• Yaşamak,yavaş yavaş doğmaktır.
  • Endişe ,asıl kimliği yitirdiğimizde başlar.
  • O, kutsalı olmayan bir adamdı. Bense on yedimde bir çocuk.

    Üniformam bedenimde iğretiymiş, öyle derdi. Gönüllüler arasında yaşı en küçük olan benim diye beni hep hor gördü, vazgeçeceğimi düşündüğü için eğitim sırasında tüm merakımla gerilere itti. Duyamadım çoğu zaman. Duyamadım ölüm olup düşmanın başına yağmak için cesur olmam gerektiğini. Ama ihtiyacım yokmuş ki, ben aptal bir çocuk olduğum için tam da aranan o kahramanmışım. O, öyle derdi.

    Cesaret, aptallığın cilalı halidir. Bunu da o dedi.

    Üniforması tam otururdu bedenine. O, kutsalı olmayan adam, sert yüzünde birkaç geçememiş anının tortusunu yakaladım diye uzak tutardı beni kendinden.

    Eğitimdeydik, o zamanlar sahteliğini sezemediğim coşkusu ile uçağa yerleştirilecek bombaların düzenini dahası gökyüzünde kendimizi patlatıp düşman gemilerine alev alev yağacağımızı anlatırken, kısa boyumla diğer askerleri geçip onun sesine daha yakın daha yakın daha daha yakın olacağım yeri seçer; ruhumdaki vatan sevgisi ve kahramanlık isteğiyle deliksiz dinlerdim -siyah kısa kesim saçlarının fazla kuru oluşu ya da yine siyah gözlerinin fazla küçük oluşu ya da ellerinin fazla büyük ve kemikli oluşu ya da ağır botlarının üstünde duran bacaklarının fazla güçlü oluşu dikkatimi çekene kadar- görmesin isterdim, eğer fark ederse beni...uzaklaştırırdı.

    Düşmanla amansız bir savaş içindeydik, ben daha on yediydim, o öyle derdi; on yedi. Bana hep böyle seslendi. Kutsalı yok mu demiştim, evet yoktu. Bir komutandı, sertti, sinirliydi; ben de on yedi ve on yediydim. O beni ittikçe çekildim. Tanrının rüzgarı olacaktım. Bir kahraman. Onun eğitimine ihtiyacım vardı. Vazgeçmezdim ben.

    O da öyle dedi bir gün. O gün on yedi ve aptal ve kutsal oldum.

    Onu şikayet ettim, bir başka komutana. O bana izin vermiyor ama muhakkak ki vatanım için bedenimden vazgeçişimle ruhumun sonsuzluğu göğü saracak efendim dedim...ertesi gün kutsalı olmayan adam eğitimde beni ön sıraya çekti. Gözlerimin içine bakarak uçak sisteminden ve koordinatlardan girerek havada patladığımız o anda olacaklara kadar anlattı. İlk kez o an sezdim sahteliğini. Sesinde bastırılmış nefret vardı. Bir kahraman olacaksınız dedi, unutulmayacaksınız. Gözleri bambaşka şeyler söylüyormuş hep, ben o gün onu gözlerinden dinledim.

    On yedi diye seslendi bir başka gün, ağır botları çamurla lekeliydi. Kuru bir dilim ekmek ağzımda bir türlü ezilmeye yanaşmazken ben ona yanaştım. Süzdü küçük gözleri, tüm ama tüm bedenimi. Utandım. İçimdeki rengi soluk ve yer yer yırtık iç çamaşırımdan, bot içindeki terlemiş çıplak ve yara bereli ayaklarımdan...fazla utandım. Küçümseyici bakıyordu. Ağzımdaki kuru ekmek ezilmezken o beni saniyeler içinde ezmişti...buna fazla fazla şaşkındım ki birden konuştu, sen mi kahraman olacaksın dedi, sırıttı. Eğil ve temizle botlarımı on yedi. Eğildim ve kesikleri üzerine kir toplamış parmaklarımla botlarını temizledim. Gülüyordu. Bense... ağlamak istedim ama onu gülerken görmeyi daha çok istedim, başımı kaldırıp gözlerimi ona diktim, sustu. Durduramadım kendimi, bir hıçkırık kaçtı ağzımdan, duymadı ama titreyen dudaklarımı fark ettiğinde öyle bir ifade yerleşti ki yüzüne...Tanrının rüzgarı gibi hissettim. Bu da sahteymiş, o dedi. Bir gün tüm gerçekliğiyle dedi.

