Pol Gara, bir alıntı ekledi.
14 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

İzne giderken ha bire nar götürürdüm. Çoluk çocuğun önünde şakkadak yarıyorum, kan-kırmızı dâneler saçılıyor etrâfa.
Abooo, diye gözleri şaşkınlıktan irileşmiş bakıyorlar.
Yiyin ulan yiyin... Ömrümüzde nar görmedik demeyin. Yiyin de bu garip onbaşıya duâ edin, diyorum.
Akşam olup, konu-komşu asker görmesini bitirip evlerine çekilince; biz bize kalınca, ev halkını toplayıp bir bilmece sorardım:
Güzel uyandı
Cama dayandı
Cam kırıldı
Kana boyandı
Nedir, nedir, diye birbirlerine sorup bakışırken cebimden bir nar daha çıkarıp yarıverirdim.
İşte bu.
Uzun yürüyüşlere çıkardık. O zamânın askerliği; sırtta battâniye, silah, kütüklük, matara, kasatura, ne bileyim var belki yirmi otuz kilo yük.
Ormanların arasından geçerdik.
Bir acâip yeşillik; adlarını bilmediğim, hiç görmediğim yüzlerce cins ağaç, funda, sarmaşık, bitki, çiçek.
Ufak yaprakları yağlı kayış gibi sararmayan, yaz-kış dökülmez olanlar; pençe pençe, geniş, uçuk yeşil, boz olanlar.
Kalem gibi dümdüz gökyüzüne çekip gitmiş olanlar. Yılan delip geçemez otlar, içine adam düşse kaybolacak çayırlar.
Yağmur yağar, Allah'ın Rahmeti hiç eksilmez. Açıkçası gün yüzünü bir türlü göstermez.; bizim gibi bozkırın çocuklarını sıkıntı basar. Toprak buğulanır, rutûbet kokar. Yapış yapış neme bulanır, nefes almaya zorlanırsın.
İlk günler yatağa girmeye çekiniyordum.
Sanki bir kova su dökmüşler de henüz kurumamış. Gece boyunca yağmurun tavanda dinmeyen tıpırtısı.
Sabah kalkarsın etrâfı sis basmış, göz gözü görmüyor.
Mısır, patates, soğan tarlaları uzanıp gider. Mor patlıcanlar kol gibi.
Biberler parlak, yeşil, dolgun.
Domatesler kan kırmızı. Çıtır çıtır salatalık; tere, maydonoz, roka.
Sonra meyveler. Kiraz, vişne, armutlar.
Aah, ah...
Armutlar efendi, armutlar.
Armut deyip geçme. Bizim buraların dağ armutları değil ki yiyeni boğayazsın. Hele bir diş at. Foşşş...
O kadar sulu. İrisi, ufağı, tatlısı, mayhoşu. Kokulusu, serti, yumuşağı,;kış ortasında yeneni, bahara dek kalanı, sade bir aylık ömrü olanı; sayılması abes canım. Hikmet-i Hüdâ.
Bu meyveler, otlar, ağaçlar arasında sanki sarhoş olmuştum.
Bâzen dalıp bizim buraları; bu ot bitmez çıplak dağları, susuz dereleri düşünürdüm. Ele geçen bir ekşi elmayı harman yerinde on kişinin ısırdığını düşünürdüm.
Ahlatları, bodur meşeleri, dikenli karamukları, kayaları, geveni, ısırganı, çakır dikenlerini.
Bir kuş öter, dalından bir meyve düşer, dalgınlığımdan uyanırdım.
Boğazım kurumuş, içimde bir hasret.
Uyanırdım karşımda şeftâli bahçeleri.
O ballı ballı, yarma şeftâliler.
Efendi şeftâliyi soyacaksın, üçünü beşini yanına koyacaksın.
"Az ye ulan, çatlarsın" derdi İzmirli çavuş.

Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu (Sayfa 13 - Dergâh Yayınları)
Cem, Memleket Hikayeleri'ni inceledi.
 09 Oca 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Memleket Hikâyeleri'ni ilk kez, seneler önce Rize Fındıklı'da, deniz kenarındaki binamızda, küçük dairemizde, sıcak, güneşli, pırıl pırıl bir günde okumuştum. Hemen ardından Gurbet Hikâyeleri'ni okuyarak Refik Halid Karay'ın böylesi güzel üslûbunun raslantı ve tek kitapla sınırlı olmadığını da görme şansım olmuştu.

Memleket Hikâyeleri gerçek, hakiki bir başyapıt kesinlikle. Sadece bu topraklardaki edebiyat için değil, bütün dünya edebiyatı için büyük bir güzellik. Üzerine kara kara bulutların çöktüğü güzel topraklarda yaşayanların yaralanmış, acıtan, çürümüş, kendini zevk ve sefaya kaptırmış ya da mazlumluk ve mahsunlukla paralanmış hayatlarından öyle hikâyeler sunuyor ki bize yazarımız, tek tek her bir hikâyesinde bize anlattığı karakterler gerçekten de sayfalara sığmıyor, yapraklardan taşarak yanıbaşımızda canlanıveriyor sanıyoruz. "Şeftali Bahçeleri" hikâyesindeki rengârenk bahçelerin verdiği huzur ve rahatın tamamının yanıltıcı olduğunu okumaya devam ettikçe anlıyoruz. Anadolu'nun her yerinden bize anlatılan insanların her biri bir sonu haber verir gibi; bu bulutlar boşuna değil, bu karanlık boşuna değil, her yere uzanan bu kötü karanlık fırtına çok yakında herşey tepe taklak olacak diye sesleniyor sanki, bir uğursuz seslenişle, sanki gemileri okyanuslarda kayalıklara çağıran, batsınlar diye hülyalı bir sesle onlara seslenen sireneler gibiler, ama herşey daha kötü olacak, daha kötüye gidecek diyor yine de her hikâyede okuduklarımız: istismar ve sömürünün farklı çeşitleri, insana yapılan manevi veya maddi zulümler ya da rehavetin içine kendini bırakmış akarken hayat, birden ölümün kapıyı çalması gibi, ya da senelerce insanlara hizmet etmiş ve artık sadece boynuna bıçağı uzatacak olan kasabın peşinden giden o koca öküz gibi, herşey ve herkes bu yıkılıştan nasibini almayı bekliyor . Ancak Refik Halid Karay gerçekten bir kitabının arkasında ona ithafen yazıldığı gibi bir ressam yazar, bu insan tasvirlerindeki sadeliği ve bu kıvrak, cümbüşlü ve ağıtlı dili ancak ressam olmasıyla açıklayabiliriz zira. Cer Mollası hikâyesinde, ya da Yatık Emine'de, ve diğer bir çok bir hikâyede bize hikâye ettiği bu insanlar, yani toprağımız değil sadece, insanlar da olan memleketimiz, kendi ahlâki çıkmazları ve istismarlarıyla yıpranmış, bir büyük felaketin yanı başında ya da dibinde acıyla kıvranan, kıvranacak olan, bir asır öncesinin mazlum, masum ya da hain, hin insanları büyük bir hayat keşmekeşinin içerisinde yuvarlanarak, yazarın inanılmaz güzellikteki üslûbuyla bir daha ölmemecesine kağıtlara düşüyor ve bir daha kaybolmamak üzere zihinlerimize nakşolunuyorlar. Ve onlara bakarken, bütün bu karanlığın, bir hain sisin, her yanı, her bir mekânı, toprağı ve aklımızı, ruhumuzu lekeleyen bu korkutucu siyahlığın, bu devasa büyüklükteki fırtınanın yeniden yanı başımızda olduğunu bütün bu sarsıntılardan anlamıyor muyuz sanki? Refik Halid Karay bir asır öncesinin hikâyelerinde bize bugünden insanlar da anlatmıyor mu? Eserin böylesine başarılı olmasının sebebi bu mu yoksa? Eserin yüz sene öncesinde, hatta daha fazla zaman önce yazılıp şu an hâlâ etkisini sürdürmesinin sebebi, iyi edebiyat işte; edebiyat, yani has edebiyat, yani okurken izini, etkisini hissetmiyorsak bile, bizimle kalan; kitabın kapağını kapadığımızda üzerimizde, dilimizde, gözümüzde, zihnimizde rengi kalan, tadı kalan ve bir daha bizden gitmeyen, bize katılan ve bizi biz olduran şeylerin arasına katılarak şu dünyadan göçene dek bizimle yaşamaya devam eden o güzel söz, o güzel resim, yüz sene öncesinden dahi uzanıp bize verilen bir sır, güzel anlatılmış bir hikâye. O yüzden, hazır her yeri kar kaplamışken, hazır bembeyaza kesmişken her yer, elimizden geleni de yapabildiysek muhtaca, o zaman okumaya başlayabiliriz Memleket Hikâyeleri'ni; hiç birimiz geç kalmamalıyız bu cümbüşe, hiç birimiz bu edebiyat şaheserinden mahrum kalmamalıyız.

