• 192 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Okuma sırasına yerleştirip de neden bir türlü sırasının gelmediğine şaşırdığımız kitaplar vardır. İzleklerine sağlam adımlarla girilebilmesi için eşlikçi-kitaplarını beklerler. Bu yumuşak kenarlı ön-koşulu gerçekleştirmek okuma serüvenimizi bütünlediği gibi güçlendirir de. Metafor Olarak Hastalık derleyip topladığı birçok incelikli bakış açısıyla yeni dostlarını sabırla bekleyen bir eşlikçi-kitap. Susan Sontag, kendi hastalık deneyiminden de beslenerek 10 yıl arayla iki bölümde kaleme aldığı incelemesinde; veba, tüberküloz, kanser ve AIDS'i 'insan'ın öyküsü bağlamında dört köşe taşı halinde sunarak hastalık olgusunun sadece tıbba değil aynı zamanda sanata ve politikaya dair doğrudan sonuçlar yarattığını ortaya koyuyor. Kurmaca olsun gerçek olsun, bir metnin söylemini çözümlerken dönemin hastalıklarının da odağa alınmasının değerini kavrıyoruz. Tarih boyunca 'öteki'nin nasıl kurulduğunu, askeri bir üslupla nasıl yok edilmeye kalkışıldığını ve tüm bu savaşın metafor düzleminde süregeldiğini gördükçe dilin tüyler ürpertici sınırları üzerine yeniden düşünmek mümkün.
  • 466 syf.
    ·4 günde·10/10
    Livaneli’yi seven ve okuyan biri olarak bu kitabı okumak için çok geç kaldığımı düşünüyorum. Livaneli’yi , kitaplarını , şarkılarını, kısacası bütün hayatını soluksuz bir filmi izler gibi anlamanın yolu Sevdalım Hayat kitabını okumaktan geçiyor. Kendi hayatının yanı sıra Türkiye tarihini okuyor ve dönemi yaşamış birinden dinlerken hem üzülüyor hem de anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. Sevdalım Hayat Okumuş olduğum en değerli Livaneli eseri olarak kütüphanemdeki yerini alacak. Sanata ve sanatçıya bakış açınızı güzelleştiren ve gerçek sanatçıların yaşamış oldukları onca şeye rağmen, sanatı uğruna ayakta kalma çabalarını hayranlıkla anlıyor ve gerçek sanatı anlamaya bir adım daha yanaştığınızı hissediyorsunuz Sevdalım Hayat’ta. Kitap hayatının kısa bir özetiyse kim bilir nasıl zor bir hayat yaşadığını düşünmeye çekinmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi gurbette bir başına hayat mücadelesi veren bir adamın hayatını anlamaya çalışırken. Kaleminin gücüne sağlık bu güzel kitap için sevgili Livaneli.
  • 163 syf.
    Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı’nın popülaritesini hala koruyan nadide eserlerinden bir tanesidir. Eser 1943 yılında Sebahattin Ali tarafından kaleme alınmıştır. Hikayemizin kahramanı olan Raif Efendi’nin Almanya’da geçirdiği yaklaşık 1 yıllık süreci ve o süreçten sonra üzerinde bıraktığı etki anlatılmaktadır. Eğer kitabı henüz okumadıysanız okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

    Son zamanlarda özellikle sosyal medyada kahve ile birlikte çekinilen görsellerinin sıkça paylaşıldığına şahit olduğumuz bu eserin bu kadar popüler olmasındaki sebep, kısa olması ve güzel bir kapağa sahip olmasının yanında; okunduğu zaman insanın içinde burukluk bırakan hikayesidir. Özellikle hikayemizin kahramanı Raif Efendi karakterinde, okuyan bir çok kişinin kendinden bir parça görmesi, diğer karakterimiz olan Maria Puder’in hayata ve erkeklere dair görüşlerinin mükemmelliği, hikayedeki karakterlere ve olaylara adaptasyonu oldukça hızlandırıyor.

    Umursamaz bir babanın oğlu olan Raif’in, önce İstanbul’a “bir mektep bul oku” diye, sonrasında ise Almanya’ya sabun fabrikaları gözlemlemek amaçlı gönderilmesiyle hikaye başlıyor. Sanata, özellikle de resime oldukça meraklı olan Raif’in bir resim galerisinde tablodaki kadına aşık olması ve gerçekte o kadını bulmasıyla da bütün hayatı değişiyor.

