• Öncelikle Freud'un okuduğum ikinci kitabı diyeyim, araştırmalarıma devam ediyorum ve okumalarımı da derinleştirmek istiyorum. Bakalım önümüzdeki günlerde dayanamayıp bir başka kitabına sarabilirim.
    Kitabın içeriğine girmeden önce de okuma nedenimi, okurken hissettiklerimi ve okumayı bitirdiğimde hangi düşüncenin hangi kıyı köşesinde ağzı açık kalakaldığımı dile getireyim.
    Okuma nedenim, cinselliğin pek çok şeyi etkilediğini, insanlara ve insanlığa yön verdiğini; baskılandığında ya da engellendiğinde kişinin ruh ve beden sağlığını zedelediğini, koskocaman bir tabu olarak zihinlerimizde yer edindiğini düşünerek Freud'un düşünceleriyle en azından kendimi bu karanlıktan çekip çıkarma isteğimden öte şuydu: "Bir kadın, bir erkek, bir dünya. Bir vajina, bir penis, bir dürtü."
    Evet, buydu. İlkelliğimizi, cilaladığımız ve ayakta tutmaya çabaladığımız pek çok düşüncenin ateşinde doyumsuz açlığımızın gürültüsünü bastırsak da, biz buyuz.
    Dürüst olursam, bizi devam ettiren -yaşama, acıya, savaşa, dostluğa, düşmanlığa devam ettiren- cinsellik değil de nedir?
    Aşk, sevgi, güç isteği, umut... Hayır, benim görüşüm bizi devama zorlayan cinsellik.
    Sevide (sevgi değil sevi), güç isteminde, bağlanışta; hepsinde cinsellik var.
    Tamam, açıkladıkça kapattığım kısımdayız, hızlıca geçiyoruz burayı.

    Hoooop, geldik!

    Okurken hissettiğim şeyler kısmında soluk alalım. Müthiş bir cahilliğin ve önyargının beni yarattığını ve bu "ben"i biraz daha bu "ben"likte yaşatsam pisi pisine ruhumu solduracağımı fark ettim. Abarttım mı, hayır. Ciddiyim.
    Freud, minnettarım.
    Kitap bitince hissettiğim, "Devam kızım, emeklemekten yorulma!" tarzı söylemlerle ayaklanan "oluyor be" duygu karmaşası oldu.
    Şimdi söz kitapta. Asya sahneyi Freud'a bırakır.

    Freud'un bu kitabı yayınlandığı dönemde büyük tartışmalar yaratmış, tepkiler toplamış; Freud'un yadırganmasına hatta hor görülmesine neden olmuş ve bazı çalışma arkadaşlarının da ondan ayrılmasına hatta ona tavır almasına neden olmuştur.
    Peki, neydi bu kitapta anlatılan ve tepki alan? Freud en fazla ne sürebilirdi öne?

    Cinsel dürtülerin ergenlikle devreye girdiğini, geliştiğini ve cinsel karakter oluşturduğunu kabul edenlere karşın bu kabulün büyük bir hata olduğunu; çocuğun gözlerini dünyaya açtığı anda içinde cinselliğin filizlendiğini ve annesi ya da bakıcısı tarafından sevilirken, beslenirken -emme- cinsel doyum yaşadığını öne sürmüştür.
    Kitapta nevropat (sinir hastası) kişilerin cinselliğinin çocukluk çağındaki olaylarla koşullanmış olduğunu, eşcinselliğin doğuştan ya da sonradan edinilen bir cinsel işlev olduğunu söyler ki çoğu bilim adamı eşcinselliği hastalık olarak nitelendiriyordu, Freud ise bu kanıda olmadı -Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliği "hastalıklar" listesinden çıkarmıştır, 1990' da-
    Tepki gören kısımlardan biri anne ile bebeği arasındaki cinsellikti, bebeğin annesini emerken beslenme yoluyla doyum yaşadığı ve orgazm olduğu ki bu ifadelerin sert olduğunu ve tam olarak karşılığını veremediğini alıntılara yorum yapan birinden öğrendim, ona da buradan teşekkürler :))

    Evet, parmaklarım yoruldu. Bu kitabın sadece ve sadece 9 okumalı olması -ben + 8 kişi- ayrıca ben eklemeden önce sıfır alıntılı olması üzücü olduğundan dayanamadım inceleme karaladım.
    Bu kitaba ve Freud'a inceleme yazacak donanımda değildim, değilim.

