Dök içini satırlara, kalanlar benim olsun...
Kandırıldığını bilen biri buna ses çıkarmıyorsa,kandıran kişi sonunu rahatça hazırlasın diyedir.Kendi sonunu hazırlaman içindi bunca suskunluğum.Daha ilk yalanında anlamıştım seni ama...Ama aşkta söylenen yalanlara akıl inanmasa da kalp inanmak istiyor daima.Sonra bir itiraf bekliyor insan,bir özür içten içe.Bir elinde küsmeler saklıyor sevdiğine...Öbür elinde barış...Belki biraz da gözyaşı,sitem,birkaç bağırış çağırış...Ama affetmeye hep hazır...

Senden beklediğim dürüstlüğü bana hiç göstermedin.Karşındaki sana kanıyormuş gibi yaptıkça süslü yalanlarına daha özensiz olanları ekledin.İnsan kandırdığı insanın değerini,söylediği yalanların ucuzluğuyla bile düşürebiliyormuş anladım.Artık sen, bilmediğimi sandığın yalanlarını bilmeliydin ve ben gitmeliydim.İnsanı en çok bilmediği yerler çağırır ama insan en çok bildiği yeri özler .Bu ihtimali göze ala ala gitmeliydim.

İnsan bazen ayakta kalabilmek için unutmak zorunda olduğu yalanları, gerçekten unuttuğuna kendini inandırıp,o yalanların sahibiyle yaşamaya devam edebiliyormuş.Böylesi aslında ölümden daha zormuş.

Çok değil, derin benim özlemim...

Sımsıkı sarılmıştım sana en son,aramızdan rüzgarın bile geçmesine izin vermeden çünkü biliyordum gitmeliydim.Şimdi aramızdaki mesafeye bir ömür sığıyor bak!Geldiğim yer, olmak istediğim değil sürüklendiğim yer.En çok da sende ne kadar olduğumu değil, ne kadar olmadığımı merak ediyorum.Ne kadar yoktum sen de?Birazdan daha mı az, hiç'ten daha mı çok?

Aslında ben hüznü yaşamayı da taşımayı da çok iyi bilirdim.Ama ...Ama kim bilir bana doğruların arkasına sakladığın kaç yalan söyledin.Sana verdiklerime üzülmedim de benden çaldıkların içime oturuyor.Başkalarıyla yaşamayı seninle ölmeye yeğlemişken, bana en çok ta kalbime dokunmaman dokunuyor.

Üşüdüğünde dünyayı yakacak kadar çok seviyordum.Oysa cehennemde serin bir bulmaya çalışmakmış seni sevmek.Evet, sen vardın! Ama payıma hep yokluğun düşüyordu.Belki aklımdan silebilirim ama ben seni kalbimle sevmiştim.

Hak ettiğin aşkı sunamadığım için değil,senin dünyanda hak ettiğim yerde olamadığım için gittim.Tek tesellim ne biliyor musun ?İyi ki benim sevdiğim gibi sevmedin beni ,yoksa hiç unutamazdım seni çunkü çok yalnızdım.Beraberken yaşadığım yalnızlık ,ayrılırken içine düştüğüm boş kalabalıktan daha kalabalık

O kadar farklıydık ki birbirimizden.Sen kendini kazanmak uğruna,ben,beni kaybetmek pahasına sevmiştim.Ben yolumu yolum yapmıştım, sen geçerken uğramıştın.Hak ettiğim aşkın sen olmadığını biliyorum artık.Ama sen olmasan bunu hiç anlamayacaktım... Teşekkürler

Beni attığın uçurum, hayat merdivenim oldu.Ben acılarıma sarılarak onları sarmayı öğrendim ve şimdi ayaktayım.Sen, yanlış hataları düzeltin, doğruları yanlışa çevirdin .Sana sitem etmiyorum.Sadece şunu istiyorum ;dön ve bende kalan günahını al.sonra git ve hak ettiğin gibi kal!

Evet içimdeki bir uçurumun daha sonuna geldim.Yazdım rahatladım.Yazdıklarımdan çok yazmak istediklerime bak sen.

