• Kapıda beklerken bıraktım onu?
    Gittim, dönmedim bir daha.
    O, dönmeyeceğimi bilmedi
    Bir köpek geçti, bir rahibe,
    Bir hafta geçti, bir yıl.
    Yağmur ayak izlerimi sildi
    Otlar büyüdü sokakta,
    Ve birbiri ardınca yıllar,
    Taşlar gibi, usulca düşen
    Başına düştü onun da.

    Sonra savaş geldi
    Kanlı bir yanardağ gibi geldi.
    Öldüler evler, çocuklar

    O kadın ölmedi.
    ...
  • "Evet ben, Gri Gandalf," dedi büyücü ciddiyetle. "Dünyada iyisiyle, kötüsüyle, birçok güç vardır. Bazıları benden daha kudretli. Bazılarına karşı gücüm henüz sınanmadı. Fakat vaktim yaklaşıyor. Morgul Hükümdarı ve Kara Süvarileri ortaya çıktılar. Savaş kapıda!"
    J. R. R. Tolkien
    Sayfa 268 - Metis Yayınları - 12. Basım, Kasım 2016, Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
  • Yağmurdaki Kedi

    Otelde sadece iki Amerikalı kalıyordu. Odalarına gidip gelirken merdivende rastladıkları insanların hiç birini tanımıyorlardı. Odaları ikinci kattaydı, deniz görüyordu. Savaş anıtını ve parkı da görüyordu. Parkta büyük palmiyeler ve yeşil sıralar vardı, iyi havalarda parkta daima sehpalı bir ressam bulunurdu. Ressamlar palmiyelerin biçimini, denize ve parka bakan otellerin parlak renklerini severlerdi, italyanlar çok uzaklardan savaş anıtını görmiye gelirlerdi. Bronzdan yapılmıştı anıt. Yağmurda pırıl pırıl olurdu. Yağmur yağıyordu. Palmiyelerden sular damlıyordu. Çakıl yollarda küçük gölcükler olmuştu. Yağmurda deniz uzun bir şerit halinde kıyıda çatlıyor, tekrar gelip çatlamak için geri çekiliyordu. Otomobiller, meydandan, savaş anıtının yanından gitmişlerdi. Meydanın karşı tarafındaki kahvenin kapısında bir garson durmuş, boş meydana bakıyordu.
    Amerikalı kadın pencereden dışarı bakıyordu. Dı-şarda tam onların penceresinin altında, sular damlıyan yeşil masalardan birinin altına bir kedi sinmişti. Kedi üstüne sular damlamasın diye büzülüp bir biçime girmiye uğraşıyordu.
    «inip şu kediciği alacağım,» dedi Amerikalı kadın?
    «Ben alayım,» dedi kocası yattığı yerden.
    «Hayır, ben alırım. Islanmamak için masanın altında uğraşıp duruyor.»
    Kocası yatağın ayak ucundaki iki yastığın üstüne: ayaklarını dikmiş, okumasını sürdürdü.
    «Islanma,» dedi adam.
    Kadın aşağı indi, otelin sahibi, kadın yazıhanenin; önünden geçerken kalkıp eğildi. Masası yazıhanenin en dibindeydi. Yaşlı bir adamdı, çok uzun boyluydu.
    «II piove;» dedi kadın. Seviyordu otelciyi.
    «Si, si Signora, brutto tempo. Çok kötü hava.»
    Adam loş odanın en dibindeki masasının arkasında i ayakta duruyordu. Adamı seviyordu kadın. Şikâyetleri büyük bir ciddiyetle dinleyişini seviyordu. Ağır başlılığını seviyordu. Kendine hizmet etmek istemesini seviyordu. Kocaman yaşlı yüzünü, büyük ellerini seviyordu.
    Adamı severek, kapıyı açtı ve dışarı baktı. Yağmur daha şiddetli yağıyordu. Muşamba pelerinli bir adam kahveye doğru meydanı geçiyordu. Kedi herhalde sağ tarafta bir yerdeydi. Saçak altından yürüyebilirdi. Kadın; kapıda dururken, arkasından bir şemsiye açılıverdi. Odalarına bakan hizmetçi kadındı.
    «Islanmayın,» gülümsedi, italyanca konuşuyordu. Kuşkusuz otelci göndermişti kadını.
