• Defne, Anadolu'nun kırlarında, bayırlarında dolaşan ve evlenmemeye kararlı çok güzel bir kızdır. Bir gün, Gü­ neş Tanrısı onun güzelliğini görür ve gökten yere iner. Def­ ne, kendisine yaklaşan bu delikanlıdan tedirgin olur ve onun aşk sözcüklerine kulak asarak kaçmaya başlar. Gü­ neş Tannsı'nın kovaladığı genç kız kurtulamayacağını anlayınca Zeus'a kendisini bir ağaca çevirmesi için yalvarır. Tanrılar Tanrısı da, bir erkekle birlikte olmamaya kararlı genç kızın dileğini kabul ederek kollarını dallara, bedenini de bir ağacın gövdesine dönüştürür. Aşık olduğu kızın bir anda ağaç olduğunu gören Güneş Tanrısı, ona şöyle sesle­ nir: "Ey güzeller güzeli Defne! Benden kurtulmak uğruna ağaç oldun. Ben ki Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı'yım. Kendim gibi ölümsüz bir aşkla bağlanmıştım sana. Ağaç oldun, benden kurtuldun ama yine de bırakmayacağım se­ ni. Sen benim simgem olacaksın. Dünya durdukça insan­ lar seni benim kutsal ağacım olarak bilecekler. Büyük za­ fer kazanan komutanlar, önemli başarı elde eden sporcu­ lar, sanat eserleri ortaya koyan sanatçılar başlarını senin dal ve yapraklarından yapılan çelenklerle süsleyecekler." Kökleri Anadolu olan Defne ağacının öyküsü, Güneş Tanrısı'ndan kurtulmaya çalışan bir genç kızın hüzünlü sonudur. Defne'ye aşık olan Güneş ve Sanat Tanrısı'nın adı da Apollo'dur ... Apollo, Von Braun'un Ay'a gönderdi­ ği roketlerin de adıdır!.. Uzaya gönderilen Apollo roketle­ rinin sonuncusu olan Apollo 17'nin ambleminde Güneş ve Sanat Tanrısı'nın resmi vardır. NASA'nın kayıtlarında Apollo Yunan Tanrısı olarak geçse de aslında Anadolulu, Likyalıdır. Yani, bizim hemşerimizdir!..
  • KYKLOP'LAR - Tek gözlü, iriyarı devler ulusu. Ho­meros, içlerinden Polyphemos'u özellikle betimler ( Odysse­ ia IX). Kyklop'lar, demirci Hephaistos'un çırakları sayılır­lardı. Tiryns ve Mykenai kentlerinin muazzam surlarını Kyklop'lar yapmış denirdi. Çünkü 20 metre yüksekliğinde, 8 metre kalınlığında, hiç yontulmamış, ama ustaca üstüste konmuş muazzam blok kayalardan meydana gelme bu sur­ ların yapılması, insan gücünün üstündedir.
  • Dionysos'u şarap tanrısı biliyoruz, Zeus'un oğulları arasında adı geçmedi; Zeus'un oğlu değil mi?

