“Söyleyemem, Carter! Tasavvurun ötesinde bir şey bu -sana anlatma cüretini gösteremem - bunu bilen hiç kimse sağ kalamaz - Ulu Tanrım! Böyle bir şey aklımın köşesinden bile geçmemişti!”
Masanın üzerinde küçük, beyaz bir beden -çıplak ve baygın bir erkek çocuğu- yatıyordu; masanın öte tarafındaysa, sağ elinde garip saplı, parıl parıl parlayan bir bıçak; sol elinde üzerine garip resimler oyulmuş zarif kulplu ve acayip boyutlu donuk renkli bir metalden bir kase tutan ve bakışlarında öfke okunan korkunç, yaşlı kadın duruyordu. Çatlak bir sesle, Gilman’ın anlamadığı bir dilde, ama Necronomicon’ da sakınımla sözü edilen bir şeye benzeyen bir ayini monoton bir makamla okuyordu.
Gilman, korkudan felç olmuştu, bağıramadı bile. Daha önce olduğu gibi iğrenç kocakarı Gilman’ı omuzlarından kavradı ve birden yatağından dışarı çekerek boşluğa sürükledi