• Ve manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

    " Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

    Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

    Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

    Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.

    Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

    Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

    Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

    Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.

    O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

    Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağındaBir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

    O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

    Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

    Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

    Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

    Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

    Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

    Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

    Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

    Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…

    Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

    Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

    Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.

    Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

    Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.

    Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

    Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

    Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

    En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

    Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

    Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

    Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

    Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

    Değişik bir insandı..Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.

    Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

    En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

    Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

    Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

    Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

    Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

    Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

    Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.

    Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

    İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.

    Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

    Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

    Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

    Rektör:-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

    -Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.Sevgili Atatürk,Bırakıp gittin bizi.Sen’i unuttuk sanma.Zaman alışmayı öğretir belki; ama Unutmayı asla! "

    Hazırlayanlar: Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri 9/B’den Hüma D Ahmet G Ege D
  • “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
    ***
    https://www.youtube.com/watch?v=eq0P4_J4JcU
    ***
    Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
    En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
    O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
    Etrafı kalabalık değildi,
    Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
    Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
    Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
    Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
    Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
    Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
    Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
    “Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
    ***
    19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
    Selanikli küçük Mustafa,
    Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
    O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
    Atatürk komadaydı…
    Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
    Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
    Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
    Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
    Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
    Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
    Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
    Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
    “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
    İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
    Herkes dehşet içindeydi.
    ***
    Kılıç Ali;
    "Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
    Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
    Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
    “Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
    Mustafa Kemal Atatürk,
    57 yıllık yaşamına;
    11 Savaş,
    24 Madalya,
    7 Nişan,
    13 Yazılmış Kitap,
    1 Ülke,
    Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
    Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
    “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
    ***
    10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
    Hasan Rıza Soyak:
    "Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
    Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
    Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
    Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
    Olduğu yerde kala kalanlar,
    Yere düşenler…
    Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
    Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
    ***
    Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
    Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
    ***
    Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
    Tüm ülkede hayat durmuştu,
    Kendilerini yollara bırakanlar,
    Ağlayanlar,
    Feryat edenler,
    İnanmayanlar…
    Hüzün çökmüştü ülkeye,
    Kolay değildi,
    Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
    Halkı öksüz kalmıştı.
    ***
    Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
    Bir mektup kaleme alacaktı,
    Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
    Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
    Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
    Ölmeyecekti,
    Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
    Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
    Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
    Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
    Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
    Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
    Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
    Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
    Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
    Dünya dahi hazır değildi.
    ***
    En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
    “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
    ***
    Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
    Saygı yarışına girişecekti,
    Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
    İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
    Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
    Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
    https://ibb.co/m99KSq
    Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
    ***
    16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
    https://ibb.co/mqttLA
    Büyük topluluklar ziyaret etti,
    Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
    Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
    Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
    Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
    Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
    Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
    “Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
    Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
    Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
    Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
    Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
    Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
    19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
    Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
    Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
    ***
    Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
    “Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
    Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
    https://ibb.co/grGDLA
    Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
    https://ibb.co/b5wf0A
    Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
    https://ibb.co/j6itLA
    halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
    ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
    hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
    Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
    feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
    Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
    ***
    Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
    oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
    Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
    töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
    Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
    Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
    Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
    gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
    İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
    Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
    Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
    Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
    Harfiyen uygulanmıştır,
    Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
    Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
    ***
    Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
    “Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
    Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
    “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
    Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
    temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
    önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
    ***
    Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
    Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
    Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
    Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
    Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
    ***
    Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
    Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
    İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
    Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
    Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
    Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
    Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
    Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
    Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
    Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