İyi okumalar...

Cem, Bugünün Saraylısı'ı inceledi.
 06 Ağu 2016 · Kitabı yarım bıraktı · 6/10 puan

Memleket Hikâyeleri veya Gurbet Hikâyeleri gibi başyapıtları, okumadığım Nilgün adlı oldukça hacimli eserini de düşünürsek, Refik Halit Karay'ın bizim için ne kadar kıymetli bir yazar olduğunu kabul ederiz herhalde hepimiz, hatta hangi kitabın arka kapağında yazıyordu, hatırlamıyorum; ama Karay için ressam yazar gibi bir ifade kullanılıyordu, Memleket Hikâyeleri'ndeki rengârenk öyküler -meselâ 'Şeftali Bahçeleri'- düşünülerek söylenmiş de olabilir... ancak Bugünün Saraylısı saman tadını bir türlü aşamayan bir kitap oldu ve yüzüncü sayfalarda artık pes ettim. Cumhuriyet kurulduktan sonra insanların değerlerini kaybetmesi, Batı hayranlığı, paraya olan düşkünlük, güce tapınma, yüzeysel değerlerin yüceltilmesi gibi orta sınıfa ait bütün eleştiri konularını yazar bütün karakterlerini tek tipli, derinliksiz vererek ortaya koyuyor, öyle ki kitapta, en azından okuduğum sayfalara dek herkesin karakteri birbiriyle aynı. Herkes aynı olamaz mı? Olabilir ama keşke bu kadar insanı kullanmak yerine tek bir kişi üzerinden anlatsaydı hikâyeyi; çünkü insanların eleştirilecek tek bir yönüne odaklanıp sadece onu anlatınca geri kalan yönleri yok sayılmış oluyor ve o zaman gerçekçiliği zedelenmiş oluyor. Eğer yazar gerçekçi bir üslûp yerine daha farklı tarzda öyküsünü anlatsaydı bu karikatür tipler dikkat çekebilirdi, meselâ bir hikâyede daha dikkat çekici olabilirdi, ama bir romanda bu kadar kasıtlı bir karikatürleştirme rahatsız edici oluyor...belki romanın ikinci yarısında bir derinlik kazanarak bu yönlerini törpülüyordur, ama bende de okuma isteği kalmadı. Herkesin paraya düşkün, zenginlik peşinde koşan, birbirini kullanan karakterler değil de tiplere dönüştüğü, bu hissi veren bir roman Bugünün Saraylısı. 80'li yıllardaki dizisi çok güzeldi, diye hatırlıyorum...