    Oğlu. Fakat karısı Hera'dan değil de ölümlü bir kadından olduğu için Dionysos, ikinci derecede tanrılar arasında yer alır. Mitosu şöyle:
    DİONYSOS - Bakkhos da denir (Lat. Bacchus ya da Liber). Şarap tanrısı. Zeus'un Thebai'li Semele'den olan oğ­ lu. Semele, Zeus'u gerçekteki haliyle görmek istemişti. Bu, onun ölümüne neden oldu. Çünkü Zeus, bir yıldırım biçi­ minde göründü. Semele öldüyse de Zeus, henüz doğmamış olan çocuk Dionysos'u kurtardı, doğana kadar onu kendi baldırında sakladı. Sonra Nysa'daki Nympha'lara verdi;
    Dionysos'u bu Nympha'lar büyüttüler.
    Dionysos, bir Trakya tanrısıydı. Coşkunluk dolu kültü, Yunanistan'a tarihsel devirlerden biraz önce gelmişti.
    Bakkha'lar denen kadınlar, tanrıyı çılgınca kutlarlar, or­ manlarda dağlarda raks ederlerdi. Onuruna düzenlenen bu çılgınca şenliklere engel olmak isteyen erkekleri Dionysos cezalandırırdı (Pentheus, "Bakkha'lar, >:·Lykurgos). Sonun­ da Apollon, Delphoi'deki kahinlik tapınağına bu yeni tan­ rıyı da aldı. Kış aylarında tapınak, Dionysos'un oldu. Di­ onysos tapımı, böylece bir düzene girdi. Atina'da üç gün süren bahar bayramına (Anthesteriai), yanında Satyr'ler, Si­ len'ler ile Dionysos da katılırdı. Atina'da tragedya, bu mas­ keli tanrı (Dionysos Eleuthereus) şenliklerinden doğdu, ge­lişti.
  • Şaman dininin inançlarına, yani Altay Türklerine göre dünya nasıl yaratılmıştır?
    Özet şöyle: -Daha yer ve gök yaratılmadan önce, her şey sudan oluşuyordu. Ne toprak, ne gök, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü, her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir yaratık yarattı ve adına Kişi dedi. Kara-Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi, rahatça, su üzerinde uçuyorlardı. Fakat Ki­ şi, bu mutlu dinginlikten memnun değildi. O, Kara­ Han'dan daha yükseğe uçmak istiyordu. Bu küstahlığı so­ nucunda, uçmak için gerekli olan gücü kaybederek derin ve sonsuz suya yuvarlandı. Tehlike içinde, nerdeyse boğulacak bir halde, Tanrı Kara-Han'dan imdat diledi. Kara-Han, Ki­ şi'ye derinlikten yükselmesini emretti. Kişi yükseldi. Bunun üzerine Kara-Han, Kişi'nin, üstüne oturarak batmaktan kurtulması için denizden bir yıldız yükseltti. Kişi artık uç­ maya muktedir olamadığından, Kara-Han dünyayı yarat­ mayı düşündü. Kişi'ye, suyun dibine dalarak dipten toprak çıkarmasını emretti ve çıkan toprağı su yüzüne serpti. Kişi, toprağı sudan çıkarınca, onun bir kısmını kendisine gizli bir dünya yapmak için ağzına sakladı. Fakat yukarı çıkınca ağ­ zındaki toprak o kadar şişti ki, eğer Kara-Han tükürmesini emretmeseydi, artık nefes alamayarak boğulacaktı. Kara­ Han'ın yarattığı dünya dümdüz bir alandan oluşuyordu; ne var ki Kişi'nin ağzından çıkan toprak her tarafa fırlayarak bütün yeryüzünü bataklık tepeciklerle örttü. Bunun üzerine çok öfkelenen Kara-Han, bu itaatsiz Kişi'ye Erlik lakabını verdi ve onu Nur ve Işık dairesinden kovdu. Bundan sonra yeryüzünde başka adamlar yarattı: Dokuz dallı bir ağacı yerden bitirerek her dalın altında bir adam yarattı ki, bun­ lar yeryuvarlağındaki dokuz insan soyunun atalarıdır.
  • 154 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Esas kitabın incelemesine başlamadan önce seri şeklinde okunabileceğini düşündüğüm için iki ayrı kitabı önermek istiyorum.

    İlk olarak Yerkürenin En Güzel Tarihi kitabı ile başlayabilirsiniz.

    Bu kitap; yıldızların, gezegenlerin, gökadaların, elementlerin kısacası tüm evrenin oluşum teorileri üzerinde duruyor. Sonrasında yerkürenin milyarlarca yıl içerisinde yaşadığı evrim sürecini; yanardağ faaliyetlerini, karaların ve okyanusların hareketlerini, atomların farklı yapılar oluşturarak yaşadıkları dönüşümleri ele alarak konuyu detaylandırıyor. Son olarak da canlılık faaliyetlerinin ortaya çıkışını evrim teorisi ile açıklıyor.

    İkinci olarak seriye Dünyanın En Güzel Tarihi ile devam edebilirsiniz.

    Bu kitap ise; evrenin oluşumunda daha çok big bang teorisi üzerinde duruyor. Uzaydaki parçacık dünyasına ait kavramlar ve termik reaksiyonlar üzerinden zaman zaman teknik anlatımlara başvuruyor ve teorilerin deneyleri ve matematiksel dayanakları hakkında da açıklamalar yapıyor. Haşin ateş topları olan yıldızların serüvenleri sonucunda oluşan atomların, element ve moleküllerin yolculuğu hakkında bilgiler veriyor.