    Hizmetçi üstüne şemsiye tutaraktan kadın çakıl yoldan pencerelerinin altına dek yürüdü. Masa oradaydı, yağmurda yıkanmış, parlak yeşil olmuştu, ama kedi,, yoktu. Kadın bozuldu birden. Hizmetçi, kadına baktı.
    «Ha perduto qualque cosa, Signora?»
    «Bir kedi vardı,» dedi Amerikalı kadın.
    «Bir kedi mi?»
    «Si, il gatto.»
    «Bir kedi mi?» hizmetçi güldü. «Yağmurda bir kedi?»
    «Evet,» dedi kadın, «masanın altındaydı.» Sonra, «Ah, öyle istiyordum ki o kediyi. Bir kedicik istiyordum.»
    Kadın ingilizce konuşunca hizmetçinin yüzü asıldı.
    «Gelin, Signora,» dedi. «içeri girelim. Islanacaksınız. »
    «Öyle,» dedi Amerikalı kadın.
    Çakıl patikadan yürüyerek döndüler, kadın kapıdan içeri girdi. Hizmetçi şemsiyeyi kapatmak için dışarıda kaldı. Amerikalı kadın yazıhanenin önünden geçerken patron, masasından eğildi. Kadının içinde bir şeyler kıpırdadı, güçlü ve küçük. Patronun bu biçim davranışından, kendisini hem pek ufak, hem de pek önemli hissediyordu. Bir an olağan üstü önemli biri sanıverdi kendini. Merdivenlerden çıktı. Odanın kapısını açtı. George yataktaydı, okuyordu.
    «Kediyi aldın mı?» diye sordu, kitabı elinden bıraktı.
    «Gitmiş.»
    «Kimbilir nereye gitti,» dedi, gözlerini dinlendiriyordu.
    Kadın yatağa oturdu.
    «Öyle istiyordum ki,» dedi. «Niye bu kadar çok istedim, bilmem. Zavallı kediciği çok istedim. Yağmurda zavallı bir kedicik olmanın hiç de hoş bir yanı yok.»
    George yine okuyordu.
    Kadın kalktı, tuvalet masasına, aynanın önüne, oturdu; bir el aynası alıp kendine baktı. Profilini inceledi, önce bir yanını sonra öteki yanını. Sonra da boynunu ve başının arkasını inceledi.
    «Saçımı uzatmayı düşünüyorum, ne dersin?» diye sordu, tekrar profiline bakarak
    George başını kaldırdı, kızın ensesini gördü, oğlan çocuk gibi iyice kısacık kesilmişti. «Ben bu halini seviyorum.»
    «Ben bıktım,» dedi kadın. «Oğlan çocuğuna benzemekten bıktım.»
    George yatakta biçim değiştirdi. Kadın konuşmaya başladığından beri gözlerini ondan ayırmamıştı.
    «Böyle çok iyisin,» dedi
    Kadın aynayı tuvaletin üstüne bıraktı, pencereye gitti. Hava kararıyordu.
    «Saçımı sımsıkı, dümdüz arkaya tarayıp, şöyle hisse debileceğim kocaman bir topuz yapmak istiyorum,» dedi kadın. «Kucağında oturup- ben başını okşaymca, mır-layan bir kedim olsun istiyorum.»
    «Ha?» dedi George yataktan.
    «Sonra sofrada kendi gümüş takımlarım olsun, mumlar olsun istiyorum. Sonra bahar gelsin, saçımı dışarda bir aynanın önünde fırçalayayım istiyorum. Bir kedicik istiyorum, yeni elbiseler istiyorum.»
    «Ay, sus, bir şeyler bulsana okuyacak.» dedi. George.
    Karısı pencereden bakıyordu. Şimdi hava iyice kararmıştı ve halâ palmiye ağaçlarına yağmur yağıyordu.
    «Ne olursa olsun bir kedi istiyorum,» dedi kadın. «Bir kedi istiyorum. Şimdi hemen bir kedi istiyorum. Uzun saçlarım ya da başka bir eğlencem olmasa bile bir kedim olabilir.»
    George kadım dinlemiyordu. Kitabını okuyordu o. Karısı pencereden dışarı baktı, meydanın ışıkları yanmıştı.
    Birisi kapyı vurdu.
    «Avanti,» dedi George. Başını kitaptan kaldırdı. Kapıda hizmetçi duruyordu. Kucağında sallanan, sımsıkı tuttuğu üç renkli bir kedi vardı.