    Birileri görsün ve ilgi duyup kitabı okusun isteğim, Freud'un kemiklerini sızlatmamak için yazmama isteğimin önüne geçti.

    Libidolarınızla barışık kalın, hoşça kalın!
  • Şehirler değişti,
    Giysiler değişti,
    Tanklar,
    Toplar,
    Arabalar,
    Otomobiller değişti,
    Uçaklar,
    Telefonlar değişti,
    Ama insan aynı kaldı..
    İnsanın kini, nefreti, inadı aynı kaldı.
    Mehmed Uzun
  • - Hayır, sana inanmıyorum. Zaman seni "yalancı" diye fişleyecek, bu savaşa girme.
  • Savaşa inanıyor musun? diye sordu.
    Hayır.
    Savaşmaya hazır mısın?
    Evet.
    İşte gerizekalı bir sistemin birey içgüdüsü.
    (Siperden çıkıp vuruluncaya kadar düşman ateşine doğru yürümek gibi çılgınca bir fikir vardı kafamda.)
  • Bu incelememi bir kadın olarak var olmaya çalışan tüm kadınlara ithaf ediyorum.

    VİRGİNİA WOOLF KADINLARA SESLENİYOR:

    “Yaşama işini sürdürebilmeniz için sizi daha nasıl yüreklendirebilirim? Genç hanımlar, diyebilirim, lütfen kulak verin, sıkıcı son şimdi başlıyor, bence sizler utanç verici ölçüde bilgisizsiniz. Bir tek önemli buluşunuz yok. Hiçbir zaman bir imparatorluğu yerinden sarsmış ya da bir orduyu savaşa götürmüş değilsiniz. Shakespeare’in oyunları da sizlere ait değil ve hiçbir zaman barbar bir kavimi uygarlığın iyi yönleriyle tanıştırmadınız. Özürünüz ne? Dünyanın, her biri trafiğe, işe güce ya da aşka dalmış beyaz, siyah ve çikolata renkli sakinleriyle dolu sokaklarını, alanlarını ve ormanlarını gösterip yapacak başka işlerimiz vardı demeniz doğrudur. BİZİM YAPTIKLARIMIZ OLMASAYDI, O DENİZLERDE YELKEN AÇILAMAZDI, O VERİMLİ TOPRAKALAR BİRER ÇÖL OLURDU. İstatistiklere göre şu anda varolan bir milyar altı yüz yirmi üç milyon insanı, belki de altı ya da yedi yaşına kadar, doğurup, besleyip, yıkayıp eğittik, kimilerimiz yardım gördümse de bütün bunlar çok zamanımızı aldı. “

    Ama artık “Çok uzun, çok emek isteyen ve fazlasıyla karanlıkta kalmış başka bir uğraşınızın başka bir aşamasına geçmelisiniz. “

    Diyerek başlamak istiyorum incelememe. Belki kendimi tam olarak ifade edemeyeceğim çünkü kitabın kapağını kapattığım andan beri karmaşık bir ruh haline büründüm.Bir taraftan bir kadın olarak kendime, diğer taraftan dünyadaki tüm kadınlara ve bunların çok daha ötesinde erkeklere sormak istediğim birçok şey var.Hatta sitemlerim. Çünkü yıl iki bin on sekiz ve biz kadınlar olarak hala kendimize tam anlamıyla bir yer edinmiş değiliz. Öncelikle yaşamakta olduğumuz ülkede, sonrasında ise dünyada tam olarak nerede, hangi konumdayız... Kadın erkek eşitliğinden bahsederken bile kadınlar açısından “ama”larımızı hala atanmamış olduğumuzu görüyorum. Evet eşitiz “ama”...