    ***
    Onu anlamak için okuyun,
    Araştırın,
    Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
    En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
    Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
    Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
    Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
    Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
    Sayfalarca oku,
    Saatlerce dinle,
    İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
    Sonra farklı bir gözle bak,
    İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
    Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
    Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
    Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
    “AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
    Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
    Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
    “Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
    ***
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
    ***
    Sözümüz Söz;
    (…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
    ***
    Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
    Ruhun Şad olsun;
    Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
    ***
    Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
    https://ibb.co/i6uy3V
    ***
    Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
    https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
    "Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
  • İNCELEMEEEEE
    TARİH VE DİL TEZLERİ PROJESİ
    Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Gerçekten de öyle değil mi? Hele ki son zamanlarda her isteyenin kendine göre bir tarih uydurabildiği zamanımızda. Sosyal meydanın bu kadar etkin kullanılmasının en etkileyici yanlarından birisi de bu bence. Çok kısa bir sürede insanları sokağa dökebiliyor, farklı toplumsal grupları birbirlerine etkin bir biçimde düşman edebiliyorsunuz. Ve tarihi kullanmak bunu çok daha kolay bir hale getirebiliyor. Çünkü eğitim sistemimiz o dereceye varmış durumda ki kimse tarihini bilmiyor. İşin en ilginç tarafıysa kendiniz öğrenmeye kalktığınızda bunu başarabilecek seviyede olmadığınızı fark ediyorsunuz. Bazen bunu bile fark edemiyorsunuz. Ne çeşit bir eğitim yöntemi izlemişler üzerimizde bilmiyorum ama özellikle son 30-40 yılın yetişenlerine baktığımızda bunu çok rahat bir şekilde görebiliyoruz. Tarih okuyan arkadaşlar bana kızabilirler ama gerçek şudur ki tarih okuyanların da çok az bir kısmı tarihçi sıfatını hak edebilir potansiyele erişebiliyorlar. İlber Ortaylı bir keresinde şöyle demiş; "Gençler, hem gezmeyi, hem okumayı ihmal etmeyin. Bilmek için ikisi de lazım. Sorguladığınız ya da merak ettiğiniz her şey hakkında kitap okuyun. Sadece ders kitaplarıyla gerçekleri öğrenemezsiniz." Bu sayfayı takip edenlerin kitaplara bir tutkuyla bağlı olduklarını biliyorum. Zira buraya kadar okumazlardı zaten. Fotoğrafı beğenip geçerlerdi. 1935’de Moskova Büyükelçimiz Vasıf Çınar, Çankaya’ya gelir. Mustafa Kemal dalgın dalgın kitap okuyordur. Vasıf Çınar bir anda “Paşam bu denli kitap okuyarak kafanızı yoruyorsunuz, siz Samsun’a çıkarken böyle kitap okuyarak mı çıktınız” demez mi! Mustafa Kemal gülümser ve “Bu tür lafları çok sık duyuyorum, işi gücü yok herhalde kitaplarla uğraşıyor diye dedikodumu yapıyorlarmış, çocukluğumda da böyleydim, elime üç beş kuruş geçince muhakkak yarısını kitaba verirdim, eğer aksini yapsaydım Atatürk olamazdım” der. Gerçekten de Atatürk gibi olmak istiyorsanız size verilenle yetinemezsiniz. Daha fazlasını istemeli daha fazlasını arzulamalısınız. Daha etkin mücadele etmelisiniz. Mücadele mi? Bu da ne demek şimdi? Savaşta mıyız kardeşim! diyorsunuz muhtemelen. Evet, savaştayız. Kültür savaşındayız. Mustafa Kemal’in dediği gibi “Bu sandıklar çok mühimdir, savaşta onlarla cephane taşımıştık, şimdi o savaş bitti, kültür savaşımız başladı, bu yeni savaşımızın cephanesi kitaplardır”. Ve maalesef biz o savaşı kazanmadık ama mücadele etmeyi de bırakmadık. Bizi yetiştiren kendi eğitim sistemimize rağmen direnmeye devam ediyoruz. Bakın size başka bir şeyden bahsedeyim. Mustafa Kemal. 1930 yılında Galatasaray Lisesi’ne gelir. Tesadüfen o gün orta son sınıf öğrencilerinin tarih-coğrafya sınavı yapılıyordu. Sınav salonuna girdi, öğrencileri tek tek ayağa kaldırıp şu soruları sordu: “ -Attila’nın Romalılarla harbi sırasında Afrika’dan İspanya’ya geçen ilk Arap ordusu kaç kişiydi? Bunların içinde karç Türk bulunuyordu? Bu ordu nereye ayak bastı? Hangi istikamete doğru gitti? İlk olarak hangi şehri zaptetti? -Sevr ve Lozan antlaşmalarını mukayese ediniz? -Şimendifer siyaseti nedir? -Batı Anadolu’nun ehemmiyeti nedir? -Etilerle(Hititler) Mısırlılar arasındaki muharebeyi anlatınız?