    Cansız varlıktan canlı varlığa geçiş konusuna, oluşan ilk canlı yapıların özellikleri ve yaşam mücadelesine, ardından da yaşanan evrim sürecine değiniyor.

    Evrimsel süreç boyunca insanın ortaya çıkışı, maymundan evrilen ön insanların doğaya uyum sağlamak için ne tür davranışlar sergilediği, elde edilen iskelet buluntularının nasıl yorumlandığı ve sonuçlara ne şekilde ulaşıldığı açıklanıyor.

    Ve üçüncü olarak İnsanın En Güzel Tarihi kitabı ile okuma yolculuğunuzu taçlandırabilirsiniz.

    Kitabımız serinin tüm diğer kitaplarında olduğu gibi, alanında uzman üç kişi ile yapılan karşılıklı soru cevap şeklindeki diyaloglar ile hazırlanmıştır.

    Teknik terimler fazla kullanılmadığı ve konular basit bir anlatımla ele alındığı için kitabın her okuyucu tarafından anlaşılması oldukça kolaydır. Ayrıca insanlık tarihi adına hiç okuma yapmayanlar için iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.

    İlk olarak Genetik Bilimci André Langaney ile yapılan diyaloglar ile başlayalım. Ona göre, insan maymundan gelir çıkarımı yerine; insan, goril ve şempanzeler tek bir atadan gelir demek daha doğrudur. İnsanın iki ayak üzerinde yürüyebilen fakat kötü tırmanıcılar olan bir türden geliyor olmasının daha doğru bir yaklaşım olduğunu savunuyor. Bunu ileri sürerken de tezini canlılar arasındaki DNA eşleşmeleri ve kromozom yapılarındaki farklılıklara dayandırıyor. Langaney'in bu ayrımlar içinde üzerinde en çok durduğu konu dildir. Ona göre insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran en önemli özellik budur. Diğer canlılar kendi türleri arasında iletişim için birbirinden farklı seslenme şekilleri belirlemiş olsalar da hiç biri cümlevari değildir. Bu da insanı en gelişmiş canlı yapan önemli bir evrimsel kazanımıdır. Zira kültürlerin ortaya çıkması, gelişmesi, devirden devre aktarılması da ancak dil ile gerçekleşir. Dil olmadan kültürel mirasların birikimi eminim ki imkansızdır.

    Peki ortaya çıkan bu küçük insan grupları daha sonra neler yaptı? Bu soruyu cevaplamak için de arkeoloji, biyoloji, genetik bilim, tarih, botanik gibi pek çok bilim dalına başvurmak gerekiyor. Kazılardan elde edilen bilgilere göre, insanın ilk ortaya çıktığı yer olan Doğu Afrika'dan MÖ 1,5 milyon yılına tarihlenen dönemde göç etmeye başlayan Homo Erectus'lar artık MÖ 500 bin yıllarına doğru Çin, Endonezya, Afrika, Avrupa'da görülmeye başlanmıştır. Göç sebepleri hakkında net bilgiye ulaşılamasa da iklim ve bitki koşulları, yeni kaynak arayışları, sağ kalma güdüsü gibi maddeler sıralanabiliyor. Belki de günümüzde kendi insani özelliklerimizi düşündüğümüzde en önemli dürtülerden biri olan "merak", onları dünyayı keşfe itmiş olabilir. Zaten gelişimin ilk adımı da merak değil midir?

    Artık aradan epey zaman geçmiştir ve Yakındoğu'da MÖ 100 binlerde atalarımız Homo Sapiens'ler ortaya çıkmıştır. Onlar da tıpkı Erectus'lar gibi göç etmişlerdir. MÖ 67 binlerden itibaren Yeni Gine, Avusturalya, Batı Avrupa, Afrika ve Amerika'yı istila ederek geniş coğrafyalara yayılmışlardır. Elde edilen fosiller ve etkinlik izleri yetersiz olduğu için net bir yaşam kurgusu oluşturulamasa da bu grupların avcı-toplayıcı yontma taş devri insanları olduğu ortadadır. Buluntulardan yola çıkarak ortaya atılan "ölülerin ayinlerle gömülmesi" savı bana oldukça önemli geliyor. Demek ki ilk insanlar sanıldığının aksine hayatta kalma iç güdüsü ile vahşice hareket eden yaratıklar değil, topluluk halinde yaşayabilen ve hayatını belirledikleri modern düzende idame ettirebilen aklı başında canlılardı.