Olduğun gibi göremedim ama bir gün gördüğüm gibi olman tek dileğim

Gez Atıf, Telepati'yi inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitabımız adından da anlaşılacağı gibi tam bir gençlik kitabı.İki tane ana karakterimiz var.Bu karakterlerimiz farklı şehirlerde yaşayan Alex ve Jenny adlı iki tane yalnızlık hissi içlerini kaplamış gençlerimiz.Olayın başlangıç örgüsü bayılmalar ve bu bayılmalar esnasında gördükleri görüntülerle başlıyor.Bu görüntülerde iki genç birbirlerini görüyorlar,başlangıçta birbirleriyle iletişime geçememiş olsalar da daha sonradan ilk adımı her zamanki gibi erkeğimiz atıyor ve merhaba niteliğinde kızımıza ben gerçeğim ya sen diye soruyor kızımız şaşkın bir halde ağzındaki düğümü çözerek hangi şehirde yaşadığını söylüyor.Erkeğimizde gençlik aleviyle kendisini bir hışımda ,ailesini trafik kazasında kaybetmiş kendisinin ise tekerlekli sandalyeye bağlı kalmış Einstein zekasına sahip arkadaşının yanında buluyor ve arkadaşının hack yetenekleriyle paraya bulup kızın yaşadığı yere gidiyor ve bu arada artık bayılmadan sadece vücutlarında uyuşma hissedecek şekilde telepatik bir iletişim sağlayabiliyorlar ve bir buluşma noktası ayarlıyorlar.Erkek meraklı bir şekilde buluşma noktasına geliyor ancak kızı bulamıyor.Nerede kadınım diye dert yanarken kızla iletişime giriyor.Kız da diyor ki bende seni bekliyorum neredesin seni göremiyorum.Bunu söyledikten sonra erkeğimiz umutsuzluğa düşüyor ve ve mucit arkadaşını arıyor.Mucit arkadaşımız da ailesiyle geçirdiği trafik kazasından sonra araştırmaya başladığı kendinin ve bazı bilim insanlarının kurduğu bir hipotezi arkadaşına soru şeklinde açıklıyor.Paralel Evrene inanır mısın ?...devamı kitapta.Yorumumu buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler.Kendime göre bir şeyler yazmaya çalıştım.Kitabı bir iki günde bitirdim.Beni baya etkiledi,iki gencin birbirine kavuşma çabası ve umutsuzluğun üstesinden gelinmesi gerektiğini açıklıyor bence yorumum buraya kadar size iyi okumalar.Hayatta kalmanız dileğiyle...

MEHMET KÖROĞLU, Beni İçinden Sev'i inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Başka hisleri başka insanlarda değil de hepsini sende tüketmek isterim çünkü ikimiz başkayız, kimsenin bilmediği bir başka dünyayız. Bakma sen bu kalabalığa, bu dünya bizim için yaratıldı. Başkaları sadece başkaları olarak kalsın, sen bir hayal kur kendine ve içinde sadece bize yer olsun.

Begüm Doğan, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okuyor

Turgut: "Sen, yalın düşüncelere alışıksın sadece. Hayatın asıl tadı, gerçek tuzu olan ikinci dereceden bilinmeyen güzelliklerin farkında değilsin. Biliyorsun hayat..."

Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 71 - İletişim yayınları)Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 71 - İletişim yayınları)
Aykut Küçük, Yalnız Seni Arıyorum'u inceledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Bir de sevgilim vardır, pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.
Orhan Veli'nin, '' ismini söyleyemem '' dediği sevgilisi Nahit Hanım'a yazdığı mektuplar o kadar içten, o kadar saf ve o kadar samimi ki.. Belki de bugün o eski sevdalar, o eski aşklar yok artık diye boşa söylenmiyor. Hatta öyle ki bunların sadece bir mektup değil, Orhan Veli'nin içinden geçen birebir saf ve samimi duygularının olduğunu, neredeyse her mektubunda Nahit Hanım'a duyduğu sevgisini, hislerini, onu düşündüğünü açıkça söylediği zamanlarda dahi, '' Evvela ben senin için bir eğlenceydim, ama sen benim için hiçbir zaman öyle olmadın. '' diyerek içinden o an geçen hislerini hiç çekinmeden yazdığında anlıyoruz. Bu kitap için yazılacak, söylenecek çok şey var elbet ama gerçekten okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap içinde bazı cümlelerde veya kelimelerde bir sayı var ve sayfanın altında bu sayıların ne anlama geldiğini, yahut o cümleyi daha iyi anlayıp ya da daha çok o cümlenin içinde olabilmek için belki de bazı bilgiler verilmiş. Benim gözüme çarpan '' tental azabı '' idi. İnceleme uzun oldu ama kısaca bunun hakkında da yazayım; '' Zeus'un oğlu tentalos tanrılar sofrasına oturan tek insanmış. Fakat günün birinde tanrıları küçümseyip onları sınamaya kalkınca, Tanrılar ceza olarak onu Hades'in göllerinden birine göndermişler. Çenesine kadar suyun içindedir, fakat ne zaman içmeye kalksa su çekilirmiş. Ve başının üzerinde binbir çeşit meyve varmış, ne zaman eliyle uzansa bir yel esip meyveleri ondan uzaklaştırırmış. İşte ceza da bu, kuru bir boğaz ve aç bir karınla yiyecek ve içeceğin içinde yaşama cezası. '' Genel kültür açısından iyi bir bilgi olabilir. Tabi benim ilgimi sadece genel kültür için çekmedi. Orhan Veli mektubunun birinde '' her zaman bahsederim '' diyerek, '' o azabı bugünkü halime tercih ederim; tek senin yanında olayım'' demiş.

