• Zülfü Livaneli'nin Huzursuzluk kitabını okudum. İçinden burada sayfa numarası da vererek paylaştığım cümleler de oldu. Ancak daha önceden burada bazı üyelerin sayfa numarası vermeden paylaştıkları bir sözü kitapta göremedim. O cümle şudur:

    "Çok şükür kötü günler geride kaldı artık, sırada daha kötü günler var."

    Bu cümle kitap alıntısı olarak 5 defa paylaşılmış. Bir de bu cümlenin ileti şeklinde paylaşılan bir versiyonu bulunmakta. Bu paylaşımda, "... kötü günler geride kaldı artık..." bölümü "... kötü günleri geride bıraktık..." ve "... sırada daha kötü günler var!" cümlesinin başına da "şimdi" kelimesi eklenmiştir.

    Açıkçası bu sözleri ben Huzursuzluk kitabında göremedim, bulamadım. Bu kitabı okuyan 6040 üyeden gören, bilen bir okur varsa bizi aydınlatmasını rica ediyorum.
  • Çok yüksekten inen senle bendik biten
    Çok yüksekten düşen senle bendik giden
    Senle ben bir aradayken kapılmalıydık rüzgara
    Düşmemeliydik
    En derine

    Bır gün senle ben yürürsek aynı yol da
    Belki tekrardan rastlarım sana
    Aşk'a dair bir şey kalmamışsa aramızda
    Sahte gülüşlerle bırak onuruna

    Senle ben bir aradayken çok yüksekten düştük
    Senle ben bir aradayken kapılmalıydık rüzgara
    Düşmemeliydik
    En derine."



    Kuntay kurt
    Kırmızı anka kuşu;kalbimin kamışı daha basılmamış olan 2.kitabından alıntılar.
  • Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

    Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

    Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

    Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

    Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

    Kalp gülümseyen bir çehre arar,
    Kol ise kadehe uzanır…
    Her toz zerresinde ben varım,
    Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

    Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

    “…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

    …bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

    “…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

    “Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

    “Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

    “…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

    …bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

    “eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

    …sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

    “…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

    …’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

    …hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

    Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

    Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

    Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

    Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

    Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

    Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

    Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

    Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

    Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.
  • Biliyorum, şu anda bu satırları okurken çoğunuz bana öfkeleniyorsunuz. Çünkü beni takip edenler ve takip ettiklerimin katıldığı konular olurken katılmayanların karşı gelenlerin kızdıkları hususlar çok daha fazla olabiliyor.
    Anlamadığım ara sıra tepki vererek yorum yazdığım bana rahatsızlık veren hususları affınıza sığınarak belirtmek istedim. Eklemek isteyen okurlar olursa da memnun olacağım.
    - Art arda nefes alınmaksızın paylaşılan iletiler, alıntılar
    - Yapılan paylaşımlarda sadece ‘’ alıntı’’ olarak yazılması yazarının veya eserinin belirtilmemesi
    - Beğeni sayısının dikkate alınarak yapılan paylaşımların sadece buna endeksli tutulması
    - Okunmadan , anlamadan yapılan beğeniler
    - Çirkin üsluplu hitaplar
    - Sahte profil sayfaları açarak farklı amaçların güdülmesi
    - Yapılmaya çalışılan gruplar (Siyasi, dini, coğrafik bölgeli vs.)
    - Eleştiriye açık olunmaksızın hemen hakaret mekanizmasına geçilmesi
    - Twitter,instagram ya da herhangi bir sosyal medya hesabı kullanıcısı şeklinde siteyi kullanmak
    - Profil resimlerinde müstehcen unsurlar kullanmak
    - Takip edeni takip ederim hoşgörüsüzlüğü
    - Ergen tripleri, aşk meşk beklentileri
    - Ben senin paylaşımını beğendim, sen neden benimkini beğenmedin alınganlıkları
    Falanlar, filanlar....Birbirimizin kalbindeki dertleri, acıları, coşkuları , beynindeki düşünceleri fikirleri bilemeyiz. İnsan insana her dem biraz da olsa muğlaktır aslında. Ancak hissetmeye çalışır, anlamayı denersek ve saygı duyarsak , mantıklı, anlaşılır, değerli ,yararlı paylaşımlar yaparak sitede bir arada bulunmanın tadına varabiliriz.
  • S. Ali
    S. Ali, Sahte Domuz Gribi, Gıdalar Üstün Irk Yaratma Dünya Nüfus Azaltımı Projeleri'ni inceledi.
    @aynabeyan·01 Mar 22:28·Kitabı okudu·18 günde·Beğendi·9/10
    Dehşetengiz bir kitap. Bu "dehşetengiz" kelimesini yıllar önce okuduğum 11 Eylül 2001, Amerika'daki terör saldırıları hakkında yazılmış bir kitapta 11 Eylül 2001 Dehşetengiz Hile duymuştum. Bu saldırıların arkasında kimlerin olduğunu ve bu saldırı şeklini inceleyip, kuşkulu durumlar olduğunu ortaya koyması anlamında çok dikkat çeken bir kitap olmuştu.

