• Sünnetler nelerdir'den daha önemlisi Hangisinin sünnet olduğunu anlamak için güzel bir kitap. Çünkü sahih hadis günümüzde gititkçe azalıyor. Neyin sünnet olduğunu dahi unutuyoruz. Bu kitapta kesinlik cizgilerin olmadığı yerleri güzelce açıklıyor. Birini öldürmek yerine bağışlamayı. Günahdan dönenin cezası ne olmalı gibi. Şahitler önemliliğinden ve Hadislerin kesinliğinden bahseden nadir güzel bir kitap. Fakat eksikleri yok değil. Kitap editörlüğü kötü, neden mi? dip not kavramı bambaşka bir yere taşınmış 3 sayfalık dipnot olamaz. Bence bu ya kitaba yedirilmeli yada Tolkien'nin yaptığı gibi sonda Ekler kısmı olmayı. Okuyucu o anlık durumunu zedeliyor. Biranda olaydan kopuyorsunuz.Birde dili ağır (kelimeler bakımından sonlarda özellikle) yoksa karşılıklı konuşmalar çok. Güzel Polen Yayınları hep överim fiyat olarak burada da 3,70tl gibi bir şeydi. ve almanız gerekiyor Hak ediyor :)(:
  • Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız
  • İsmi gibi bu kitap bir destanın derlemesi, pek çok doğa üstü durum ve sahih olmayan hadis içeriyor, bu konunun altı biraz daha çizilmeliydi diye düşünüyorum. Hadis uydurması dinimizde büyük bir olaydır, yazarın hadislerin sahihliği üzerine bir dipnotunu bekledim açıkçası. Bir an bende acaba böyle bir hadis var mı diye düşünüp araştırma gereği hissettim, araştırma gereği hissetmeyen insanların bunu kolayca özümseyeceğini düşünmek kötü bir sonuç doğurur.
    Kitap İslamiyeti seçiş sürecininde çok kolay olmadığı gerçeğini gün yüzüne çıkarıyor. Allah’ın rahmeti Abdülkerim Satuk Buğra Han ve yoldaşlarının üzerine olsun..
  • İhsan: Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Zira sen Allah’ı görmüyorsan da, O seni görüyor.
    Hadis-İ Şerif Sahih-İ Müslim
  • Kitaplar genelde ikiçeşittir:
    1.müslümanın dini yada dünyevi işlerinde yararı olan kitaplar.
    2. Müslümana dini yada dünyevi işlerinde zararlı olan kitaplar.
    Edebiyat, felsefe konusundaki kitapların çoğu müslümanın dinini zedeler. O yüzden ölümüne yakın selef yoluna dönen gazzali felsefeyı tenkit edip kitap yazmiştir.
    Kuran ve altı hadis kitapları müslümana din ve dünyasinda en çok fayda veren kitaplardır. Maalesef, millet ufak tefek dini kitapları sahih hadis kitaplarını okumaya tercih etmiştir. Zarardır bu işte.
  • Rabbini seven mumimin Kuran ve Sahih hadislere bağlılığı her şeyden öncedir. Direk Kuran ve Sahih hadislerden talimat almaya önem verme zamanı gelmedimi hala? Kuranı için iki cilt yayınlanan Tefsirul Muyesser çok işe yarar. Hadis için Riyadus Salihin ve şerhini okumak en uygundur. Her İki kitap tüm dünya müslümanları İmam kabul eden büyük alimler tarafından yazılmiş, guraba yayınları yayınlamıştır.
  • Bildiğiniz gibi itikadda bid’at kabul edilemez. Ancak diğer hususlarda sonradan çıkan şeyler vardır. Mesela minare sonradan çıkmıştır.

    Aslında Peygamberimizin, Hazreti Bilal’i ezan okuması için yukarıya yönlendirmesinden kaynak alınarak icat edilmiştir ancak sonradan çıkmıştır. Peki, aşağıdaki hadisin kapsamına mı girmektedir? 


    “(…) “Küllu bid’atin dalaleh ve küllu dalaletin finnar” hadisi şerifi var malum. Peki burada “küllü” (hepsi) kelimesi var iken bidatın hasenesi veya seyyiesi olur mu?”


