm olumsuzluklara rağmen annemin bana en ufak şekilde kızmamış olması beni vicdanen çok daha üzüyordu aslında. Az kızsa, suratını ekşitse ya da ne bileyim ‘’ hıh! icad çıkardın bi de! gece gece yola mı düşülürmüş’’ diye söylense.. bildiğimiz ağıdı ağlamadığımız için ‘’uluyu uluyu yolda kalırız hah böyle’’ diye oflayıp puflasa belki de vicdanım bu kadar yakama yapışmazdı.. onca lafa hiç ses çıkarmayıp, cezasını alıp rahatlayan yaramaz çocuklar gibi olurdum belki de.. ama yok değil.. işte tam bu durumda, bizi bu duruma düşüren yeni yetme bi avuç kamil!! yüzünden anneme baktıkça gözümün yüzeyinde aniden biriken yaşlar, akmadan buharlaşsın diye gözlerimi olabildiğince açıyordum.. Halbuki başta herşey ne kadar rast gidiyordu.. otobüs gece 00.30 daydı.. annem o saatte yorulmasın diye işyerimden bi arkadaşım ve eşi, muhtemelen, mübarek gündür yaşlıya iyilik yapalım sevap pointler cebe diye düşünmüş olmalılar ki bizi Aştiye kadar arabalarıyla bırakmışlardı.. Kapıda binip direk Aştiye gideceğimizi duyunca taşıma zahmetinin kalktığına sevinen ve arabada binbir dua ile sevincini büyük boydan tam da arkadaşlarımın umduğu gibi dile getiren anneciğim, köyden dolu gelip bahara kadar boşalan, içinde envai çeşit organik, reçel, pekmez, salça, yaprak, tarhana, erişte, domatesli biberli sos vs.lerin olduğu boş, kavanoz, şişe, bidon, torba vs ne varsa paketlemişti.. orda kaldığı müddetçe bahçeye elleriyle ekip diktiği, sulayıp büyüttüğü ve en sonunda hasadını yaptığı herşeyi güzün tekrar doldurur, yaşam döngüsüne katıldığı için kendi de hayat dolar, kış boyu da hem birlikte yer, eve gelen misafirlere vs ikram ederek yiyenlerin ‘’ ayyy bu nasıl lezzet böyle ‘’ diye aldıkları lezzetle keyfi ikiye katlanırdı.. bazı arkadaşlarım annemin köyden gelmesini benden çok beklerlerdi yani o derece..

    - Nasıl olsa düştük yola gızım.. Giri gitsek gene düşmeyecez mi yola! Du bahalım Allah böyük!

    Diyen annem, benim bir daha gözlerimi büyük büyük açmama sebep olmuştu.. fakat bu sefer o damla gözümde hiç de buharlaşacak gibi görünmüyordu.. ani bir hamleyle arkamı dönüp ‘’ ben bi hava alıyım anne gelirim biraz sonra ‘’ diyerek kendimi dışarı attım.. Hava bahane anneye görünmeden ağlamak Şahane.. ve ‘’olsun görmesin.. zaten bu gece yeteri kadar üzüldü’’ diyen iç ses..

    Gerçi Aştinin açık havası içeriden daha berbat.. açık hava duman altı olur mu kardeşim demesin kimse ‘’ bal gibi olur kardeşim!! ‘’ kimi asker uğurlamaya, kimi otobüse inip-binmeye gelen, m2 ye ortalama 3-4 adamın düştüğü yoğunlukta olan ve açık hava diye sigara içmeyi ihtiyaçtan değil de çoğu zaman yandaki yaktı diyerek otomatiğe bağlamış olarak yakan bir ortam burası.. ensenden, karşından hemen her an üfürülen bi dumana karşı çoğu zaman rüzgarın dağıtma süresi kadar nefesimi tuttum bugün.. plakasını dahi aldığım otobüsün kalkış saatini kaçırmamak adına yanyana duran Kamilleri sayarak.. tek tek plakalara bakarak.. olmadı her on dakkada bir yazıhaneye bi koşu gidip, bi elinde çay bi elinde kandil simidi kemiren o yeni yetmeye ‘’ yaaa hareket saatine çok az kaldı, yarım saat önceden bagaj için perona gelmiş olması gerekmiyor mu bu otobüsün??’’ diye sorup, susamları ortalığa yayıp her seferinde ‘’ aktarmalı bu otobüs abla, yolda! Daha girmedi otogara! Siz bekleyin orda! ’’ cevabını veren kamil!! Ve en son hareket saatini on dakka geçtikten sonra yine işkillenip yazıhaneye koştuğumda bitmek bilmeyen simidin son lokmasını yutup ‘’abla o otobüs gitmiş yaaa niye binmediniz!! ‘’ pişkinliğinde bi de atar yapan eleman!!!
    Akabinde;

    ‘’Sen ne diyon bee Allahın belası!!!

    Perona otobüs geldi mi de binecem ben!!!

    Bi saattir nefesimi tuta tuta tek tek plaka kontrol ediyorum ben gerizekalı!!

    Zıkkım ye o kandil simidi yerine emi!!

    Ne diye doğru dürüst bakmıyosun kontrol etmiyosun!!!

    Ulan en tırt otobüste bile yolcu gelmiş mi diye elindeki listeyle kontrol ederler, gelmeyeni ararlar!!

    Lan ben burda olduğum halde nası oluyor da kalkıyor o otobüs haaa!!!’’

    Ulaaaaaaannnnn topunuzu attıracam işten!!! ‘’

    Diye avazım çıktığı kadar bağırıp tüm Aştiyi ayağa kaldırıp, hızımı alamayıp hala simidin son lokmasını yutmaya çalışan bebenin ümüğünü sıkmam gerekirkeeeeenn !!!!!!!

    ne mi yaptım!!!!