    -Asur, Elan ve Akad medeniyetlerini Mısır medeniyetiyle mukayese ediniz?”
    Bu soruları üniversite tarih öğrencilerine sorarsak sizce ne cevap alırız? İşte bu yüzden Tarih ve Dil Tezleri Projesini geliştirdi. Bu projenin temel amacı Türk tarihinin ve Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini gözler önüne sererek Türkleri “barbar-dolikosefal-sarı ırktan” diye aşağılayan emperyalist ve ırkçı batı merkezli tarih anlayışına bilimsel yöntemlerle baş kaldırmak diğer yandan çok uluslu ümmet imparatorluğundan vatandaşlık bilincini esas alan bir ulus devlete geçiş sürecinde bu yeni devlete tarihsel ve kültürel derinlik kazandırmaktır. Atatürk’ün okuduğu 5000’e yakın kitaptan 879’u tarihle ilgilidir. Günümüz siyasilerinden oldukça farklıdır o. Çünkü bugün milletin egosunu tatmin etmeye çalışan bir tarihi söylem peşine düşmüş durumdalar. Ancak Atatürk, tarihi anlayarak ve analiz ederek okuyup bütün bu tarih birikiminden Türk devrimine tarihsel bir derinlik kazandırmak için faydalanmıştır. Onun tarih anlayışı millet anlayışını da yansımıştır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Türk milletini Kürt, Çerkez, hatta Laz veya Boşnak olarak adlandırmak geçmişin baskı dönemlerinin ürünü yanlış adlandırmalardır. Aslında bunların hepsi “genel Türk topluluğu gibi” aynı geçmişe, tarihe, ahlaka ve hukuka sahiptirler. Türk Tarih Tezi bu gerçeği ortaya koymuştur.” 1932’de 1.Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Atatürk bu kongreye büyük önem vermiş, her fırsatta katılmış, bildirileri dinleyerek notlar almıştır. 1937’de 2.Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Dünyada altı gün süren bir bilimsel kongreyi baştan sona izleyen tek devlet başkanı belki de Atatürk’tür. 90 kadar bildirinin tamamını okumuş, hatta bir gecede 10-15 bildiri okuyarak Türk Tarih Kurumu’na görüş ve düşüncelerini bildirmiştir. Ve tabi ki Türk Tarihi çalışmaları Türk Dili çalışmalarını da zorunlu kılmıştır. Osmanlı döneminde 19.yüzyıla kadar Türkçenin bir dilbilgisinin olduğu dahi düşünülmemiş, bu konuda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Zaten 8.yüzyıldan itibaren Türklerin Müslüman olmalarıyla Arapça ve Farsça ağırlık kazanmaya başlamış, Türkçe unutulmaya yüz tutmuştur. “Türk demek dil demektir” diyen Atatürk, Türk dilinin sadeleştirilmesi ve köklerinin bulunması için 535 edebiyat 397 dilbilim kitabı okumuştur. Atatürk, Türkçenin yüzyıllar içerisindeki kayıp köklerini ararken dünya dillerine yönelmiş, değişik dillerin etimoloji sözlükleri, klasik sözlükleri ve gramerlerini derinlemesine incelemiştir. Temmuz 1932’de program ve tüzüğünü kendisinin hazırladığı Türk Dil Tetkik Cemiyeti’ni kurmuştur. 1936’da Türk Dil Kurumu’na dönüşen bu cemiyet yerli ve yabancı sayısız uzmanla çalışmış, Türk dilini dünya dilleri arasındaki yaraşır yerine eriştirmişlerdir. Bu yola bine yakın kitap okumuş olan Atatürk, Güneş Dil Teorisi’ni geliştirmiştir. Bu teorinin amacı, Sümerler, Hititler, Etrüskler gibi eskiçağ uygarlıklarının dillerinin kökeninde Türkçenin yer aldığını kanıtlayarak Türk Tarih Tezini dilbilimle desteklemektir. Yapılan tüm bu çalışmalar, on yıl gibi kısa bir sürede antropoloji ve tarih öncesi arkeoloji dünyasında Anadolu halkı ve Türklerle ilgili önyargıların kırılmasını sağlamıştır. Türklerin sarı ırka mensup olduğuna yönelik genel kanı çürütülmüş ve Anadolu insanı sınıf atlamıştır. Türk Tarih Tezi çalışmaları sayesinde Türk insanı Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan binlerce yıllık kökleriyle tanışmış, ilk atalarının uygarlık kurucusu olduğunu öğrenmiştir. Türk Dil Tezi çalışmaları sayesinde ise 600 yıl kadar unutulan, unutturulan, Arapça, Farsça sözcüklerin istilasına uğrayan Türkçe derlenmiş, tarama ve türetme çalışmalarıyla adeta yeniden diriltilmiştir. Türk Tarih ve Dil Tezleri; Charles Darwin, eski İngiliz Başbakanı William Gladstone, bir diğer İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in Türkler hakkındaki aşağılık görüşlerine ve ırkçı Batıya adeta bir baş kaldırıdır. Her devrimi gibi bu da unutturulmaya çalışılmış belki de unutturulmuş olan Atatürk, yeniden Türkiye’nin kurtuluş reçetesi olacaktır… Unutmayın Türk Milleti, Atatürk son söz değil dünya durdukça ön sözdür…
  • Namık Kemal Osmanlı imparatorluğunun kötüleşen halini görünce bu dizeyi yazmıştı.

    Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
    Yokmuş kurtaracak bahtı kara maderini.

    Mustafa Kemal paşa Kurtuluş mücadelesi için Anadoluya geçtiğinde 24 aralık 1919’da Kırşehirde halka şu dizeleri söyleyecekti;

    “Vatanın bağrına düşman dayasa hançerini
    Elbet bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.”
  • "— Bey" derdi, "Ben Atatürk'ün muhafız alayında askerdim. Kaç kez yakından gördüm kendisini... Hatta bir seferinde nöbetteyken; 'Nasılsın oğlum' demişti bana... Ben de 'Sağ ol Paşam' demiştim... Atatürk konuşurken, gâvur elçilerinin korkudan dudakları çatlardı ama Arap elçileri, Afgan elçileri? Onları çok sever; görünce kucaklardı. Hep okur; okur, çok da yazardı rahmetli... Hokkaya sokmuş kalemini, öylece uyuyakalırdı bazan..."
    Kerim Korcan
    Sayfa 6 - Yakın Plan Yayınları 1.Baskı 2010 " Süreyya" adlı öyküden
  • ''Durum oldukça vahim görünüyor paşam. şimdi ne olacak?'' demişti umutsuzca yaveri. sarı saçlı mavi gözlü dev, puslu, öfkeli, kararlı gözlerini boğazda yüzen gemilere dikti ve biraz durakladıktan sonra, ''GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER!'' dedi.
    ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN 🇹🇷