    Ama kelimeye kafam takılmıştı. Dehşetengiz. Ne demekti?

    Bu kitapta benim için bir dehşetengiz niteliktedir. Öyle hafife alınıp, hadi canım sende denilecek bir tarafı yok.
    Zaten yazarın yazmış olduğu kitaplardaki düşünce yapısıyla örtüşen bir içeriğe sahip. Birileri ya da belli grup, klik, topluluk, cemaatlerin nerede olursa olsun insanları kendi ideolojik, siyasi, dini ya da başka bir şekilde yönlendirdiği bir ortamda sağlık, gıda da bunların dışında kalamazdı.

    Daha yeni, taze bir haber: "Türkiye'deki Şeker Fabrikaları Özelleştiriliyor..." Olumlu ya da olumsuz çok şeyler söylenebilir.
    Bugün iktidarın yanında olanlar "tabii ki yapılsın" diyebilirken acaba başka bir parti iktidar da olsaydı aynı şekilde "tabii ki yapılsın" diyebilirler miydi? Bu ayrı bir konu. Hayatın gerçeği ve esas konuşulması gereken mevzu da budur.
    Maalesef bunları konuşmak yerine örneğin, "asansörde halvet olur mu olmaz mı" gibi derin(!) mevzular konuşuluyor. Bu da ayrı bir konu. Ama hepsi birbirine bağlı. Bütünün parçalarıdır. Birileri bizleri başka yönlere çekip, konuşulması gereken ana konunun tali olmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bilinçli yapanlar var ama en kötüsü bilmeden/düşünmeden şeytanın mızrağını bileyenlerindir.

    Binlerce, onbinlerce çiftçi bu işten geçiniyor. Bu fabrikaları sattığımızda bizim vatandaş olarak elimize ne geçecek? Hükümetin eline bir şeyler geçeceği kesin...Fakat William Engdahl ne güzel demiş tam da bam teline basarak:"
    “Yeşil devrim”in en büyük etkilerinden birisi iş aramak için şehirlere göç eden köylünün kırsaldan göç etmesi ve kırsalı boşaltması idi.
    Bu bir tesadüf değildi. ABD’li küresel şirketlerin ucuz işçi havuzları yaratmak için yaptığı plânın, ya da son yıllardaki adıyla “küreselleşmenin” bir parçasıydı." Köylerin boşaltılması, köylerdeki tarım ve hayvancılığa destek olunması yerine köstek olunması ve buna bağlı gelişen ekonomik ve diğer gelişmeler. Bu bir zincirleme olaydır.

    Konuyla alakası yok ama fındığımız var. Dünya fındık piyasasının büyük çoğunluğu Türkiye'den sağlanıyor. Doğru bir önerme. Peki! Borsası nerde ve
    fiyatı kimler ve nasıl belirliyor ? Bunu da öğrenmek isteyen araştırsın.

    Gerçekten de dehşete kapılmamak elde değil. Kitapta domuz gribi sahtekarlığı ve bunun sebepleri; genleri değiştirilmiş ve canavar haline getirilmiş melez tohumların
    nasıl, dünyayı kurtarmak adına yapıldığı palavrasına insanların inandırılmaya çalışıldığı göreceksiniz. Ya da buna benzer onlarca, yüzlerce insanlık dışı faaliyetin, normal faaliyet gibi bizlere sunulduğunu okuyacaksınız.

    Artık, gün geçmiyor ki, yeni bir hastalık, yeni bir ilaç, yeni bir tedavi yolu çıkmasın. Aşağı yukarı her gün yeni yeni şeyler televizyonda, yazılı basında -internette anlık olarak yayıldığı için onu saymıyorum- çıkmasın. Malum kış ayındayız ve o zaman grip aşısı yaptırmamız lazım? Yoksa lazım mı? Uzman görüşleri alınır, birileri kesin yaptırın derken birileri daha temkinli ve risk gruplarını sayarak cevaplandırır. Ama sezon, yani artık onun da bir "sezon"u oldu ve bu tartışılır durur.