    Eğitim boyunca artık hep öndeydim. Gözlerim de gözlerinde. Savaşın içinde biz gönüllü intihar pilotları ölüm olup gökten düşman üzerine yağacağımız günleri sayarken komutanımız ateşli ve coşkulu söylevlerini sürdürüyor, sahteliğine katlanamayan ben on yedi ise artık gözlerindeki dili çözmüş bulunuyordum. Acıma, acıma, acıma. Kutsalı olmayan adam bize acıyordu. Bizden nefret ediyordu. Bize dayanamıyordu.

    Yanılmışım, yalnızca bana dayanamıyormuş, bunu o dedi.

    Bir gün sonlandı eğitimimiz, saldırı başladı. İlk kamikaze pilotu bomba yüklü uçağıyla havalanıp başarısız bir intihar eylemi yaptı. Ardı ardına havalanan uçaklar ve patlamalar. Hedefe ulaşamadan düşman vuruyordu uçaklarımızı. Bekliyordum. Kahraman olacaktım ya ben, heyecan içinde bekliyordum. Babama yazdığım mektupta gurur duy, övün bol bol babacığım diyordum.

    On yedisin sen, kapa gözlerini görme dedi bir gün yine o; bir kamikaze pilotu tahminen korkudan bayılmış ve uçak kontrolünü yitirip denize gömülmüştü.

    Ben bayılmazdım, en büyük düşman gemisi üzerinde alev alacaktı bedenim. Lav lav akmak istiyordum güverteye. Bunu ona bu şekilde söylediğimde kirli saçlarımdan öpüp uzaklaşmıştı. Ne zaman bana sinirlenirse uzaklaşırmış böyle, bunu da o söyledi.

    Günler geçiyordu. Sıra bana ne zaman gelecekti bilemiyordum. Düşman şaşkın ve korkuluydu. Bizim vatan için duyduğumuz sevgiyi delilik olarak görüyorlarmış, bunu o söyledi. Ardından tütün sarılı ince kağıdı dudakları arasına yerleştirip beni kendine çekti. İki bacağı arasında ve ayaktaydım, o oturuyordu ve ben ona üstten bakıyordum.

    Defalarca on yedi dedi, tütünü içine çekip çekip on yedi dedi. Belimi okşadı, ellerimi tuttu, bacakları arasındaki bacaklarımı baskıladı, durmadı küçük bedenimi alıp bir dizine oturttu; kendi yaralı parmaklarıyla bana kendi tütününden içirdi, duman bırakmak üzere olan dudaklarıma dudaklarını örttü.

    Öpmedi. Durdu dudakları dudaklarımda. Kuruydu. Ben on yediydim ve on yediydim, dayanamadım ve oynattım dudaklarımı, geri çekildi.

    O günden sonra uzun süre onu görmedim. Karışıkmış, bunu da o söyledi.

    Zaman daralıyordu. Düşman deniz üzerinde bizi tehdit ederken gözümüzü kırpmadan ölmeye devam ediyorduk. Sabırsızlanıyordum. Sıra bana gelmeliydi. O uçağa yerleşip göğe yükselmeliydim. Ben on yediydim. Kaygılarım yoktu diğerleri gibi. Karıma veda mektubu yazmama gerek yoktu ya da kızıma. Fazla bencilmişim, bir kelime de olsa yazsaymışım ona; o gün o dedi. Dedikten sonra sorumsuz parmaklarımdan öptü uzun uzun. Kirli tırnaklarımdan utandığım için parmaklarımı kıvırsam da hep düzleştirip okşadı onları. Sen değil dedi, onlar utanmazken sen değil.

    Savaştan iğrenirmiş, devletini benimsemezmiş ki tüm devletler ve iktidarlar kan döker, halk hep ezilirmiş ve ezilmeyi hak edermiş; vatandaşlığı yokmuş bu adamın, kimliği de düzmeceymiş, çağının insanı değilmiş...aydınlar beyinsizmiş..toprakları yokmuş bu adamın işte, inançsızmış ama bazen şeytanı anarmış.

