Parmaklıklı pencerenin ötesinde gökyüzü yıldız doluydu, henüz hilal biçiminde olan ay da dağların gerisinden yükselmekteydi. Şairler dolunayı severler, hakkında binlerce şiir yazılmıştır, oysa Veronika en çok yeniayı severdi, çünkü daha gelişecek, büyüyecek, kendi yüzeyini tümüyle ışığa boğacak zaman olurdu, kaçınılmaz yok oluşundan önce.
Bir akşam, büyük Sloven şair Preseren'in heykelinin önünden geçerken onun hayatını aklından geçirdi. Şair 34 yaşındayken bir gün kilisede yeniyetme bir kız görüyor. Julija Primic adındaki bu gencecik kıza derin bir tutkuyla aşık oluyor. Eskiçağ trubadurları gibi bu kız şiirler yazmaya koyuluyor, onunla evlenme hayalleri kuruyor.
Meğer Julija üst düzey bir ailenin kızıymış, şair - kilisedeki o rastlantıdan sonra - bir daha kıza yaklaşamıyor. Ama o kısacık rastlaşma en güzel şiirlerin esin kaynağı oluyor ve adının çevresinde bir efsane oluşturuyor. Ljubljana'daki küçük meydanda bulunan heykelin dümdüz belirli bir noktaya baktığını görürsünüz, o bakışı izlerseniz, meydanın öte yanundaki binalardan birinin taş duvarına oyulmuş bir kadın yüzü fark edersiniz. İşte orası Julija'nın yaşamış olduğu evdir. Preseren ölümden sonra bike, sonsuza kadar, "İmkansız Aşk" ına bakmayı sürdürecektir.
"Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani başkalarından farklı olanlar."
"Sana bir öykü anlatacağım," dedi Zedka. "Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir.
Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar.
Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki: 'Gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.'
Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur.
Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.