• Anı-Günlük tarzı, hatta düşünce üzerine olan kitapları seviyor musunuz? Eğer cevabınız evetse bu kitabı muhakkak okumalısınız. Hatta kitaba öncelik vererek... Içinde düşünceye dayalı oldukça fazla cümleler bulunduran bir kitap. İnsanın beynini yormadan ama bir o kadar derin düşündüren bir kitap. Daha önce okuduğum kitaplarda Andre Gide'nin sözleriyle karşılaşıyordum, geçenlerde kitapçıya gidince de bu kitabı 3 liraya görür görmez aldım, hem 3 lira dediğin nedir ki 1 bardak çay parası, gerçi artık 3 liraya çay bile bulunmuyor İstanbul'da. Velhasıl kelam iyi ki gözlerim bu kitaba denk gelmiş de almışım.
    Yazarı tanıyanlar belki bir önyargı besliyorlardır, olabilir, bizim ahlak anlayışımızda eşcinsellik tabiki hoş karşılanmaz. Ama yazarın şahsiyetini beyninizden soyutlayarak okursanız kitaptan hatta sanırım yazarın diğer kitaplarından da oldukça verim alırsınız ya da alırız.
    Kitabın içeriğine gelince, Andre Gide'nin 1340 sayfalık günlüğünden alınan parçalar ve notlardan oluşuyor. Parçaların başında tarihleri yer alıyor. Aslında günlük havasında bir kitap ama tam manasıyla günlük gibi de değil. Günlük dediğimiz deftere o gün içinde neler yaşadığımızı yazarız değil mi? Ama yazar gün içinde neler yaşadığından ziyade, yaşadığı olayları yorumlama yolunu tutmuş. Belki de buna edebi günlük diyebiliriz. Bugün şu yazarın, şu kitabını okudumlu cümlelerle başlayıp yorumlamalara gidebiliyor yazar, hatta bazı kitapların incelemesini yapıyor , veya bugün şu mekana gittik diye cümlesine başlayıp, o mekan hakkında veya orada yaşanan olaylar hakkında yorumlamalar yapıyor. Kitabın en beğendiğim yönü manevi duygularla yüklü bir kitap. Hemen hemen her parçanın sonunda konuyu Tanrı'nın varlığına, ona olan inancına bağlıyor. Kendisi hıristiyan, ve hıristiyan bir insanın Tanrı'ya (bu kelimeyi hiç sevmem) bu kadar samimi bir şekilde iman etmesi beni şaşırttı. Bu hoşuma da gitti tabiki. Misal, " Tanrım; sana geliyorum çünkü seni tanımanın dışında ne varsa boştur. Bana rehber ol. Sahte varlıklarla zenginleştiğimi sandım. Tanrı'm, gerçek varlık senin verdiğin varlıktır. Zengin olmak isterken yoksul düştüm. " s:11
    " Ve benliğimde var olduğu için Tanrı'yı seviyorum; güzel olduğu için ona hayranım; çünkü Tanrı her şeydir ve anlamayı bilen için her şey güzeldir. "
    " İnsanı zengin yapan tek varlık Tanrı'dır. "
    " İnsan, Tanrı'dan uzak kalınca tasalanır ve yalnız onda huzura kavuşur. "
    Bunlara benzer alıntılar çok fazla var kitapta. Açıkçası bana kitabı çekici yapan da bu oldu sanırım. Olayları bir şekilde Tanrı'ya bağlaması... Aynı zamanda müslümanlarla ilgili birkaç cümlesine de denk geldim kitapta ve İslamiyet' e de saygı duyuyor. Keşke müslüman olsaymış (:
    Felsefe sevenler, özellikle etik (ahlak) felsefesini sevenler biraz çelişkide kalabilir kitabı okurken. Çünkü bir "erdemlilik" üzere etik vardır; bir de Kant'ın savunduğu, "ahlaki davranışları bir görev olarak olarak gören" bir etik anlayışı vardır. Kitabı başlarda okurken erdemliliği savunduğunu düşünüyordum, böyle bir düşünce tarzı içinde olan bir insandan da böyle bir görüş beklenir dedim kendime. Ama daha sonra erdemliliğe karşı daha zıt bir görüş ileri sunuyor. Burda bir çelişki yaşadım ama yine de erdemliliği savunan bir etik anlayışı var yazarın, bu bariz belli.
    Yazarın özgürlük anlayışı ise bana Aliya İzzetbegoviç'in "Gerçek özgürlük, manevi özgürlükte gizlidir" sözünü anımsattı. Zaten Tanrı' ya inancı sağlam olan bir insandan da o tarzda bir görüş beklenir.
    Velhasıl kelam kitap biraz felsefi düşüncelerle dolu ama o sıkıcı anlaşılması zor felsefe kitapları gibi de değil,sade ve anlaşılır bir dille yazılmış ki zaten kitap bir günlük... Bir cümleyi okuduktan sonra yazılara uzun uzun bakıp öylece düşündüğüm yerler de çok oldu. Büyük yazarların hemen hemen hepsi hakkında görüşlerini belirtmiş. Özellikle Stendhal için çok güzel cümleler sarfetmiş. Kısaca kitaba karşı olumsuz hiçbir eleştirim yok. İlk sayfalar yaklaşık 70 80 sayfa enfes bir güzellikte giderken daha sonra aralara sıkıcı sayfalar girebiliyor. Ama bir şekilde aralara güzel cümleler konularak kitap akıcılığına devam ediyor. Puanım 10. Okuyun, okutturun derim. Kitapla, mutlu kalın 🤗.
  • Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk kitabını okudum. İçinden burada sayfa numarası da vererek paylaştığım cümleler de oldu. Ancak daha önceden burada bazı üyelerin sayfa numarası vermeden paylaştıkları bir sözü kitapta göremedim. O cümle şudur:

    "Çok şükür kötü günler geride kaldı artık, sırada daha kötü günler var."

    Bu cümle kitap alıntısı olarak 5 defa paylaşılmış. Bir de bu cümlenin ileti şeklinde paylaşılan bir versiyonu bulunmakta. Bu paylaşımda, "... kötü günler geride kaldı artık..." bölümü "... kötü günleri geride bıraktık..." ve "... sırada daha kötü günler var!" cümlesinin başına da "şimdi" kelimesi eklenmiştir.

    Açıkçası bu sözleri ben Huzursuzluk kitabında göremedim, bulamadım. Bu kitabı okuyan 6040 üyeden gören, bilen bir okur varsa bizi aydınlatmasını rica ediyorum.
  • Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

    Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

    Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

    Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

    Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

    Kalp gülümseyen bir çehre arar,
    Kol ise kadehe uzanır…
    Her toz zerresinde ben varım,
    Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

    Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

    “…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

    …bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

    “…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

    “Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

    “Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

    “…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

    …bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

    “eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

    …sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

    “…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

    …’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

    …hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

    Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

    Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

    Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

    Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

    Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

    Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

    Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

    Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

    Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.
  • Biliyorum, şu anda bu satırları okurken çoğunuz bana öfkeleniyorsunuz. Çünkü beni takip edenler ve takip ettiklerimin katıldığı konular olurken katılmayanların karşı gelenlerin kızdıkları hususlar çok daha fazla olabiliyor.
    Anlamadığım ara sıra tepki vererek yorum yazdığım bana rahatsızlık veren hususları affınıza sığınarak belirtmek istedim. Eklemek isteyen okurlar olursa da memnun olacağım.
    - Art arda nefes alınmaksızın paylaşılan iletiler, alıntılar
    - Yapılan paylaşımlarda sadece ‘’ alıntı’’ olarak yazılması yazarının veya eserinin belirtilmemesi
    - Beğeni sayısının dikkate alınarak yapılan paylaşımların sadece buna endeksli tutulması
    - Okunmadan , anlamadan yapılan beğeniler
    - Çirkin üsluplu hitaplar
    - Sahte profil sayfaları açarak farklı amaçların güdülmesi
    - Yapılmaya çalışılan gruplar (Siyasi, dini, coğrafik bölgeli vs.)
    - Eleştiriye açık olunmaksızın hemen hakaret mekanizmasına geçilmesi
    - Twitter,instagram ya da herhangi bir sosyal medya hesabı kullanıcısı şeklinde siteyi kullanmak
    - Profil resimlerinde müstehcen unsurlar kullanmak
    - Takip edeni takip ederim hoşgörüsüzlüğü
    - Ergen tripleri, aşk meşk beklentileri
    - Ben senin paylaşımını beğendim, sen neden benimkini beğenmedin alınganlıkları
    Falanlar, filanlar....Birbirimizin kalbindeki dertleri, acıları, coşkuları , beynindeki düşünceleri fikirleri bilemeyiz. İnsan insana her dem biraz da olsa muğlaktır aslında. Ancak hissetmeye çalışır, anlamayı denersek ve saygı duyarsak , mantıklı, anlaşılır, değerli ,yararlı paylaşımlar yaparak sitede bir arada bulunmanın tadına varabiliriz.