Derinlik sarhoşluğu &Kemal Sayar
Dün yürüdüğün yoldan, bugün bir kez daha yürü” dedi adam, sesini bir bilge edasıyla bükerek, “bak o zaman yeni şeyler göreceksin”. Kaybolmayı göze alarak yürü. Çünkü dünya, sırlarını kaybolanlara açar. Dünyayı kaybetmeyi başaran, ruhunu bulur. Tam tersi de doğrudur hani, çokları dünyayı kazanacağım derken ruhlarını kaybeder!

Rüya bizim içimizde değil, biz rüyanın içindeyiz. Bakar körüz biz, sadece dokunduklarımızı gerçek zannetmek gibi bir bahtsızlıktan mustaribiz. İnsanların yanından geçiyor ama onları görmüyoruz, hangi rüyanın peşi sıra gidiyorlar ve neye sevinip neye üzülüyorlar bilmiyoruz. Bilmek için durup bakmak gerek. Gördüğün şeyin ne olduğunu unutabilecek bir dikkatle bakmak gerek, ana gömülmek, anda derinleşmek, anın bir parçası olmak gerek. Sabır, sükûnet, teenni ve belirsizliği kabulleniş. Beklemeyi bil. Sen orada olursan, hayat kendisini sana açar. Gaflet, sana kendisini fâş etmek için bekleyen âlemi fark edememendir. Biz âlemin içinde değiliz sadece, âlem de bizim içimizde.

O halde derinleş. Derinlik bir kuvvettir. Dikkatin çelinmesine, uyaran bombardımanı altında değerli olanın acil olana kaybedilmesine karşı durmaktır. Modernliğin sakinleri olarak biz; bilmediğimiz arkadaşlar, derinlemesine incelenmemiş fikirler, hissedilen ama doyasıya yaşanamayan duygular, kalp ve ruh tarafından deneyimlenmemiş aşklarla malul durumdayız. Önümüzde uzanan sonsuz sayıda seçenek arasında bocalıyoruz. Sığlaşma ruhları çoraklaştırıyor. En büyük kıtlık içimizde. Yağmur alamamış ruhlar. Bölük pörçük, tatmin edici olmayan bir hayatı yaşamaya çalışan dalgın androidler.

Derinlik bir kuvvettir. Sıkıntı ve güvensizliği aşmanız, şevkinizi korumanız ve belirsizliğe tahammül göstermeniz lazımdır. Gayret ve şevkle bir aşk çiçeklenir, üzerinde çalıştığımız konu zenginlik ve anlamını önümüze boca eder, elimizdeki iş meyveye durur. Sebatkârlık ve azimle gerçekliğin katmanları bize açılır, anlamak için ısrar etmek gerek. Derinliğine bakamazsan, özü göremezsin. Heves azimle taçlandığında bize derinliğin kapılarını açar. Attar’ın kuşları gibi nice vadiden geçersin, nice yağmur boran yersin de dostun yüzüne yolculuktan geri dönmezsin. Demek ki derinlik için sadakat da lazımdır. “Bütün varlığı dökmektir, adı aşk”. Adanmamış bir hayat derinliği bulamaz. Derinlik bizi onarır, iyileştirir.