    Kitabı okumayan arkadaşlara fazla spoiler vermeden inceleme mi bitiyorum. İyi okumalar dilerim sevgili dostlar..
  • 504 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Genelde yorum hazırlarken önce yazar hakkında kısa bir bilgilendirme, ardından kitabın içeriği hakkında -ipucu (spoiler yerine ipucu kelimesini kullanmak istedim) içermeyen- çok kısa bir bilgi, varsa kitapla ilişkili ön-okuma veya hazırlık kaynakları ve en sonunda da -tabii ki büyük bir kısmı kapsayacak şekilde- kitabın bende bıraktığı veya oluşturduğu duyguları aktarmaya çalışıyorum.
    Ama bu kitap için alışılagelmişin dışına çıkarak, doğrudan kitabın bende bıraktığı etki ile başlamak istiyorum; çünkü öyle bir kitap okudum ki, hayatım boyunca etkisinden çıkamayacağım. Muhteşem ötesi idi... Evet! Hatta “Bu bir kitapsa, bugüne kadar okuduklarım ne idi!?” dedirtecek kadar hem de...
    Geçen sene hemen hemen bu zamanlarda tam 9 gün uğraşarak yaptığım yarı-hassas/yarı-kabaca hesaplamaya göre, bu yaşıma kadar 3500 ile 3800 arasında kitap okumuşum. Bu meblağın tür olarak yoğunluğu sırasıyla; Felsefe, Klasik Türk ve Dünya Edebiyatı, Türk ve Dünya Edebiyatı, Edebiyat Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Kanıtlara Dayalı Tarih Araştırmaları ve Mitoloji dahil olmak üzere Dinler Tarihi şeklinde listeleyebilirim.
    Şu an tüm bu saydıklarımı bir kenara yavaşça kaydırarak, edebiyat-felsefe evreninin tahtına bu kitabı, yani “Vergilius’un Ölümü”nü zerre tereddüt etmeden en üst makama koyuyorum.
    Ne Immanuel Kant’ın “Arı Usun Eleştirisi” kitabı, ne Hegel’in “Ruhun Fenomenolojisi” kitabı, ne de Sartre’nin “Varlık ve Hiçlik” kitabı beni bu kadar yoğun sorgulamalara itmişti. Saf felsefeden sıyrılıp roman tarzındaki eserlere gelecek olursam; ne Proust’un o büyüleyici, mest edici, edebi hazzı arşa taşıyarak edebiyat ziyafeti yaşatan “Kayıp Zamanın İzinde” serisi, ne de Joyce’un “beyin yakan” bilinç akışı tekniği ile okuru kanatlandıran “Ulysses”i beni bu derece edebiyata doyurmuştu. Sadece Dante’nin “İlahi Komedya”sını kenara itemiyorum; çünkü onda da Vergilius var...
    Peki neden Vergilius? Neden taa milatta yaşamış bir adamı hem Dante hem de Broch başyapıtlarında kullanmak istemişler?
    Hayatına dair var olan kısıtlı bilgiler ışığında, Augustus döneminin en büyük şairi olan Lucretius’tan etkilenip, zamanın Roma’sında en prestijli makamlardan sayılan hukuk adamlığını bırakarak, kendini tamamen sanat ve şiire adamış olması başlıca neden midir? Onun başyapıtı olan ve bugün bile kendini hayranlıkla okutan Aeneas gibi muhteşem bir destanı bile beğenmeyerek, onu bir sanat eseri olacak kadar kıymet biçemeyerek yakmaya çalışması ve son anda vazgeçerek ölüm döşeğindeki son saatlerinde İmparator Augustus’a teslim etmesi, benim fikrimce sanata ve şiire ne denli önem verdiğini ispatlamaktadır. Hiçbir zaman net olarak öğrenemeyeceğimiz sebep de budur diye tahmin ediyorum.
    Geleyim kitaba...