    Zamanla genlerdeki çok ufak farklılıklar ve çevresel adaptasyonlar farklı etnik grupları meydana getirmiş ve insanoğlu bunu "ırk" olarak adlandırmıştır. Irk kavramı pek çok örnekte görüldüğü gibi insanlığa yüzyıllar boyunca türlü zararlar vermiştir. Oysa ki bilimde tek bir ırk vardır. O da "insan ırkı".

    Arkeolog Jean Clottes ile devam edelim.
    Sanıyorum ki sanat insan hayatındaki gelmiş geçmiş en önemli uğraşlardan biridir. Kendisinin belirttiği üzere, Homo Sapiens'ten önce bile sanatsal faaliyeti çağrıştıran bir takım bulgular elde edilmiştir fakat en önemli ve geçerli bulgulara Homo Sapiens ile birlikte, mağaralarda ulaşılmıştır. Mağara duvarlarına ve tavanlarına çizilen figürler insanlık tarihinin ilk anlarından itibaren aslında çağına göre modern bir hayatın kurulduğunu gösteriyor fikrimce. Üstelik bu çizimler, insanların hayatlarında en çok nelerle meşgul olduğunu göstererek ya da hayal dünyalarında neler tasarladıklarına dair tahminler yürütülerek tarihe de ışık tutuyor. Bu bağlamda sanat, insanlık kavramının en kıymetli ve en estetik şekillendiricisi olabilir.

    Gelelim insanlık tarihindeki en önemli kavramlardan biri olan "din" olgusuna. Mağara resimlerinden yola çıkılarak bu dönemde şamanizm inancının hakim olduğu belirtilmektedir. Tarih öncesi çağlarda dahi insanlar belirli gizil güçlerin varlığına inanmakta, çeşitli ritler ile kutsal inanışlar geliştirmekte ve günlük hayatlarında bu doğaüstü güçlerden fayda ummaktaydı. O hâlde görüyoruz ki insanoğlu açıklayamadığı durumlar karşısında kendi hayal gücüne baş vurarak bir takım cevaplar üretmekte ve bu cevaplar karşısında geliştirdiği inanç sistemi ile de toplumsal yaşamlarını düzene koymaktaydı.

    Şimdi de bir diğer Arkeolog Jean Guilaine'ye kulak verelim. Onun da bahsettiği üzere son buzul çağının sona ermesiyle birlikte değişen iklim koşulları yerleşik düzene geçmeyi de tetiklemiştir. MÖ 12 binlerden itibaren yerleşik düzene geçmeye başlayan topluluklar 9 binlerden itibaren tarımı keşfediyor ve hayvanları evcilleştirmeye başlıyor. Bu da mülk edinme ve hakimiyet kurma isteklerini kamçılıyor olmalı.

    Zaman içinde göç eden tarım toplulukları avcı-toplayıcı grupları etkilemiş ve yerleşik köy hayatları yer yüzüne hakim olmaya başlamıştır. Elbette tarım toplulukları da geldikleri yeni bölgeleri tanıma ve farklı yetkinlikler konusunda avcı-toplayıcılardan pek çok şey öğrenmiştir. Karşılıklı kültür aktarımı sayesinde daha büyük ve güçlü topluluklar kurulmuştur fakat genele baktığımız zaman güç olarak adlandırmamız gereken şey yine "ekonomidir". Zira tarım toplulukları sahip oldukları şeyler ve edindikleri yetenekler bakımından avcı-toplayıcı gruplardan daha güçlüdür.

    Başını sokacak evi ve karnını doyuracak yiyeceği olan halk artık madenleri de etraflıca işleyip değiş-tokuş sistemini geliştirmiş ve böylece toplumsal düzen, hiyerarşi ve erk kavramları güçlenmiştir. Çoğalan nüfusla birlikte hakimiyet istemi artmış, ardından da çarpışmalar ve savaşlar başlamıştır.