    Kitap bize Domuz Gribi olarak adlandırılan salgının çıkış noktasını ve ondan sonra yapılan çalışmaları anlatıyor. Gerçekten de domuz gribi var mı? Varsa ne kadar tehlikeli? Kaynağı neresi? Yayılma alanı neresi? Doğal çiftlik hayvanlarının etkilenme oranıyla sanayi amaçlı üretilen domuzların üretim ortamlarının taşıdığı temizlik, hijyen koşulları nelerdir? Meksika'daki çıkış yerinin araştırılması yapıldı mı? Gibi, gibi onlarca soruların olduğu bir yerde tabii, insanın aklına acaba bunun içinde bir iş var mı? diye soru da takılmıyor değil. William Engdahl da bu konuda bizi aydınlatmaya çalışıyor ve bize, "size o anlatılanlar hiç de öyle masum değil" diyor ve
    masa başlarında birilerinin birilerini nasıl daha da zenginleştirmeye çalışırken, insani değerlerle nasıl dalga geçip alay ederek bu işi yaptıklarının resmini çekiyor. Ve diyor ki: "Ben olayı böyle görüyorum. Bu işte bir hinlik var ey insanlık. Duy, gör, dinle, araştır, konuş yani susma, görmezden gelme, duymazdan gelme..."

    ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler) bizleri soyarken buna sessiz kalma. Her gördüğün sakallıyı deden sanma diyor kısacası William Engdahl. Anlamak isteyen için.
    Ya da benim için. Çünkü ben öyle anlıyorum.

    Kitap sayfaları içinde kirli ilişkiler ağını göreceksiniz. Siyaset, ticaret, sağlık ve para. Dünyada salgınlar çıkartıp nasıl insanlarla alay ettiklerini, sömürdüklerini,
    ve onları yeri geldiğinde öldürdüklerini okuduğunuzda benim niçin dehşetengiz dediğimi anlayabilirsiniz.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar: Domuz Gribi, Şırıngayla Soykırım - Dünya Tahıl Kıtlığı - Kalıtımı Değiştirilmiş Gıdaların Tehlikeleri - Kalıtımı Değiştirilmiş Gıdalara hayır - Kıyamet Tohum Deposu. Hepsi birbirinden dehşetli şeyler içeriyor. Öyle eğlenceli bir şey bulamazsınız.

    Kitabın tüm bölümleri birbirinden değerli bilgiler içermektedir. Zaten çok azını "alıntılar" kısmına ekledim. Ama o "alıntılar" o kadar az değil. Sayfalar
    dolusu. Alıntıları kendime alıntılarken, altlarına kendimce notlar ekleyerek yazmışım. Tabi, yer kısıtlı olduğu için tümü hakkında yazamam.

    Diğer önemli konu ise gıda ile ilgili. Artık genetiği değiştirilmemiş hiçbirşey kalmadı desek yeridir. Ve salgın hastalıklar, enteresan hastalık isimleri ve hemen ona yönelik tedavi yöntemleri medyada yer alıyor. Sonuçta insanız. "Ölüm Korkusu" sarınca veya sardırılınca hemen yapışıyoruz yeni tedavi ve ilaç sektörüne. Buna karşı gelenler, gerçekten de yardım etmek isteyen doktorlar da mevcut. Sektörün hepsi kirli değil tabi ki.

    Gıda üzerinden oynanan oyunların ( var mı öyle bir durum?) arkasında kimler var? Niçin ekmeğimizle oynanıyor. Gıdaya hükmeden dünyaya da hükmedebilir mi? Bu ve buna benzer soruların cevabı yine bu kitabın içinde bulunuyor. Korkmadan yazmış, isim vermiş, "sözüm meclisten dışarı" dememiş. "Yeni Dünya Düzeni" kurucularına yönelik bir şeyler karalamaya çalışmış ama kitap maalesef popüler olmadığı için çok fazla bilinmemiş, tanınmamış ülkemizde.

    Kitabın üst başlığı ise "üstün ırk yaratma, dünya nüfus azaltımı projeleri". Bu üstün ırk nedir? Biz kimiz? Suriye'de yaşanan savaşta bu küreselcilerin parmağı var mı?

    Kitabı okurken düşünerek, anlayarak, tartışarak okuduğumuzda bizlere söylenenlerin ne kadarının doğru olduğunu birilerine ihtiyaç duymadan kendimiz bile çözümleyebiliriz. Ayrıca bir uzmana veya kod çözücüye gerek kalmaz. Son olarak arka kapak yazısı ile bitirmek istedim ve yazar diyor ki kısaca:

    "Domuz gribi diye bir salgın korkusu yaratılarak insanlar aşıyla boş yere hasta ediliyorlar. Daha önce Kuş Gribi ile küçük tavuk çiftliklerine büyük bir darbe vurulmuş
    tavuk üretim işi dünyada 5 büyük şirketin tekeline girmişti.