    İçimdeki zincirlerini azami derecede zorlayıp depremler yaratan kaplanımı es geçip, ‘’hey güzel Allahım neyle sınıyorsun beni bu aziz mübarek gün’’ diye mırıldanarak yukarıya sitemlerimi sunup, selam çaktıktan sonra ‘’ şu aziz mübarek gün yaptığınız Allahtan reva mı yazıklaar olsun be!! Hadi beni geç yetmiş yaşındaki annem sayenizde zebil oldu gece gece!! ‘’ demekle yetindim..

    Çok zordu Çoook!!

    O boğazına kakılasıca simidi kemiren vurdumduymaz anında arazi oldu tabii ki.. ufak bi şoktan sonra iade ettikleri bilet paramızı da alıp omuzlarım düşmüş vaziyette annemin yanına geri dönmeden kendimi dışarı attım.. İçimdeki kaplan susunca kalbim direk rikkate gelmiş, bütün hüznümü, öfkemi gözyaşı kanallarımdan dışarı boşaltmıştı.. kalbimin aynasında şelaleler çağlıyordu.. Ağır beddualar etmek istemiyordum çünkü biliyordum ki bu aziz mübarek günde dua kapıları açık ve biz tamamen mazlum durumundaydık.. Bir yandan hikmetinden sual etmeyip, sevinçlerle ve hüzünlerle sınandığımızı hatırlamaya çalışıyor, kendi kendime, kişinin asıl karakterinin ortaya çıkmasında öfkeli olmanın büyük rolü olduğunu söyleyip duruyordum.. Velhasıl ya kaplanımla kol kola girip mahalle karıları gibi kavga edecektim, ya da insanlığın gereğini yaparak tepkimi insanca verip bilinçli bir tercih yaparak ‘’ her şerde bir hayr vardır ‘’ sükunetinde krizi yönetmeye çalışacaktım..

    Nefesimi tutmak zorunda kalmadığım bi köşede, gecenin karanlığına bi kaç damla gözyaşı bırakıp etrafı seyretmeye başladım, bir yandan da gideceğimiz yerin tabelası olur mu diye tek tek otobüslere göz gezdiriyordum.Ellerinde valiz olanlar hareketliyken, hasbel kader volta atarak bekleyenler de bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı. Muavin ve şöför olanlar hemen seçiliyorlardı aradan.. Muavinler, çoğu şortlu, eşofmanlı gençler arasında beyaz gömlek, lacivert pantolon ve lacivert kravatla ben muavinim diye bas bas bağırıyorlardı nerdeyse.. ellerinde her molada arabadan adım atar atmaz yakılan sigara bir de.. Kalabalık ortamlarda beden dillerini okuyarak genel seyirler yapmak her zaman hoşuma gider lakin bu gün içimde depremler oluyor hiç havamda değilim derken bir anda gözüm bir noktaya odaklanan erkeklere takıldı.. Onbeş yirmi kadarı hipnoz olmuş gibi aynı noktaya bakarak cebinden bi sigara çıkarıp yakıyordu..
    ‘’Nereye bakıyor bu adamlar’’
    diyerek hafif başımı uzatmamla, muhtemelen aktarmalı gelen otobüsten inen, beş dakikalık molayı sigarasını avurtları içine geçe geçe somurarak değerlendiren!! bir kadını görmem bir oldu.. Savrulan dumanların arasında etrafındaki hiçbirşeyin farkında olmayan kadın, ona bakarak bi cigara yakıp cigarasını somuran 15-20 hayvanı ve beni görmüyordu tabi.. Rikkatlenen kalbim ve nemli gözlerim bu manzaradan hoşlanmayarak beni o kuytudan çıkarıp gayri ihtiyari biraz yürüterek ortamdan uzaklaştırdı..

    Böyle böyle ne kadar gittim bilmiyorum.. Yeni kalkan otobüslerin boşalttığı, etrafta çok kişinin olmadığı peronların oralarda durmuş olmalıyım ki bir anda sanki masal diyarından gelir gibi gelen bir otobüsün tam da önümde durmasıyla dağılan zihnim kendine geldi. Babacan bir tavırla otobüsten inen pos bıyıklı şoför dikkatlice yüzüme bakarak tüm şefkatiyle
    ‘’ iyi misin kızım ??’’ dedi..
    Bu yumuşak insancıl tavır az önceki yaşadıklarımdan sonra beni sarsıla sarsıla ağlatmaya yetmişti.. Kafamı kaldırdığımda bi otobüs kişi etrafımda toplanmıştı bile .. Ellerinde kitaplar, gözlerinde meraklı bakışlarla.. aralardan mırıl mırıl
    ‘’ Hasta mı aceba? Kayıp mı oldu ki?? Üşümüş galiba bi şalı olan yok mu?? ‘’ sesleri kulaklarımda yankılanıyordu..

    -Part 1 in sonu-
    DEVAM EDECEK EFENDİM..
  • O’Brian;
    İstersem bir sabun köpüğü gibi yükselebilirim yerden.
    Winston, bundan şunu çıkarıyordu. Eğer o, yerden yükseldiğini düşünüyorsa ve ben de aynı anda onun yerden yükseldiğini gördüğümü düşünüyorsam, o zaman bu olay gerçekten oluyor demektir.
  • İnsanoğlu en vahşi yaratıklardan daha acımasız davranarak hemcinslerini öldürmekten çekinmiyor.
    Kimileri de içinde bulundukları kadırganın kaptanı olmak için akıl almaz entrikalar tezgahlıyor. Her şey sabun köpüğü gibi ayakları kaydırmakta; insanlar balık istifi, birbirlerinin üstüne yıkılmakta...
    Ahmet Efe
    Sayfa 4 - Alperen Yayınları