    Hepimiz ama hepimiz aptalmışız. Vatan yalanmış, çıkarlar için kutsallaştırılırmış bazı şeyler. Ölecek aptallar lazımmış. Kanımız leş gibiymiş. Tanrı yokmuş. Kahramanlık mı, kimse kahraman değil, herkes gülünç ve iğretiymiş. Üniformam da gülünç ve iğretiymiş. Küçük yüzümdeki büyük gözyaşlarını öpmeyi hep çok sevmiş, tüm bunları o söyledi.

    Tüm bunları bana o söyledi.

    Kutsalı olmayan adam, on yedi'sinin görev günü geldiğinde birçok şey daha dedi. Dinledim.

    Yanaklarımı okşadı, burnunu gezdirdi kulak altımdan boynuma oradan çene altıma kadar. On yedi dedi, Tanrının rüzgarı on yedi. Gülebilir misiniz efendim dedim zar zor, dudaklarıma kapandı. Öyle bir öptü ki ayakta kalamadım, tuttu kollarımdan beni duvara yasladı. Uzun ve soluksuz öpücüğünden sonra nefes nefese bakakaldım yüzüne. Aptal dedi, ıslak alt dudağımı emip çeneme indi, ısırdı. Kutsalımsın, aptal on yedi.

    Üniformamı sıyırdı gövdemden. Zayıflığım karşısında kaşları çatıldı. İyice kendini belli eden kaburga kemiklerimle çirkindim, örtmeye çalıştım, saklanmaya...bileklerimden yakalayıp dudaklarını iki kaburga kemiğim arasındaki ince boşluğa bastırdı ve ıslak öpücüğünü bıraktı. Sonra derimi çekiştirip emdi, dişlerini geçirdi. Tükeniyordum.

    Bir iz daha. Bu izlerden fışkıracak kiraz çiçekleri dedi, gövden parçalara ayrıldığında yağacak kiraz çiçekleri.

    Daha açmadılar neden onları suluyorsunuz efendim dedim, gözyaşı yanağında asılıyken sarılmıştı gövdeme. Sus aptal dedi, ısırdı tekrar etimi. Kıyamadı öptü, kıyamadı dudaklarıyla okşadı.

    Vazgeçmezsin de dedi. Dediği en doğru şeydi.

    Ben on yedimde bir çocuktum. O ise kutsalını gökte yitirecek bir adam.

    O, kutsalı olmayan bir adam.
  • O, kutsalı olmayan bir adamdı. Bense on yedimde bir çocuk.

    Üniformam bedenimde iğretiymiş, öyle derdi. Gönüllüler arasında yaşı en küçük olan benim diye beni hep hor gördü, vazgeçeceğimi düşündüğü için eğitim sırasında tüm merakımla gerilere itti. Duyamadım çoğu zaman. Duyamadım ölüm olup düşmanın başına yağmak için cesur olmam gerektiğini. Ama ihtiyacım yokmuş ki, ben aptal bir çocuk olduğum için tam da aranan o kahramanmışım. O, öyle derdi.

    Cesaret, aptallığın cilalı halidir. Bunu da o dedi.

    Üniforması tam otururdu bedenine. O, kutsalı olmayan adam, sert yüzünde birkaç geçememiş anının tortusunu yakaladım diye uzak tutardı beni kendinden.

    Eğitimdeydik, o zamanlar sahteliğini sezemediğim coşkusu ile uçağa yerleştirilecek bombaların düzenini dahası gökyüzünde kendimizi patlatıp düşman gemilerine alev alev yağacağımızı anlatırken, kısa boyumla diğer askerleri geçip onun sesine daha yakın daha yakın daha daha yakın olacağım yeri seçer; ruhumdaki vatan sevgisi ve kahramanlık isteğiyle deliksiz dinlerdim -siyah kısa kesim saçlarının fazla kuru oluşu ya da yine siyah gözlerinin fazla küçük oluşu ya da ellerinin fazla büyük ve kemikli oluşu ya da ağır botlarının üstünde duran bacaklarının fazla güçlü oluşu dikkatimi çekene kadar- görmesin isterdim, eğer fark ederse beni...uzaklaştırırdı.