Bir kitabın sayfalarında sessiz saatler geçirebilmek, Dost’un huzurunda pür dikkat kalabilmek. Başka mahallelerde, başka hikâyelerde kaybolabilmek. “Nereden bileceğiz?” diye soracaktır kimileri, “Bize doğru hikâyelerin anlatıldığını?” Her birimiz kendi hikâyemizi kendi benliğimizin prizmasından geçirerek anlatıyoruz. Hikâyelerimizin yaşanan hadiselerin bire bir doğru aktarımı olmasını bekleyemeyiz. Ne de olsa zihnimiz onları eğip büküyor. Ama anlatımızdaki tutarsızlık ve çelişkiler de o hikâyenin bir parçası. Neyi neden eğip büküyoruz? Bu hikâyeyi bu şekilde dile dökmekle, hangi öznel hakikatimizi ifşa etmiş oluyoruz? Dosta gitmek, hikâyemizi dinleyecek bir insana içimizin o derin karanlığından rast gele bir demet çiçek sunmak değil. Dosta gitmekle bizim tecrübemizi içine alacak ve içinde tutacak, emanete ihanet etmeyecek, o tecrübeyi yeni bir biçim ve anlamla bize sunacak bir insan aramış oluruz. Dost, derinliktir. Dost, bizi hakikatle yüzleştiren kişidir. Ona içimi dökmem yetmez, daha fazlası lazım: Karmaşık ve acı verici olan hakikatle yüzleşebilme. Dost acı söyleyebilen kişidir o yüzden, o acı söylediğinde ben acımam, o ağulu aşı yağ ile bal ederek beni iyileştiren kişidir. Yaşantıma bir biçim ve anlam kazandırarak onu bana geri verir, böylece o yaşantıyı başımdan savmak yerine ondan bir şey öğrenmiş olurum. Öğrenmek bir yaşantıyı, bir tecrübeyi onu anlamlandırarak yeniden içime alabilmemle olur. Tıkanıp kaldığım yerde, dönüp durduğum o fasit dairede, aşırı zihinsel meşguliyet veya “aşırı düşünme”nin mahkumu olageldiğim bu zindandan bir huruç harekatıyla çıkabilmem için o kapı yeter. Dostun yüzü.

İki insan arasındaki buluşma için kendimi, kendi sınırlarımı aşabilmem ve onun hayat görüşüne, onun kendi gibi olduğu haliyle varlığına nüfuz edebilmem gerek. Onu hayal ettiğim gibi değil olduğu gibi kabullenerek. Bu ne kadar sıkıcı ve nahoş olsa da. Bilinçdışı ile karşılaşma insanın kendi dışındaki bir şeyle tanışmasını andırır, kendi zihninizin içinde olup bitse de yaşantınızın bu bölümünü hiç fark etmemiş, ondan haberdar olmamıştınız. Dost bilinç dışını ters yüz eden kişidir. En derinde, sen ve ben yoktur.

“Bizim içtiğimiz şarap, içilmemesi günah olandı” diyor İbn Fariz. Fuzulî üstadımız feryad ediyor: “Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir / ben kimem sâki olan kimdir mey-i sahbâ nedir”. O halde gezdir kadehi sâkî, ruhlarımızı yağmur duasına çıkardık madem, yüzümüzü dosta döndük, indikçe derinlere başımız dönsün.

Tuğba, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

"...benim için şimdi bu dünyada artık sadece sen varsın, sadece sen, benim hakkımda hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada bu olup bitenlerden bihaber, bir şeylerle veya insanlarla oynayan ya da gönül eğlendiren sen... Beni hiç tanımamış olan ve daima sevdiğim sen.."

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig (Sayfa 11)Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig (Sayfa 11)
Nazmiye Barut, bir alıntı ekledi.
13 saat önce

Binlerce yalan uğruna yaşayacağına, seni sen yapan tek bir gerçek uğruna öl.
Korka korka binlerce kez ölerek yaşayacağına, korkmadan ve hepimizin sadece bir kere öleceğini bilerek yaşa...