    Ernest Hemingway
  • M. Kemal Atatürk’e yakınlığı ile bilinen General Fahrettin Altay, hatıralarında M. Kemal’in Iran Şahı’na “milletimizin kadınlarını çırıl çıplak soyup takdim ettiğini” yazdı.

    Evvela General Fahrettin Altay’ın hatıratından söz konusu olayı aynen aktaracağız.

    Ardından ise Fahrettin Altay’ın yazdıklarının doğru olduğunu başka bir hatırattan teyid edeceğiz. Bu hatırat da M. Kemal Atatürk’ün hizmetçisi Cemal Granda’nın hatıratıdır.

    ***

    Fahrettin Altay:

    “Iran Şahı için Binbirgece Masalları

    Atatürk beni çağırıp:

    – Bu gece Beylerbeyi Sarayında Şehinşah’a hususi bir ziyafet veriyoruz hariçten kimse bulunmayacaktır, kendileri mihmandarlardan yalnız senden başka kimse­nin bulunmasını istemiyorlar O da yalnız bir nedimini ge­tirecektir, Ali Sait Paşaya haber gönderdim Şehinşahın bütün maiyeti ile mihmandarlara ve hariciye memurla­rına Park Otelde bir yemek verecektir sen oraya gitme bizimle gel ve kimseye de birşey söyleme..” Buyurdular.

    Gece motorla Dolmabahçe Sarayından Beylerbeyi Sarayına geçtik, Başbakan ile Meclis Reisi de vardı. Sarayın kapısında gayet güzel ve ağır giyinmiş on kadar kadın bizi karşılıyordu ki bunlar o zaman Istan­bul un saz şarkı ve dans artistleri idi başlarında da Suadiye’de plajda gördüğümüz C. hanım bulunuyordu. Hepsi diz çökerek hükümdarları selâmladılar ve Şah’a takdim olundular. O da gülerek iltifatlarda bulundu.

    Saray içinde güzel bir mermer havuz vardır. Sular şıkırdıyor. Gerilerde bir orkestra ve mükemmel bir büfe… Saray kısaca gezildi, üst kat tamir ediliyor ve Şehinşah’ın geceyi orada geçirmeleri ihtimaline karşı fevkalâde yatak odaları hazırlanmış bulunuyordu. Havuzun başına bir masa ve koltuklar o şekilde konulmuşlardı ki büfe ve orkestra burayı göremiyordu. Şah’a ikramlarda bu­lunuldu, kendisi bir kadeh şarap alarak önüne koydu bu sırada artistler güzel şarkılar okumaya ve gösteriler yap­maya koyuldular. Şah meclisin sıcaklığını bozmamak için arada bir yudum alıyordu **Numaralar gittikçe açılıyor ve serbestleşiyor,** Şah bunları gülümseyerek seyrediyor fakat ciddiyetini hiçbir şekilde bozmuyor. Iki genç kız havuza atladılar sularla oynamaya ve dans etmeye başladılar. Bu sırada “Ş” adındaki çıplak genç artist Şahın önüne yaklaştı elleri önünde başı eğik havuzun kenarında ve ayakta dikildi. Şehinşah kızın başını okşayarak,

    ” – Çok maharetlisiniz, genç ve güzelsiniz, Allah bağışlasın haydi kızım içeri girin de giyinin üşürsünüz…” (dedi.)

    Şehinşah’ın o geceki durumu, ağırlığı, meclisin neşesini bozmaksızın hiçbir hafiflik göstermemesi dikkati çekiyordu. Gece yarısına doğru Dolmabahçe’ye dönmeli arzusunda bulundular hep birlikte kalktık gene motora binerek saraya gittik.