    Düşmanla amansız bir savaş içindeydik, ben daha on yediydim, o öyle derdi; on yedi. Bana hep böyle seslendi. Kutsalı yok mu demiştim, evet yoktu. Bir komutandı, sertti, sinirliydi; ben de on yedi ve on yediydim. O beni ittikçe çekildim. Tanrının rüzgarı olacaktım. Bir kahraman. Onun eğitimine ihtiyacım vardı. Vazgeçmezdim ben.

    O da öyle dedi bir gün. O gün on yedi ve aptal ve kutsal oldum.

    Onu şikayet ettim, bir başka komutana. O bana izin vermiyor ama muhakkak ki vatanım için bedenimden vazgeçişimle ruhumun sonsuzluğu göğü saracak efendim dedim...ertesi gün kutsalı olmayan adam eğitimde beni ön sıraya çekti. Gözlerimin içine bakarak uçak sisteminden ve koordinatlardan girerek havada patladığımız o anda olacaklara kadar anlattı. İlk kez o an sezdim sahteliğini. Sesinde bastırılmış nefret vardı. Bir kahraman olacaksınız dedi, unutulmayacaksınız. Gözleri bambaşka şeyler söylüyormuş hep, ben o gün onu gözlerinden dinledim.

    On yedi diye seslendi bir başka gün, ağır botları çamurla lekeliydi. Kuru bir dilim ekmek ağzımda bir türlü ezilmeye yanaşmazken ben ona yanaştım. Süzdü küçük gözleri, tüm ama tüm bedenimi. Utandım. İçimdeki rengi soluk ve yer yer yırtık iç çamaşırımdan, bot içindeki terlemiş çıplak ve yara bereli ayaklarımdan...fazla utandım. Küçümseyici bakıyordu. Ağzımdaki kuru ekmek ezilmezken o beni saniyeler içinde ezmişti...buna fazla fazla şaşkındım ki birden konuştu, sen mi kahraman olacaksın dedi, sırıttı. Eğil ve temizle botlarımı on yedi. Eğildim ve kesikleri üzerine kir toplamış parmaklarımla botlarını temizledim. Gülüyordu. Bense... ağlamak istedim ama onu gülerken görmeyi daha çok istedim, başımı kaldırıp gözlerimi ona diktim, sustu. Durduramadım kendimi, bir hıçkırık kaçtı ağzımdan, duymadı ama titreyen dudaklarımı fark ettiğinde öyle bir ifade yerleşti ki yüzüne...Tanrının rüzgarı gibi hissettim. Bu da sahteymiş, o dedi. Bir gün tüm gerçekliğiyle dedi.

    Eğitim boyunca artık hep öndeydim. Gözlerim de gözlerinde. Savaşın içinde biz gönüllü intihar pilotları ölüm olup gökten düşman üzerine yağacağımız günleri sayarken komutanımız ateşli ve coşkulu söylevlerini sürdürüyor, sahteliğine katlanamayan ben on yedi ise artık gözlerindeki dili çözmüş bulunuyordum. Acıma, acıma, acıma. Kutsalı olmayan adam bize acıyordu. Bizden nefret ediyordu. Bize dayanamıyordu.

    Yanılmışım, yalnızca bana dayanamıyormuş, bunu o dedi.

    Bir gün sonlandı eğitimimiz, saldırı başladı. İlk kamikaze pilotu bomba yüklü uçağıyla havalanıp başarısız bir intihar eylemi yaptı. Ardı ardına havalanan uçaklar ve patlamalar. Hedefe ulaşamadan düşman vuruyordu uçaklarımızı. Bekliyordum. Kahraman olacaktım ya ben, heyecan içinde bekliyordum. Babama yazdığım mektupta gurur duy, övün bol bol babacığım diyordum.

    On yedisin sen, kapa gözlerini görme dedi bir gün yine o; bir kamikaze pilotu tahminen korkudan bayılmış ve uçak kontrolünü yitirip denize gömülmüştü.

    Ben bayılmazdım, en büyük düşman gemisi üzerinde alev alacaktı bedenim. Lav lav akmak istiyordum güverteye. Bunu ona bu şekilde söylediğimde kirli saçlarımdan öpüp uzaklaşmıştı. Ne zaman bana sinirlenirse uzaklaşırmış böyle, bunu da o söyledi.