    Biz kadınlar olarak bile hemcinsimizi yaşadığı özgürlüklerden dolayı çeşitli yakıştırmaları yaparak eleştirirken, karşı cinsin bize farklı bir şekilde yaklaşmasını nasıl bekleyebiliriz ki... Bu yüzden sitemim öncelikle kadınlaradır.

    Özgür bir ülke diye nitelendirdiğimiz ülkemizde bile düşüncelerimizi, arzularımızı, hayallerimizi, kadınlığımızı içimizde yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Hem kendimiz, hem de başkaları tarafından. Neden peki? Neden hala yıkamadık o tabuları? Neden erkeklerin yaptığı işler hep kadınlarınkinden daha üstün görülüyor? Neden erkeklerin düşünceleri daha çok önemseniyor? Neden erkekler kadınlardan daha üstün görülüyor? Erkek özgürce giyinirken kadın neden giyecekleri konusunda yüzlerce kez düşünmek zorunda? Dışarı çıktığında üzerinde gezen o iğrenç, yiyecekmiş gibi bakan bakışlar yüzünden mi? Neden erkekler kadınlar adına karar alıyor? Eşi, kardeşi, annesi, sevgilisi adına...

    Çok kez rastladım araba kullanan kadına ağza alınmayacak küfürler edenleri. Ne sanıyorsunuz ki! Dünyada ki her şey sizin için mi yaratıldı? Kadınlar dahil.. HAYIR! Kendimiz için varız ve bunun için yaşıyoruz.

    Kadınlar sadece bir eve hapsedilmiş, yemek yapmak, temizlik yapmak, çocuk doğurmak ve bakmakla yükümlü bir birey değildir. Biz okumak için, yazmak için, yeni fikirler ortaya atmak için... Kadın kimliğini var etmek için varız. Ve bunun bilincinde olmak zorundayız. Yoksa bir köleden ne farkımız kalır ki...

    Kitaba gelecek olursam, daha çok “Kadın ve Kurmaca Yazın” konusu üzerinde dursa da en çok kadınların var olma çabasını işlemiş.

    Kalemi öyle güzelki... Uzun ama çok çok özel cümlelerle benzenmiş nefis bir kitap. Bazı cümleleri, tam olarak ne demek istediğini anlamak için birkaç kez okuduğumda oldu ama hiçbir sayfasında sıkılmadım oflayıp puflamadım. Keşke daha önce tanışsaydım dedim. Rafta durup bana bakarken anlatmak istediği şeyler vardı belki de...
  • En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan... Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı... Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı... güzelsin...

    Uzaktan zor seçilebilir bir harf... Hayır hayır! Şimdi anlıyorum... Gizli bir rakam, Kabala'dan... kumun üzerine çizilen... Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz... ama güzelsin...

    Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay... Öyleyse bu bir nasihat... çünkü güzelsin...

    Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle... hâlâ güzelsin...
     
    İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar... Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı "effendi"sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler... Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe... orada güzelsin...

    Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil... Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü... Akşam mı? O kayıtsızdır... Bildiği gibi değişir, geçer, gider... güzelsin...

    Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller...

    Kalp kalbe karşı... Bir arkadaşın evinde... Çiçekmiş... Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten... Devetabanını pazı sanabilirim... Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni... Çünkü güzelsin...

    Sözlerine delik kulağım... Özürlere sağır... Kör bir kuyu olacağım... Sen ise, güzelsin...
    Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem... Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim... Aldırma, güzelsin...

    Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer'e "su böyle işte ve başka türlü değil" demiş... Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık... Ressamın tarafını tutuyorum... Çünkü, güzelsin...