    Cevap
    Soruda Arapça okunuşu verilen “Her bid’at dalalettir ve her dalalet (sahibi) ateştedir”rivayetinin sahih bir hadisin bir bölümü olduğunu belirterek başlayalım. Muhtelif Hadis kaynaklarında Efendimiz (s.a.v)’in, bu sözü farklı bağlamlarda söylediği nakledilmektedir.

    Hepsinin ortak noktası, İslam’da sonradan ortaya konan (muhdes) söz, iş ve uygulamaların bid’at ve her bid’atın dalalet olduğudur. Buradan, Efendimiz (s.a.v)’in bu cümleyi farklı ortamlarda ve farklı siyak-sibak içinde ifade buyurduğu sonucunu çıkarabiliriz. (Rivayetin farklı varyantları için bkz. Müslim, “Cumu’a”, 43; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 6; en-Nesâî, “Iydeyn”, 21; İbn Mâce, “İmân”, 6-7; Ahmed b. Hanbel, III, 310, IV, 126; ed-Dârimî, “Mukaddime”, 16…)

    Konuyla ilgili rivayetlerin tamamını bir arada değerlendirmeye almazsak, ulemanın “bid’at-ı hasene–bid’atı seyyie” ayrımının bu hadise açıkça aykırı olduğunu söylemek kaçınılmaz olur. O halde ulemanın bu ayrımını neye dayanarak yaptığını ortaya koymak durumundayız.

    Konuyla ilgili rivayetlerden birinde Efendimiz (s.a.v)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bizim şu işimizde (din konusunda) ondan olmayan bir şey ihdas eden kimsenin bu ameli merduttur.” (el-Buhârî, “Sulh”, 5; Müslim, “Akdıye”, 17; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 5-6; Ahmed b. Hanbel, VI, 240, 70…)

    Bu rivayeti hesaba katarak düşündüğümüzde, “dalalet” olarak tavsif edilen bid’atın, dinde bir asla dayanmayan, Şer’î kavaid ile çatışma halinde olan iş, söz, davranış ve uygulamaları anlattığı sonucuna ulaşırız. Zira rivayette, merdut olma özelliği, dinde bir asla dayanmama şartına bağlanmıştır.

    Öte yandan yine Efendimiz (s.a.v)’in şöyle buyurduğu sabittir: “Kim iyi bir sünnet ihdas ederse (güzel bir çığır açarsa) onun sevabı ve onunla amel edenlerin sevabının misli –kendilerininkinden bir şey eksilmeksizin– ona verilir. Kim de kötü bir sünnet ihdas ederse (kötü bir çığır açarsa) onun günahı ve onunla amel edenlerin günahının misli –onlarınkinde bir azalma olmaksızın– kendisine yüklenir.”(Müslim, “Zekât”, 69, “İlm”, 15; et-Tirmizî, “İlm”, 16; İbn Mâce, “İmân”, 14; Ahmed b. Hanbel, II, 504, IV, 360-1…)

    Bu rivayet de, dinde sonradan ortaya konan her uygulama ve işin, sahibini ateşe götürücü bid’at olmadığını, bu özellikte olanların Kur’an, Sünnet ve Şer’î kavaid ile çelişen “kötü” çığırlar olduğunu ortaya koyan temel referanslardan birisidir.

    Kitap ve Sünnet’e uygun olarak ortaya konan bid’atların “bid’at-ı hasene”, bunlara aykırı olanların ise “bid’at-ı seyyie” olduğunu söyleyenlerin başında İmam eş-Şâfi’î gelmektedir. (Bkz. Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, IX, 113)

    Ondan sonra da bu ayrım benimsenip paylaşılagelmiştir.


    Bu ayrımı reddetmenin pratik bir anlamı olmadığı gibi, böyle bir tavır, yukarıda naklettiğim türden rivayetlerle de muaraza teşkil eder. Selef döneminden itibaren güzel, faydalı, Din’de bir asla dayanan ve Kur’an ve Sünnet ile çelişki/çatışma arz etmeyen uygulamaların benimsenegeldiği, diğerlerinin de reddedildiği bir vakıadır.


    --Ebubekir SİFİL Hoca--