    Son olarak şunları söyleyip incelemeyi bitirmek istiyorum. Yakın tarihe ve günümüze baktığımız zaman kendimize sormamız gereken en önemli soru bana göre "Biz nereye gidiyoruz?" olmalıdır. Her ne kadar klişe gibi gözükse de bu soru, yeryüzünü daha yaşanabilir kılmak için atılacak adımlarda farkındalık sağlayacak yegâne düşüncedir. Toplumlar arasındaki siyasi ve askeri güç dengesizlikleri, ekonomik farklılıklar, sosyal yaşam ve eğitim alanındaki uçurumlar, erki elinde bulunduranlar için tos pembe görünse de esasında bu büyük bir yanılgıdır. Doğa belli başlı kanunları olan en büyük güçtür. Dengesini sarstığımız her faaliyette bize ummadığımız bir noktadan zorluk yaşatacaktır. İnsanlık bilim, teknoloji, yaşam kalitesi alanında oldukça başarılı bir yol katetmiş olsa da verdiğimiz zararlar konusunda yapıcı olmazsak ilerde içinde bulunacağımız bir "insanlık alemi" olmayacaktır.

    Bu bağlamda düşündüğümüzde görüyorum ki, İnsanlık Apaçık Bir Muammadan ibarettir.
  • 184 syf.
    ·9 günde·7/10
    Bir kitap çok eski bir dostuna vefa aslında. çok güzel kalemi Abidin beyin, çok naif, çok kültürlü. Erken Cumhuriyetin aydın kişilerinin kitapları hep beni bir fazla etkiliyor. aynı zamanda dönemin ressama bakışını da çok iyi anlatıyor. her devri adamıysanız sorun yok ama kendi düşünceniz varsa yandınız. sanatın ne kadar değişken olduğu, içinde olduğunuz dünyaya bir türlü sığamadığınız.. Otoriteler belirliyor yine neyin sanat olup olmadığını o dönemlerde. Sanat simsarları da cepliyor tüm eserleri de hiç parasına. Fikret Muallâ'nın acı hayat öyküsü de böğrümüzü deşerken, Nazım Hikmet, Neyzen Tevfikler, Mina Urgan'lar Salvador Dali, Picasso ve daha kimler kimler arka planda giriyor hayatımıza. Ay ben ölünce beni de biri anlatsaya böyle valla.


    Keşke he kitap güzel olsa ama olmuyor, kavun değil sonuçta koklayıp alalım. İşte 2019'da okuduğum en kötü kitaplar listesi. kanalıma destek verseniz ne güzel olmaz mı ya?

    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
  • Her şey çift yaratılmıştır. (Kur'an).
    İnsan ikili bir varlıktır: beden ve ruh.
    Beden ruhun "taşıyıcısı"ndan başka bir şey değildir. Bu taşıyıcı evrimleşmiştir, ki bu, onun bir tarihi olduğu anlamına gelir, fakat
    ruh evrimleşmemiştir; o Tanrı'nın dokunuşuyla esinlenmiştir.
    Insanlığın birinci vechesi bilimin konusudur; ikincisi ise dinin,
    sanat ve etiğin. Insan türü hakkında iki açıklamanın ve iki hakikatin bulunmasının nedeni budur. Batı dünyasında bunlar,
    Darwin ve Michelangelo ile sembolize edilmişlerdir. Darwin'in,
    Michelangelo'nun insanı hakkında söyleyebileceği hiçbir şey
    yoktur ve tersi de doğrudur. Onların hakikatleri farklıdır ama
    karşılıkli olarak birbirlerini dışlayıcı değildir. Zaman içinde on
    lar, kendilerini medeniyet ve kültürün muhalefeti olarak dışa
    vurmuşlardır. Bilim ve teknoloji medeniyetin alanına dahildir-
    ler, din ve sanat ise kültürün. Birincisi beşeri ihtiyaçların bir ifadesidir (Nasıl yaşarım?): ikincisi ise beşeri iştiyakların (Neden
    yaşıyorum?). Bu, ütopya ile dram arasındaki çelişkidir. Ütopya
    bireyi fark etmez; dram ise ahlâkı. Tecessüs ve tefekkür zıt
    odaklara sahip iki farklı spirituel etkinliktir. Birincisi dışarıya,
    tabiata yönelimlidir; ikincisi ruha ve Benliğe doğru, içe yöne
    limlidir.