sinem, Kuruntular Kitabı'ı inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Şairlerle tanışmamı sağlayan harika bir sanat eseri.Her şiiriyle insan ne kadar süre düşündürebilirse o kadar düşündürdü beni Neruda.
Belki de Neruda herkesin içindeki kuruntulardan bahsettiği için bu şiir kitabı onun olduğu kadar bizlerin de şiir kitabıdır.

Tarihe Damgasını Vurmuş Müslüman Bilim Adamı
Evliya Çelebi (1611 - 1682)
40 yılı aşkın süre boyunca Osmanlı topraklarını gezmiş, gördüklerini ise dünyâca ünlü eseri "Seyahatname"de toplamış halk bilimci gezgindir. Evliya Çelebi'nin ömrünü verdiği bu çalışması dünyâca ünlü çalışma olmakla birlikte yazılışından iki yüzyıl sonra, ancak 1896 yılında Arap harfleriyle basılabilmiştir. Çelebi, seyâhat ettiği bütün yerlerin, târihine, halkının özelliklerine, diline, dinine, kıyafetlerine, sanâtlarına, gündelik yaşamlarına, mutfaklarına, coğrafyasına ve sanât târihine dâir muazzam bilgiler vermiştir. Bu çalışması "Biyografya romanı" olarak nitelendirilmiş ve toplamda 10 ciltte toplanmıştır.

Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 22 May 20:55 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

önder güngör, Taşlar Yerine Oturdu'yu inceledi.
21 May 17:35 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Talha hocanın ilk sanat tarihi eseri tarihi sıkılmadan bunalmadan zevkle keyifle okumamızı vesile olan hoca:)
türk islam eserlerinin anlatımları ve günümüze kadar gelmiş olan bir takım hurafelere mitlere cevap niteliginde bir eser Ayasofya ,selimiye , süleymaniye eserlerindeki anlatımla sanki o dönemlere seyahat ediyor havası katıyor ve mimar sinan ve ters lale konusu bir başka tad veriyor ruhumuza ..

İbrahim Ağkavak, bir alıntı ekledi.
17 May 05:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Sanat eseri bir bakıma kişiliğin kurtuluşudur .Normal olarak duygularımız baskı altında ve dizginlenmiştir. Bir sanat eseri üzerinde durduğumuz zaman ansızın bir boşanma olur. Bu sadece bir boşanma değil -sempati de duyguların bir boşanmasıdır aynı zamanda bir yükselme gerginleşme ve yücelmedir. İşte sanat ve duygululuk arasındaki ayrılık budur: duygululuk bir boşanma fakat aynı zamanda duyguların gevşemesi ve rahatlamasıdır. Sanat ise bir boşanma fakat aynı zamanda bir dizginlemedir. Sanat tutumlu bir duygu ,iyi biçim yaratan bir heyecandır...

Sanatın Anlamı, Herbert Read (Hayalperest Yayınları)Sanatın Anlamı, Herbert Read (Hayalperest Yayınları)

Ramazan vesilesiyle...
Ramazan-ı şerif, İslâmiyet’i sanatkârane bir şekilde yaşadığımız aydır. Milletimiz ibadet etmesini bildiği kadar yaşamasını da çok iyi bilir. Âdeta sahur, iftar-bayram birer merasim hâlini alır. İnsanımız her türlü lezzete bu ay başka türlü ikbal buyurur.

Devleti sanat eseri olarak gören filozoflar, sanki milletimizin hayat tarzına bakarak bu hükmü vermişe benzerler. Teravih namazları; tekbirler, salavatlar ve ilâhîlerle musikî meclisleri hâline gelir.

Budapeşte’de gürleyen, Belgrad’da gümbürdeyen davul, Ramazan’da tekrar çalınarak Türk iklimine davetin sesi hâline gelir.