Babam Beni Şahdamarımdan Öptü, Ozan Önen (Sayfa 38)Babam Beni Şahdamarımdan Öptü, Ozan Önen (Sayfa 38)
TSena_gl, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

“Aaaahhhh!”
Kevin hızla odaya daldı. “Ne oldu?”
“Şuna bir bak!” Molly küçük parfüm şişesini işaret etti. “Şu küçük
haddini bilmez, fahişe.”
Sen neden söz ediyorsun?”
“Amy buraya parfüm bırakmış!” Molly, Kevin’a döndü. “Isır beni!”
“Bana neden kızıyorsun? Ben yapmadım ki.”
“Hayır! Isır beni. Hemen şuramı ısır, iz kalsın.” Molly köprücükkemiğinin birkaç santim üzerine parmağını bastırdı.
Seni ısırmamı mı istiyorsun?”
“Sağır mısın sen?”
Sadece afalladım.”
“İsteyebileceğim başka kimse yok ve on dokuz yaşında bir nemfomanyaktan evlilik dersleri almaya bir gün daha katlanamam. Bu artık sona ermeli.”
“Birkaç tahtanın eksik olabileceğini sana söyleyen oldu mu hiç?”
“Haydi. Benimle alay et bakalım. Sana bana duyduğu saygıyı bile duymuyor.”
“Boş versene. Seni ısıracak filan değilim.”
“Pekâlâ. Ben de yapacak başka birini bulurum.”
“Hayır efendim!”
“Umutsuz zamanlarda umutsuz çarelere başvurulur. Charlotte Long’dan isteyeceğim.”
“Bu iğrenç!”
“Muhabbet kuşlarının nasıl davrandığını biliyor. Anlayacaktır.”
“O kadının senin boynunu ısırdığını düşünmek bile iştahımı kaçırdı. Ve başkalarının yanında çürüğünün görünmesi sence biraz utanç verici olmaz mı?”
“Yakalı bir şey giyip örteceğim.”
“Ve Amy’yi görünce de indireceksin.”
“Tamam, kendimle gurur duymuyorum. Fakat bir şeyler yapmazsam onu boğacağım.”
“O daha ergen. Neden umursuyorsun ki?”
“Pekâlâ. Unut gitsin.”
"Ve sen de Charlotte Long’a koş, öyle mi?” Kevin’ın sesinde şehvetli bir ton belirmişti. “Hiç sanmıyorum.”
Molly yutkundu. "Yani yapacak mısın?”
“Sanırım mecburum.”
Ah, Tanrım... Molly gözlerini sımsıkı kapadı ve boynunu Kevin’a doğru kaldırdı. Kalbi deli gibi atıyordu. Ne yaptığını sanıyordu ki?

Ah Şu Kalbim, Susan Elizabeth PhillipsAh Şu Kalbim, Susan Elizabeth Phillips
, bir alıntı ekledi.
16 saat önce · Kitabı okuyor

''Benim pek bir şeyim yoktu. Fazla ağrı vermeyen bir kurşun yarası almıştım. Ama yanımdaki yatakta arkadaşım yatıyordu. Öyle her hangi bir arkadaş değil, gerçek bir arkadaşım, dostumdu benim. Karnı şarapnelle parçalanmıştı. Yanıbaşımda öylece yatıyor ve durmadan bağırıyordu. Morfin filan yok ortada, anlıyor musun? Varsa bile ancak subaylara yetecek kadar. İkinci gün sesi öylesine kısıldı ki, sadece inleyebiliyordu. İşini bitirmem için bana yalvarıyordu. Bunun nasıl yapıldığını bilseydim, hiç çekinmeden yapardım. Üçüncü gün öğle yemeğinde bezelye çorbası vardı. Domuz yağıyla pişirilmiş koyu bir barış çorbasıydı. Daha önceleri içtiklerimiz ise bulaşık suyuna benzerdi. Çorbayı içmeye koyulduk. Ben açlıktan gözü kararmış bir davar gibi, kendimden geçmiş bir durumda çorbayı tıkınırken birden tabağın kenarında arkadaşımın yüzünü gördüm. Dudakları patlamış, yer yer yarılmıştı. Acılar içinde can çekişmekteydi. İki saat sonrada öldü. Bense tıkınıp durmuştum, ömrümde içtiğim en lezzetli çorbaydı.''
Bir süre sustu. Kern: ''Çok acıkmıştın da ondan'' dedi. ''Hayır ondan değil. Başka bir şeyden. Yanıbaşında birisi geberebilir, senin ruhun bile duymaz. Ya acımak duygusu diyeceksin.. İyi ama, o acıları sen duymuyorsun ki, senin karnın sapasağlam. Bütün mesele burda. Yarım metre ötende bir başkası acılar, iniltiler içinde öteki dünyaya göçüyor, ama sen bunu farketmiyorsun bile. Dünyanın aşağılık yanı bu işte.''

İnsanları Sevmelisin, Erich Maria Remarqueİnsanları Sevmelisin, Erich Maria Remarque