    ‘Binbir gece’ masallarını ‘bin ikinci’ gece yapamadık vesselam…”[1]

    ***

    Bu hadiseyi doğrulayan başka bir kaynak sunmadan olmaz…

    Şimdi, M. Kemal’in hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927′den, ölümü olan 10 Kasım 1938′e kadar M. Kemal’in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal’in ünlü sofrasının konuklarına, devlet başkanlarının ziyaretlerine şahit olan Uşağı Cemal Granda’nın hatıratından da bu hadiseyi okuyalım…

    ***

    Cemal Granda:

    Iran Şahının Istanbul’a gelişi sırasında Beylerbeyi Sarayında özel bir ziyafet verilmiş, güzel sesli hafızlar, Şah’a unutulmaz bir gece yaşatmışlardı. Öyle sanıyorum ki Şah, Türkiye’de kaldığı süre içinde en çok Beylerbeyi Sarayındaki eğlenceleri beğenmiştir.

    Beylerbeyi Sarayındaki eğlencelere dışardan kimse alınmadı. Şah, kendi mihmandarı Fahrettin Altay‘dan başkasını istememiş. Kendisi de sadece bir nedimini getirdi. Şahla beraber gelenler, mihmandarlar ve dışişleri memurları o gece Park Otelde, ayrı bir sofrada ağırlandılar. Şah, Beylerbeyi’ndeki eğlencelerin dışarıya sızmamasını ısrarla istedi.

    Beylerbeyi Sarayında Başbakan Ismet Inönü ile Meclis Başkanı da vardı. Dolmabahçe’den motorla Beylerbeyi’ne gelen Şahı, kapıda şık giyimli on beş kadar genç ve güzel kadın karşıladı, Bunlar o zamanki Istanbul’un saz şarkı ve dans artistleriydiler. Şaha takdim edilen kadınlar, önünde diz çökerek hükümdarı selâmladılar. O da gülerek kendilerine iltifatta bulundu. Şaha önce Saray gezdirildi.

    Gece orada kalması ihtimali düşünülerek bir yatak odası hazırlanmıştı. Sarayın ortasındaki mermer havuzun kenarına yerleştirilen koltuklara oturuldu. Arkada güzel bir büfe ve orkestra vardı.

    Şah, önüne getirilen içki tepsisinden bir kadeh şarap aldı. Derken artistler şarkılar okumağa ve çeşitli gösteriler yapmağa başladılar. Genç kadınlar havuza atlayarak yüzüyor, sularla oynaşıyor, müziğin ahengine uyarak dans ediyorlardı. Şah, Bin Bir Gece Masallarını andıran bu şahane dekorun önünde keyiflenmiş, bir yandan şarap yudumluyor, bir yandan da gülümseyerek:

    — “Çok güzel, çok güzel,” diyordu.

    Bu sırada uzun boylu, çıplak, güzel bir artist, havuzun kenarına kadar gelip Şahın önünde durdu. Kadın saygılı bir şekilde önüne bakıyordu. Şah, kadının saçlarını okşayarak:

    — “Allah bağışlasın. Çok güzel ve maharetlisiniz. Haydi içeri girin de giyinin. Sonra üşürsünüz,” dedi.[2]

    .

    ***

    Ey kemalistler! Hadi Dr. Rıza Nur’a deli diyordunuz… Peki bunlara ne diyeceksiniz? Bir Türk bu rezaleti nasıl savunabilir? Milli gururumuzu ayaklar altına alan adama nasıl “Atatürk” diyebilir? Böyle bir kepazeliği babam yapmış olsa, hiç düşünmeden onu bile reddederim. Hiç mi gururunuz incinmiyor?
    ...
    ***

    KAYNAKLAR:


    [1] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 459, 460.

    [2] Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Fer Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 359, 360.