    Birkaç tel beyaz... Bizi gazlamaz... Sakınmazsın görüntünü, biliyorum... Çünkü güzelsin...
    Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer'e bir su damlası gösterip, "su işte böyle ve değil başka türlü" demiş... Bir öpüş damlasında kanyuvarları... Mucidin tarafım tutsam da... Sen güzelsin...

    Teleskopla bulamadım... Mikroskopla bulacağım... Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet... Gözenekler, sivilceler... Onlarla çok güzelsin...

    Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi... Kazık ve pazarlık... Ama son kumarım sensin... Sen, güzelsin...

    Sen, güzelsin... Kuraldışı... Bastıbacak... Minicik... Ama sen, güzelsin...
    Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun... Pazarlık etmem... Markette yoksun... Reklamın yok! Gerçekten... Güzelsin...

    Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım... İhanet... Ama sen, güzelsin...

    Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun...

    Cazgırlık etmem... Gönlünde yokum... Aşkımız, yok! Gerçekten... Güzeldin...

    ~Ulus Baker/Kum Güzeli
  • Osman Batur kimdir? Nerede doğmuş ömrünü nerede geçirmiştir? Altay Kartalı olarak da bilinen Osman Batur nasıl şehit olmuştur? Doğu Türkistan davasının sembol isminin ailesine nasıl işkence edildi? İşte tüm bu soruların cevabı...

    Asıl adı Osman İslamoğlu idi. Batur, O'na mücadelesine nispetle verilmiş bir unvan, bir sıfattır."Kahraman ve cesur"anlamındadır. O, bu ünvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır.

    Osman Batur, Doğu Türkistan'ın yetiştirdiği en büyük mücahittir. 20. Yüzyılda, Çin'e karşı en büyük mücadeleyi vermiş bir efsane... Adı bugün bile Pekin yönetimini titretmeye yeten tarihi bir şahsiyettir Osman Batur.

    Osman Batur'un güçlü ve heybetli bir yapısı vardı. 1.85 boyunda, kısa-kalın boynu ve yarı kapalı-kısık gözleri vardı. Kırışık kaş arası, yüzüne şahsiyetini yansıtıyordu. Çok az konuşurdu ve her konuda kendine güveni tamdı. 40 yaşına kadar hayvancılık ile uğraşmıştır.

    Bu büyük mücahid, ilk dini bilgilerini, âlim olan dedesinden alır ve hayatını takva ile geçirir. Cengâverliği, kendisinden önce Çinliler ile savaşmış büyük mücahid Böke Batur'un yanında öğrendiği rivayet edilir. Böke Batur'un şu sözü, Osman Batur'a ve mücahitlere ümit aşılamıştır:"Bir gün, biz kâfirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölü'ndeki kum taneleri kadar olsa bile!"

    Osman Batur dillere destan bir yiğitlikle anıla gelmiştir. Hatta bir rivayete göre, Allah'ın yardımıyla, basit bir kementle uçak düşürmüş gözü kara bir kahramandır.

    ZALİM ÇİN'E BAŞKALDIRIŞI

    1940 yılında, Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. O vakitlerde, şimdilerde olduğu gibi Türkistan genelinde halk, zulme ve kırıma uğruyordu. Halkın önderleri, âlimleri katlediliyor; mülkleri gasp ediliyor; camileri yakılıp yıkılıyordu.

    Köktogay bölgesinde, işgalci Çinli kaymakamın camiye çizmeleri ile girmesi üzerine halk, kaymakamı ve onlarca Çinli askeri öldürdü. Camilere tecavüz eden, Kur'an-ı Kerim'i yakan Çinlileri protesto eden ve zalimlere karşı boyun eğmeyen Doğu Türkistanlılar,"isyancı" oldukları bahanesiyle tutuklandılar.

