'Ah Zerdüşt, diye söylendi alaycı bir şekilde, Gümüş rengi taşları yukarı atan, sen bilgin! Kendini çok yukarılara atmışsın ancak her fırlatılan taş, düşmeye mahkumdur!
Kendi kendini gören bir
Göz gibi oldun mu hiç.
İçe dönük bir göz gibi?
Gözünün bebeğinden
Kaç fersah gördün içini?
Nereye kadar sürdü yolculuğun,
Dehlizin sandığından derin miydi?
Söyle nerede buldun kemiklerimi?
Yüzüğüm herhalde parmağımda değildi!
Bazen düşünür müsün sen de
Başka bir şeymiş gibi kendini?
Eğer halk birleşirse, bir önder ortaya çıkar. Çıkması gerekır. Başka türlü olamaz... Yani, sôz söyleyecek bir adam. Bu adam, daha ağzını açar açmaz onu yakaladıkları gibi kodese atarlar. Başka biri daha çıkarsa, onu da kodese atarlar.
"Eh, ne olur, kodeste aç kalmaz ya!" dedi.
"Iyi ama, çocukları aç kalır. Sen içeride keyif çatarken çocuklarının açlıktan ölmesine gönlüm razı olur mu?"
Ya bu latince öğretmeni şaka mı? Oğlu yeni ölmüş tiyatroya dönmesi gerekiyormuş. Agnes gidemezsin londraya diyor. Gitcem de gitcem mecburum… kadın ne dedi ama?
“ Oltaya takılan balık gibi, o yere takılıp kaldın sen. Kafanın içindeki o yere. Uzun zaman önce orada koca bir ülke, göz alabildiğine uzanan bir manzara görmüştüm. Oraya gittin ve orası artık senin için her yerden daha gerçek. Hiçbir şey seni oradan uzaklaştıramaz. Bunu görebiliyorum. Görmediğimi zannetme.”
Heheeyyyyt latince öğretmeni sen bu kadını hiç mi tanımadın…
Ha