    Hermann Broch bu kitabında Vergilius’un son 18 saatini ele alıyor. Bu ele alma tamamen bilişsel bir kurgu, iç hesaplaşma, pişmanlıkların dökümü, yaşanmışlık ve yaşanamamışlıkların sorgulanması, yaşam ve ölüm kavramlarının sanat ve sanatçı görüşünü temel alarak irdelenmesi şeklindedir. Teknik ise tamamen “bilinç akışı”dır. Ulysses yorumumda bu teknikten detaylıca bahsetmiştim. Virgül ve noktalı virgüllerle ayrılmış içeriğe sahip sayfalarca süren uzun cümleler okumayı zorlaştırıyor gibi görünse de, kitabı okumayı asıl zorlaştıran etken hemen hemen her cümle veya cümlecikten sonra durup düşünmek, sorgulamak ve hatta tekrar okuma ihtiyacı duymaktı. Öyle oturup serice okuma veya hızlı okuma tekniklerini kullanarak okuma yapamayacak kadar sorgulatıcı, kısacası “Oku-Dur-Düşün-Tekrar Oku-Sorgula” emirlerini sırasıyla beyne fısıldayan bir kitap demek hiç yanlış olmaz.
    İşte şimdi bunları yazarken bile yine başa dönüp kendime soruyorum: “ Ey Broch! Neden Vergilius? Neden senden yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış bir adamın bilinç akışı?
    Walter Jens burada yardıma koşuyor: “Felsefeyi sanat boyutuna taşıma tutkusu”, “Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı, eylemci, öğretici ve artık hiçbir görev yüklenmeyen, bir çağın temsilcisi...” İşte Broch-Vergilius ilişkisini en iyi anlatan tanımlamalar...
    E tabii ki Broch’un bu kitabı yazarken yaşadığı dönem ve yerde bir Yahudi olarak içinde bulunduğu psikolojik ve fiziksel şartları da göz önüne getirirsek, bu kitabın neden bu kadar “içsel, acımasız, çarpıcı, delici” içeriğe sahip olduğuna şaşırmak gerekiyor.
    Çok uzun oluyor yorum, farkındayım; ancak ne yazsam az, ne konuşsam yetersiz; günlerce ve sayfalarca yazsam da konuşsam da duygularımı anlatmama yetmeyecektir. O yüzden son olarak çeviriden ve Ahmet Cemal’den bahsederek yorumu bitime ulaştıracağım.
    Ahmet Cemal!!! Tam 40 yılını bu muhteşem kitabı hakkıyla dilimize kazandırmaya çalışan, hayat hikayesinin yanı sıra edebiyata olan saygı ve düşkünlüğü ile hayranlıkların en büyüğünü hak eden, mütevazi şahsiyet... Türk Edebiyatı’nda senin gibi bir değere sahip olmak gurur kaynağı... Nur içinde yat Büyük İnsan!!!
    Vakit ayırıp okuyan tüm değerli ve gerçek okur dostlarıma sonsuz teşekkürler...
    Sevgiyle...
  • 304 syf.
    ·29 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabı ilginç bir şekilde neden bu kadar sevdiğimi düşünüyorum...olağanüstü bir edebi kalem değil fakat duygulara hitap ediyor..hepimiz bazen icimizden küfrederek yaşiyoruz. Evet hayatta olaganustu bir şey olmuyor evet hepimiz bir kavanoza doğup buyuyoruz ama bizi evrenin derinliklerinde gezdirecek bir aklımız var ve en ince hislere ulaşabilecek bir kalbimiz var. Yaşamın en küçük detaylarıyla mutlu olmayı bilmek belki de mesele. Bu yüzden hepimiz az cok kitaplara, filmlere, sanata bazen çiçeklere ya da hayvanlara tutunuyoruz. Tabii en önemlisi sevdiklerimize... kitapta bunlara dair güzel detaylar var. Ayrıca küçük kızın her şeyi küçümseyen dünyasının daha sonra az cok renklenmesine cok sevindim. Benim de okurken biraz bakış acim değişti. Her sey o kadar da kötü değil be küçük kız. Ayrıca herkesi kendi kalıbiyle değerlendir..boşver onlar da oyleler. Bir de kitapta bazı insanların nereye ait olduğunu bulamamasi ve akabinde anarşist olduklarına dair tespit çok zekiceydi.. iyi okumalar...