    Günler geçiyordu. Sıra bana ne zaman gelecekti bilemiyordum. Düşman şaşkın ve korkuluydu. Bizim vatan için duyduğumuz sevgiyi delilik olarak görüyorlarmış, bunu o söyledi. Ardından tütün sarılı ince kağıdı dudakları arasına yerleştirip beni kendine çekti. İki bacağı arasında ve ayaktaydım, o oturuyordu ve ben ona üstten bakıyordum.

    Defalarca on yedi dedi, tütünü içine çekip çekip on yedi dedi. Belimi okşadı, ellerimi tuttu, bacakları arasındaki bacaklarımı baskıladı, durmadı küçük bedenimi alıp bir dizine oturttu; kendi yaralı parmaklarıyla bana kendi tütününden içirdi, duman bırakmak üzere olan dudaklarıma dudaklarını örttü.

    Öpmedi. Durdu dudakları dudaklarımda. Kuruydu. Ben on yediydim ve on yediydim, dayanamadım ve oynattım dudaklarımı, geri çekildi.

    O günden sonra uzun süre onu görmedim. Karışıkmış, bunu da o söyledi.

    Zaman daralıyordu. Düşman deniz üzerinde bizi tehdit ederken gözümüzü kırpmadan ölmeye devam ediyorduk. Sabırsızlanıyordum. Sıra bana gelmeliydi. O uçağa yerleşip göğe yükselmeliydim. Ben on yediydim. Kaygılarım yoktu diğerleri gibi. Karıma veda mektubu yazmama gerek yoktu ya da kızıma. Fazla bencilmişim, bir kelime de olsa yazsaymışım ona; o gün o dedi. Dedikten sonra sorumsuz parmaklarımdan öptü uzun uzun. Kirli tırnaklarımdan utandığım için parmaklarımı kıvırsam da hep düzleştirip okşadı onları. Sen değil dedi, onlar utanmazken sen değil.

    Savaştan iğrenirmiş, devletini benimsemezmiş ki tüm devletler ve iktidarlar kan döker, halk hep ezilirmiş ve ezilmeyi hak edermiş; vatandaşlığı yokmuş bu adamın, kimliği de düzmeceymiş, çağının insanı değilmiş...aydınlar beyinsizmiş..toprakları yokmuş bu adamın işte, inançsızmış ama bazen şeytanı anarmış.

    Hepimiz ama hepimiz aptalmışız. Vatan yalanmış, çıkarlar için kutsallaştırılırmış bazı şeyler. Ölecek aptallar lazımmış. Kanımız leş gibiymiş. Tanrı yokmuş. Kahramanlık mı, kimse kahraman değil, herkes gülünç ve iğretiymiş. Üniformam da gülünç ve iğretiymiş. Küçük yüzümdeki büyük gözyaşlarını öpmeyi hep çok sevmiş, tüm bunları o söyledi.

    Tüm bunları bana o söyledi.

    Kutsalı olmayan adam, on yedi'sinin görev günü geldiğinde birçok şey daha dedi. Dinledim.

    Yanaklarımı okşadı, burnunu gezdirdi kulak altımdan boynuma oradan çene altıma kadar. On yedi dedi, Tanrının rüzgarı on yedi. Gülebilir misiniz efendim dedim zar zor, dudaklarıma kapandı. Öyle bir öptü ki ayakta kalamadım, tuttu kollarımdan beni duvara yasladı. Uzun ve soluksuz öpücüğünden sonra nefes nefese bakakaldım yüzüne. Aptal dedi, ıslak alt dudağımı emip çeneme indi, ısırdı. Kutsalımsın, aptal on yedi.

    Üniformamı sıyırdı gövdemden. Zayıflığım karşısında kaşları çatıldı. İyice kendini belli eden kaburga kemiklerimle çirkindim, örtmeye çalıştım, saklanmaya...bileklerimden yakalayıp dudaklarını iki kaburga kemiğim arasındaki ince boşluğa bastırdı ve ıslak öpücüğünü bıraktı. Sonra derimi çekiştirip emdi, dişlerini geçirdi. Tükeniyordum.

    Bir iz daha. Bu izlerden fışkıracak kiraz çiçekleri dedi, gövden parçalara ayrıldığında yağacak kiraz çiçekleri.

