bu kitap, bir ressamın hayatını dışarıdan izlemek yerine, onunla birlikte yaşamak gibiydi. van gogh’un kardeşi theo’ya yazdığı mektuplar, sadece sanatla ilgili değil; insan olmakla, yaşamakla, ayakta kalmaya çalışmakla ilgili. her mektupta, onun dünyasında sessizce bir yolculuğa çıktım. gürültüsüz, gösterişsiz ama derin bir yolculuk. kitap boyunca bir kardeşlik ilişkisine tanıklık etmek çok özel bir his bıraktı. aralarındaki güven, sabır, anlayış…
van gogh yazarken bir şey ispatlamaya çalışmıyor. ne büyük laflar ediyor, ne de etkileyici olmak için uğraşıyor. yalnızca içinden geçenleri, yaşadığı anı, düşündüğü renkleri ve çoğu zaman içine düştüğü sessizliği paylaşıyor. mektuplar ilerledikçe onunla beraber zamanın içine gömüldüm. ne kadar çalıştığını, umutsuzken bile üretmeye devam ettiğini görmek etkiledi beni. zorlukları anlatışında bir yakarış değil, alışkanlık var. yorgunlukla karışık bir kabulleniş. ama bu kabullenişte tükenmişlik değil, hâlâ bir şeyleri anlamaya çalışan bir zihin gördüm.
en çok da doğaya ve renklere olan bakışında kaldım. gökyüzüne, buğday tarlasına, güneş ışığına o kadar dikkatli ve özenli bakıyor ki, hayatta çoğu zaman gözden kaçan şeylerin onun için ne kadar kıymetli olduğunu fark ettim. kumi zaman onunla birlikte gökyüzüne baktım, kimi zaman o kasvetli hastane odalarının duvarlarını hissettim. yer yer yalnızlığına eşlik etmek de istedim, çünkü bu yalnızlık bildiğim bir yalnızlıktı. yazdığı her cümlede, her küçük ayrıntıda bir samimiyet var. iç dünyası ne kadar karmaşıksa, doğada gördüğü şeyler de o kadar net ve berrak. “sanatın anlamı nedir?” sorusu zihnimde hep döndü durdu; van gogh ise bunu bana tablolarıyla değil, kelimeleriyle anlattı bu kez. her kelime, her satır, içtenliğin ve içsel fırtınaların resmini çizdi zihnimde.
anlatmak yetmez!