    **********

    Kadir Çandarlıoğlu

    **********

    Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

    http://www.belgelerlegercektarih.com
  • Sadri Alışık öldü, Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Turgut Özatay, Belgin Doruk öldü. Siyah - beyaz Türk filmleri vardı. Ayhan Işık içeride ders çalışırken, mum ışığında onu okutmak için gizlice dikiş diken annesi vardı. Araba çarpıp da kör oluveren Ediz Hun'un ameliyatını yapan doktorlar ne de babacandı. Ya o boğaza bakan tanıdık tepedeki çam ağacının altında el ele tutuşmalar. Kızlar, aşkından verem olurdu o günlerde. Hepimiz Kemalettin Tuğcu kitaplarından fırlamış iyi çocuklardık. Kayınpederimiz Hulusi Kentmen gibi olsun diye hayal ederdik, yüzü asık, altın kalpli! Adile Naşit hasta komşusuna çorba götürür, gözyaşlarını gizleyerek kahkaha atardı. Turşu yüzünden küserlerdi Münir Özkul'la, ağzımızda bir elma dolusu gülümseme.. Soğuk bir cuma sabahı bir elimizde beslenme çantamız, bir elimizde tereyağlı ekmek okula hazırlanırken AGA marka lambalı radyodan "Halk hikâyeleri" diyen gür sese hayran, masalcıklar dinlerdik; efektör Korkmaz Çakar! Belli belirsiz çıngırak sesinden anlardık yoğurtçunun geldiğini, Filiz Akın Mithatpaşa Stadı önünde bir elinde Beşiktaş bayrağı, ekmek parası kazanan genç kızdı. Laf aramızda ben Filiz Akın'a âşıktım, Nuri Safı da Türkan Şoray'a. İnsanlar ölmezdi o filmlerde. . . Bazen, o da bir saniye sürerdi.
    Yollara tükürüyoruz şimdi. Sevdiğimizden ayrılıp boğaz köprüsü korkuluklarında kameramanlar bekliyoruz. O babacan doktorlar yok artık, hastanelerde rehin kalmış bebekler var. Çam ağacını da kesmişler, yerinde gecekondular varmış diyorlar. Kayınpederler artık güler yüzlü, devlet ihalesi peşinde, Uğur Dündar’dan kaçıyorlar. “Yeter ki gel bana senede bir gün” derdi şarkılar, şimdi “Neremi neremi” diyor sarı saçlı şarkıcı. Gençlik pop yoluna gidiyor. Veremle savaş derneğimiz var, kızlar aşkından AIDS oluyor artık. Arabalar şöyle bir dokunup kör etmiyor, freni patlamış kamyonlar sokakta oynayan çocukları ezip, evlere giriyor. Döner bıçağıyla gidiyoruz maçlara, kapıda bıyıklı adamlar bayrak satıyor. Maçtan önce birlik beraberlik ruhuyla istiklal marşı okuyup, sonra hep beraber birbirimizin sülalesine küfrediyoruz. Ölümler artık yüzlerce yetmiş milyon saniye sürüyor, simsiyah bir kutunun sayesinde. İşin kötüsü, kanıksadık tüm bunları galiba.
    Artık sokaklarda yaşlıları karşıdan karşıya geçiren çocuklar yok, otobüslerde gazilere ait oturma yerleri de yok. İşin kötüsü artık gaziler de yok.
    Tam bir hafta sonra TRT’nin son haberlerinin sonunu dinledim. “Kurtuluş savaşı gazilerinden .... vefat etmiştir.” haberi var mı diye? hiç yoktu. Artık bu ülkede 29 Ekim’lerde gururla önümüzden geçen o dürüst, vatanperver, borsa döviz kurları ve yolsuzluklardan bihaber saygıdeğer insanlar da yok. Son defa Kurtuluş Savaşı’nda kurtarmıştık bu ülkeyi, bir daha kurtarmamacasına...
  • Fark etmen gereken şeylerden birisi şu:Artık geçmişteki olayların oyuncusu değil izleyicisisin.Kabullenmelisin,geçmişte böyle şeyler oldu,keşke olmasaydı ama oldu.Kabullenmen ve onu içeri alman,ona elveda demek için ilk adım.Kabullenmediğin bir şey kapıda bekleyecek,sen devamlı onunla zihinsel savaşa devam edeceksin.Biliyorum ilk bakışta zor geliyor bunu kabullenmek,O kadar savaş boşa mıydı? diye düşüneceksin.Ama şunu sormalısın kendine,bugüne içsel anlamda verdiğin savaşın senin için bir kazanımı oldu mu ?Daha iyi hissettin mi?Ya da geçmişinde ruhunu yaralayan insanlar senin içsel savaşın sonucunda pişman mı oldular ? Sanırım bu sorulara cevabın hayır.Peki o zaman ne kazandın ya da kaybettin bu savaştan?İçsel savaşın tek kaybedeni maalesef sen oluyorsun.Bu savaştan sana kalan,içsel huzursuzluk,içinde biriken öfke ve belki bazen kendinden bile nefret etmen oldu.Ama yeterince savaştın,artık geçmişinde böyle şeyler olduğunu kabul edip neden diye sormamalısın.