Ramazan geceleri, minarelerin yaptığı mahya ve kandil nümayişi, İstanbul’un milliyetinin ne olduğunu tartışmaya ihtiyaç bırakmayacak derecede gösterir.

Bu toprakların kollektif nabzı Ramazan ayında atar. Herkes herkese her şeyini imkân bulduğu ölçüde bir sebil gibi açar.

Bektaşi “Ramazan geldi gitti. Acaba onu memnun edebildik mi?” sorusuna “mübarek memnun olmasa her sene on gün evvel gelir mi?” şeklinde cevap verir.

Fatih Mehmet Şeker

Nurhan Işkın, 53. Risale'yi inceledi.
 16 May 00:32 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

Öncelikle kitabın isminin anlamını yazmak istiyorum. Risale, küçük kitap, broşür anlamına geliyor ve bu eserde, onuncu yüzyılda İslam coğrafyasında bilginin nasıl hüküm sürdüğünü ve oradan tüm dünyaya nasıl yayıldığı, yalın ve anlaşılır bir dille anlatılıyor...

İhvan-ı Safa (Arınmış Kardeşler) adlı bir oluşumda yer alan bilginler o dönemde elde ettikleri, matematik, fizik, astronomi, sanat, tarih ve bir çok alandaki bilgileri risale olarak yazıp çoğaltarak insanların bilgilenmesi için uğraşıyorlar ve bu konuda epey yol alıyorlar. 52. Risaleden sonra bu bilginlerin önlerini o dönemde siyasi iktidarları rahatsız olduklar için bilginin yayılmasını engellemeye çalışıyorlar. İhvan-ı Safa bilginleri kainatın var oluşunu ve bu oluşumun tüm insanlara nasıl hizmet ettiğini anlatmaya başladıklarında; toplumun cahil kalması siyasi çıkarlarına olan bu iktidarlar el birliği ile İhvan-ı Safa'da yer alan bilginleri ortadan kaldırmak için her şeyi yapmaya başlıyorlar...

O dönemin Avrupa'sında da bilgi yasak fakat İslam coğrafyasında yakılan bilim meşalesi çok geçmeden el altından Avrupa'ya ulaşıyor...
Ve eser, Ihvan'ı Safa hocası Ebu Ali ve onun öğrencisi Salih ile bu uğurda verdiği savaşı anlatıyor...


Hazreti İdris Peygamberin tapınağından saklanan ve sırlarla dolu olan altın levhaların, 53. Risale'nin tamamlanması için uğraşan bu bilginler zamanın çok ötesinde bilgilere ulaşsalar da, onları korumak için canlarını hiçe sayarak sancılı bir sürece gireceklerinden habersiz yollarına devam etme kararını el birliği ile alırlar...

Bu eseri okuyana kadar ismini duyduğum İhvan- Safa hakkında hiç bilgim yoktu. Google'de yaptığım araştırmalara göre bu oluşumun kurucusu hakkında kesin olmamakla beraber farklı görüşler var. Günümüze kadar gelen risaleler bu kitapla beraber ben de okuma isteği uyandırdı...

Ne kadar doğru bilgidir bilmiyorum ama aşağıdaki sayfada bu oluşum ile ilgili bilgi mevcuttur...

http://www.felsefe.gen.tr/ihvan-i_safa_kimdir.asp

MAVİ DÜŞ - OKURGEZER, bir alıntı ekledi.
15 May 13:55 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

"Gönül gözüyle bakınca insan, hayat bir sanat eseri gibi gelir,"

Kafka Okur Sayı 24, Kolektif (Sayfa 44)Kafka Okur Sayı 24, Kolektif (Sayfa 44)
Ahmet ŞAHİN, Monte Cristo Kontu'yu inceledi.
14 May 10:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Paha biçilemez bir kitap , içinde herşey var aşk, strateji,ekonomi,dram ve tabiki intikam. Geç okuduğum ama tadına doyamadigim bir sanat eseri. Sabredin ve umut edin...