    Daha açmadılar neden onları suluyorsunuz efendim dedim, gözyaşı yanağında asılıyken sarılmıştı gövdeme. Sus aptal dedi, ısırdı tekrar etimi. Kıyamadı öptü, kıyamadı dudaklarıyla okşadı.

    Vazgeçmezsin de dedi. Dediği en doğru şeydi.

    Ben on yedimde bir çocuktum. O ise kutsalını gökte yitirecek bir adam.

    O, kutsalı olmayan bir adam.
  • 457 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Herkese merhabalar. Bugün özel bir kitabın yorumu ile buradayım. Çünkü ilk defa yazarı Türk bir bilim-kurgu kitabı okudum. Başlarken biraz önyargılı davranmadım değil ama kitap kesinlikle isteklerinizi karşılıyor.

    Kitabın ana karakteri Ervin Altan kişilik değişmesi yaşayan bir savaş pilotu. 2100'lü yıllarda Çinli ve Türk bilim insanları bir madde keşfeder, Şeytanın Gözyaşı. Bu madde yaşlanmayı belirli bir yaşa kadar durdurur ve daha sonra da Ölümsüzlük Deneyleri'nin başlamasına sebep olur. Deneyler için zenginler parasını, fakirler ise canını sundu. Ölümsüzlüğü elde etmek için öldürülen masumlar çoktu. 2302 yılında Hera lakaplı Ervin Altan görünürde Ölümsüzlük Deneyleri'nin destekçisi gibi görünsede hakikatte bunu durdurmak için Proje'de çalışan biridir. Sistem, ölümsüzlüğü bulduğunda kaynak yetersizliğini bahane ederek fakir halk için ölüm emri verecektir. Ve bu katliam planını durdurmak isteyen Proje, başarılı bir asker olarak Ervin Altan'ın kendisine en çok ihtiyaç duyulan zamanda uyandırılmak üzere Cryonics yöntemiyle donduruyor. 100 yıl sonra Hera, ölümsüzlere karşı başlatılacak olan isyan hareketlerine liderlik edecektir.

    Öncelikle kitabı beğendim fakat kafamı karıştıran, hoşlanmadığım birkaç durum oldu. Kitap ana karakterin ağzından yazılmış ve ana karakter kişilik bozukluğuna sahip olduğundan yer yer Ervin'in girdiği kişilikler kafamı karıştırdı. Bazen halkın Hera'yı fazla efsaneletirdiğini düşündüm. Çünkü Hera savaş pilotu ve savaş uçağı kullanıyor, birkaç dövüş tekniği biliyor, normal zekaya sahip biri. Bu detaylar içinde Hera'yı kitaptaki kadar efsaneleştirecek bir özellik bulamadım. Bence Hera'yı diğerlerinden ayıran tek özelliği kararlılığı ve cesareti. Ki bunu da yapsın da diğerlerinden farklı olup baş karakter olabilsin.

    Kitap bir üçleme şeklinde olacak, çıktığında diğer kitapları da okumayı düşünüyorum.
  • 230 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Yazar 2.Dünya Savaşında bombardıman uçağı pilotu olarak görev yapmış ve savaşların yanlış lığını anlamış ve bunu anlatmaya ömrünü adamış bir akademisyen.
    Yazar Zinn, savaştan geldikten sonra zencilerin bulunduğu bölgede bir okulda çalışmaya başlar,orada zenci öğrencilerin hayata bakışını değiştirir. Yıllardır beyazların türlü işkencelerine maruz kalan zencilerin kötü gidişatını değiştirmelerine öncülük eder. Daha sonra bir Boston Üniversitesinde akademisyenliğe kadar yükselir. Gençlerini Vietnam Savaşına çağıran hükümete karşı,savaş karşıtı konferanslar verir. Sırf bu yüzden hapse de girip çıkar. İnandığı değerleri savunmaktan hiçbir zaman vazgeçmeden yoluna devam eder.
  • ''Barış, şeyler kendi anlamlarına ve yerlerine kavuştukları zaman onların yüzünde kendini gösteren bir ifadedir. Yeryüzüne saçılmış minerallerin bir ağacın içinde düğümlenişi gibi, şeyler de kendilerinden daha büyük şeylerin bir parçası olduğunda barış vardır.
    Ama işte bu savaştır.''