    İş o raddeye geldi ki, resmî makamlar, Türk'lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Osman Batur'un babası ve ailesinden bazı kişiler, silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Batur, silahını teslim etmeyi reddederek: "Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar!" Dedi ve tek başına dağa çıktı.

    Osman Batur, zalimlere karşı mücadelen başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele, aynı gün destek gördü. Arkasından ilk gidenler, arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu.

    Silâhını Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır dualarını ve başarı dileklerini dile getirip oğlunu koruması için Allah-u Zülcelal'e dua ederken; Anası Ayça Hatun,"Ben oğlumu bugünler için doğurdum. Bizim canımız, bizden önce hayatını, bu dava uğruna feda edenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için bizler de canımızı vermeye hazırız" diyerek, yaptığı konuşmalar ile hem oğluna destek oluyor hem de Müslümanları cihada davet ediyordu.

    Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir mücahit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay, Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin... Bunlar mücahitlerden birkaçıdır. O artık, kendisine tabii olanların imamı, Osman Batur'u idi.

    1911 yılında, Çinlilere ve Ruslara karşı mücadeleye başlayan Osman Batur, bütün Altay topraklarının ve Doğu Türkistan'ın Çinlilerden ve Ruslardan kurtarılmasını amaç edinmişti. II. Dünya Savaşı yıllarında, Doğu Türkistan topraklarındaki Türkler'e yönelik baskıların kuvvetlenmesi ile birlikte, tepki hareketleri de kuvvet kazanmış ve Osman Batur'un yükselmesine zemin hazırlamıştı.

    MÜCADELESİNDE BAŞARISI

    Altayları Çinlilerden temizlemeye başlayan Osman Batur, 1943 yılında hedefine ulaşmış gözüküyordu. 22 Temmuz 1943'te Bulgun'da yapılan törenle Osman Batur Altay Kazakları'nın Han'ı ilân edildi. 1945'e gelindiğinde, Doğu Türkistan'da birkaç şehir haricinde, kontrol Doğu Türkistan Müslümanlarının eline geçmişti.

    Çinliler, yönetimleri altında bulunan meskûn bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve beraberindeki mücahitler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli orduya karşı savaşa devam ettiler.

    1949 yılında, Osman Batur daracık bir dağ bölgesine sıkışmıştı. Başlangıçta 30 bin savaşçı olan kuvveti 1950'de kadın ve çocuklar dâhil 3-4 bine inmişti. Son sığındığı yer, Gez Kurt bölgesiydi. Karakışta hayvanlar dağlarda barınamıyor, eteklere inmeye mecbur oluyorlardı.

    1951 Şubat'ında, komünistler yine bir baskın hücumu yaptılar. Kazakların büyük bir kısmı yine baskından kurtuldu. Osman Batur'un kızı Azpay'la birlikte, birçok kadın-kız komünistlerin eline geçti. Osman Batur onları kurtarmak için bir geçitte 200 kişilik bir düşman birliğine tek başına hücuma geçti. Çok sayıda düşmanı öldürdü. Ancak cephanesi bittikten sonra, Kamambal Dağı'nda yakalandı.

    Tung-Huang şehrine götürüldü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türkleri ele vermesi için sıkıştırılıyordu. Çeşitli işkencelerden sonra, bir atın üzerine bindirilip "Türkistan'ı, Çinlilerden kurtaracağım diyen adamın hâline bakın" diyerek, sokak sokak dolaştırdılar. Bu hâlde bile, son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu aydınlatacak bir meşale idi...

    Osman Batur, her sokakta "Ben ölebilirim ama dünya durdukça benim milletim mücadeleye devam edecek" diye haykırıyordu.

    SUÇU: DEVRİM DÜŞMANLIĞI...

    Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur'u göstermelik bir mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı: "Devrim düşmanlığı suçundan idam..."
    29 Nisan 1951 tarihinde, önce kulaklarını, sonra kollarını keserek, Urumçi'de kurşunlanmak suretiyle şehit edildi.
    Osman Batur idama götürülürken

    Doğu Türkistanlı yazar Abdurrahman Hacımelek, Osman Batur'un hayatını anlattığı bir makalesinde, yakalandıktan sonra şehid edilişini şu şekilde anlatıyor:

    "29 Nisan'da şahadete gidecekti büyük kahraman. O sabah, tabiat olayları normal seyrinin dışında idi, Urumçi'de hava kapkara idi. Çünkü baturlarının idamını protesto eden halk, ormanları yakmıştı. Çinli muhafızların gözlerinde, kendilerine doğru tüm heybeti ile yürüyen Osman Batur'a karşı korku beliriyordu, zorla meydana getirilen halk arasından tekbir sesleri geliyordu.

    Çinliler nişan almış bekliyorlardı. Osman Batur,"Allahu Ekber" dedi ve ardından kurşun sesleri geldi. Sanki namaz kılıyordu; önce dizüstü düştü, sonra alnı secdeye vardı. Bir rütbe daha kazanmıştı:"Şehidlik..."

    Oğulları Şerdiman ve Nebi ise cihada devam ediyordu. Büyük kahramanın oğulları da kendisi gibi destan yazmaktaydı. Çivili sopalar ve tüfekler ile uçaklara, tanklara meydan okuyorlardı. 1953 yılına kadar direnen oğulları, işgalci Çinliler ile yaptıkları anlaşma sonucu direnmeye son verdiler. Çin Komünist Partisi, tarihte bir ilki yapıyordu, yenildiğini kabul ediyor, anlaşmaya oturuyordu. Anlaşma şartlarından biri de Şehid Osman Batur'un naaşının teslimi idi. Nihayet naaş alınır, Köktogay bölgesindeki Kürti Ağulu'na defnedilir. Buraya yapılan türbe, sonraları, Çin uçakları tarafından çok kez bombalanacaktı.

    Büyük kahraman tekbirler ile şahadet şerbetini içmişti. Lakin kendisinden sekiz sene sonra, yine büyük çapta bir isyan başlatıp sonraları yakalanacak olan Fetheddin Mahsum, işkence sırasında sürekli"Allahu Ekber","Yaşasın Şarki Türkistan" dediğinden, idam edilmeden önce dili iğneyle dikilerek sehpaya getirilecekti."Ne ağır bir imtihandır, başındaki, Türkistan!"

    Belazuri, şöyle der, Türkistan için:"Allah'ın yeryüzündeki cenneti."

    Burada her şey destanlıktır. Mücahitleri, gölleri, dağları... Bu cennetin çocukları ağlıyor şimdi. Kadınları, yaşlıları ile 35 milyon, şehid intikamının alınması için bekliyor, yeni Osman Baturları, Emir Yakubları, Fetheddinleri...
    Çin, zulme devam etmiştir

    Osman Batur'un şahadetinden sonra da zalim Çinlilerin işkence ve zulümleri devam etmiştir.
    Osman Batur'un tek erkek kardeşi Delihan İslâmoğlu, istiklâl için giriştiği savaşta esir alınarak şehid edildi.

    Osman Batur'un ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla, anneleri Mamey'in gözleri önünde doğranarak şehid edildi. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı. Evlâtlarına yapılan bu zulme, işkenceye ve katliama dayanamayan Mamey Hatun, aklını kaybetti ve olay yerinin yakınındaki nehrin azgın sularına kendini attı. Osman Batur'un; Şerdiman, Nimetullah ve Nebîisimli oğulları, babalarının şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.

    Şimdi ise Doğu Türkistan Halkı, hala Çin zulmü altında akıl almaz işkencelere maruz kalmaktadır. Fakat ikiyüzlü dünya, işkence gören, katliama uğrayan, zulüm altında inleyen Müslüman olunca görmezden gelmekte, ağlaşan mazlumları duymamak için sağır, görmemek için de kör taklidi yapmayı uygun görmektedir.