    Milyonları aç bırakmak, gıdayı biyolojik ve ekonomik silâh olarak kullanmak kalıtımı değiştirilmiş tohumlarla daha da kolay. Kalıtımı değiştirilmiş, Sahte Gıdalar
    sâyesinde yeni, olmadık hastalıklara mâruz bırakılıyoruz. Tohum şirketlerinin gıda kontrolü ile dünya nüfusunun azaltımı gerçekleşiyor.

    Ezcümle: Beğenerek, bilgilenerek okudum. Herkese okumayı tavsiye ederim.

    Notlar: Kitap 2009 tarihli ve Bilim + Gönül Yayınları yani Oktay Sinanoğlu'nun (ya da onun desteklediği) bir yayınevinden çıkmış. Zamanında almıştım. Okuma fırsatı ancak geldi.
    Esasında Soner Yalçın'ın "Saklı Seçilmişler" kitabını alıp, okumaya başlayacakken, bir an da bundan bir başlayayım dedim. Hatta Canan Karatay da bunlardan bahsetmiyor mu?
    + Kitabın baskısı bitmiş ve o yüzden ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Kitabın giriş kısmında yazar hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmakta ve genelde hangi konular hakkında yazdığını okuyabilirsiniz.
    + İngilizce biliyorsanız yazarı internet sitesinden takip edip ve İngilizce kitaplarını okuyabilirsiniz. Türkçe hariç başka bir dil bilmediğim için, iyi bir yayınevi ve iyi bir çeviri kitapları tercih diyorum.
    + Kitabın hem kapak resmi hem de arka kapak yazısı güzel ve açıklayıcı olmuş. Arka kapaktaki tanıtım yazısı kimsenin gözünü bozmayacak ve etkili cümleler
    içermesi anlamında güzel olmuş.
    + Ayrıca kitabın yayınevine, yazarına, çevirmenine bu güzel çalışmayı bizlere sundukları için teşekkür ederim.
    + Dehşetengiz: Ürkütücü, korku uyandıran anlamına gelmektedir.
  • IRVİN D. YALOM -- ÖLÜM KORKUSUNU YENMEK

    #Kitapalıntısı

    Yalom bu seferde bir anı sı ile karşımız da. Mezunbiyetinden 50 yıl sonra mezunlar gecesinde arkadaşı, eski dostu ile aralarında geçen sohbetten bahsediliyor.

    Yalom kalbi kırıkları iyileştiren bir psikiyatrist, Robert Berger ise kalp cerrahıdır. Tıp fakültesinde birlikte okuyan ve birbirlerini çok seven iki arkadaş, mezuniyetlerinin ellinci yıl dönümünde Berger’in isteği üzerine sessiz bir köşeye çekilir. Farklı ortamlarda yetişseler de Yahudi Soykırımı onların yıllardır konuşmaktan kaçındıkları ortak geçmişleridir. Artık yetmişlerinin sonlarına yaklaşan Yalom ve Berger için dile getirilmemiş acılarla yüzleşme vakti gelmiştir. 
    Macaristan’daki Yahudi Soykırımı’ndan sahte Hristiyan kimliğiyle sağ çıkan Berger, yakınlarını kaybetmenin ve öldürülen insanlara yardım edememenin neden olduğu duyguları yaşamı boyunca tehlikeyle iç içe yaşayarak, onu kontrol altında tutmaya çalışarak ve kendini hayat kurtarmaya adayarak bastırmıştır. Ancak iş için gittiği Venezuela’da burun buruna geldiği tehlike, acılarını tetikleyerek bir kâbus görmesine yol açar. İki yakın arkadaşın arasındaki uzun sessizliğin sonu da işte bu kâbus olmuştur. 
    Yalom, yaşadığını hissetmek için sadece çarpan bir insan kalbini avuçlarında tutmaya ihtiyaç duyan bir adamın anılarını bizlerle paylaşıyor. Yazarın geçmişine de kısa bir bakış niteliğinde olan Ölüm Korkusunu Yenmek, bir bastırma, yüzleşme ve iyileşme hikâyesi. ( Tanıtım Bülteninden)

    #Alıntılar

    "Bir şeyler oluyor…Geçmişim durmadan aklıma geliyor… İkili hayatım, gece ve gündüz , hepsi birbirine giriyor. Konuşmamız gerek."

    "Hareket ve verimlilik, depresyonunu hızla sona erdirirdi."

    "Hayatta kalmakla o kadar ilgiliydim ki ölümü düşünemiyordum bile."

    "..Birbirimize takılmamızın büyük bir sevgi işareti olduğundan emindim; belki de birbirimize yakın olmak için bulduğumuz tek yoldu.."

    "Ben yaptığım işten zevk alıyorum.Bundan daha önemli ne olabilir ki?"