  • 452 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İçinde bulunduğumuz yıllarda ülkemizde en çok okunan yazar unvanına sahip olan Stefan Zweig çoğunlukla kaleme aldığı kısa hikaye kitapları ile bilinir. Bu hikayelerin kısa olması bir yandan okuyucuyu çekmektedir, şöyle ki, bu hikayelerde özellikle Rus edebiyatından aşina olduğumuz bir ortamı her yönüyle okuyucuya aktarmak amacıyla yazılan aşırı detaylı betimlemeler gibi okumayı zorlaştıran unsurlara pek rastlanılmaz. Ufacık öykülere derin, etkileyici anlamları sığdırabilen Zweig'in biyografi alanındaki eserleri de büyük değere sahiptir. Zweig sanatın neredeyse her alanına ve özellikle de kendi tabiriyle 'yaratış sanatı'na özel bir ilgi duyar. Örneğin büyük sanatçıların, yazarların(Beethoven, Goethe, Freud) eserlerini yazarken, bestelerken ortaya çıkan el yazmalarına çok meraklıdır ve bu alanda kapsamlı bir koleksiyona sahiptir. Onun biyografilerini özel kılan giz buradadır, bu büyük eserlerin nasıl meydana geldiğini, el yazmalarında nasıl bir mücadele verildiğini, nerelerin karalanıp silindiğini özenle inceleyerek o eserin müellifinin yaratış sürecinde duyumsadığı sanatsal hazzı anlayıp hissetmeye çalışır. Onun bu amaç ve anlayışla yazdığı biyografilerinin hikayelerinden önce okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Ben bu kitabı Doğu Batı Yayınevi'nin çevirisi ile okudum. Bu sayede sırasıyla bir kitap İş Bankası, Yapı Kredi, Can Yayınları'ndan herhangi birinden çevrilmiş iken başka bir yayınevi tercih etmemem gerektiğini öğrenmiş oldum. Okuduğum çeviri de güzeldi, yazım hatasına denk gelmedim ama Can Yayınları'ndan yapılan çeviri ile kıyaslayınca çevirinin eksik olduğunu fark ettim.

    Temelde her iki dünya savaşını yaşamış olan yazarın kendi duygu hayatına dair izlenimleri, toplumun yaşadığı sosyal, ekonomik, kültürel yıkımları, fertler her ne kadar uzak dursa bile siyasetin insan hayatındaki dengesiz etkilerini anlatan bu eser önsözü ile beraber 17 kronolojik başlıktan oluşmaktadır. Eseri net olarak bir roman türü ile tanımlamak çok zor çünkü hem dünya savaşlarının süreçlerini, bu savaşların insanlar üzerinde oluşturduğu yıkımlara değinerek bir tarihi, sosyal roman, hem bu savaşların ve yıkımların kendi düşünsel dünyasında oluşturduğu izlenimleri ve görüşleri paylaştığı için psikolojik roman, hem de tüm ayrıntılarıyla olmasa bile çocukluğundan eseri yazdığı ana kadar ki hayatını anlattığı için otobiyografik bir roman olarak nitelenebilir. Stefan Zweig'i seven veya onu daha iyi tanımak isteyen herkesin okumasını öneririm. Sanata ve özellikle de edebiyata aşık olan bir savaş mağdurunun gözünden dünya savaşlarına bakmak ve olanları hissetmek gerçekten de çok kıymetli bir fırsat. Bizler yani sonraki nesiller şimdiye kadar savaşları sadece kağıt üstünde veya derslerde, belgesellerde öğrenmeye çalıştık. Herhangi birimize İkinci Dünya Savaşı'nı bize anlatır mısın diye sorulsa anlatacaklarımız ancak savaşın tarihsel sebepleriyle ve sonuçları ile sınırlı kalır ama bu soru bir de savaşı yaşayıp kayıplar veren birine sorulacak olsa bambaşka yanıtlar alırız ve emin olabiliriz ki bu yanıtların içeriği acıyla, gözyaşıyla, sefaletle dolu olur.

    Bu kitabın yaşadığı coğrafya savaşlara gebe olan bizler gibi her insan tarafından okunmasını tavsiye ederim. Yazarın kitabında alıntıladığı bir Rus atasözünü hayatımızda her an her şeyle karşılaşabileceğimiz için unutmayalım: "Hiç kimse dilenmeyeceğim, hapse girmeyeceğim dememeli."
  • "Zenginliği sonsuz olan, büyük sanatkârları yetiştiren sadece o tabiat. Toplumsal hayata dair iyi şeyler söylenebildiği gibi sanata dair de birçok iyi şey söylenebilir. Sanat kurallarına göre yetişen bir insan hiçbir zaman yavan, yüzeysel ve değersiz eserler vermez. Bunu gibi, kanun ve usulleri hayatın ölçü olarak seçen kimse de çekilmez bir komşu, kötü bir kişi olmaz. Buna karşın, herkes ne derse desin, bütün kurallar tabiattan gelen gerçek duyguları ve tabiatın gerçek ifadesini boğar."