Gözü yaşlı, bağrı dağlı mum. Anlat bana gönlündeki sırrı. Hangi dert seni böyle sararttı, perişan etti? Baştan ayağa yanmak, gönül dumanına boyanmak da nedir?
Ey Ay. Sen de bir güneşe âşıksın değil mi? Kâh boyum gibi iki büklüm olursun kâh gözüm gibi dolarsın.
Aşk gamının sevdasında fayda bekleme,
Aşk gamından hasıl olan hep ziyandır.
Aşk içinde azap olduğunu nereden mi bilirim?
Kim âşık ise işi ah etmekle figandır.
Fuzulî derse sana, güzellerde vefa var
Aldanma sakın! Şair sözü hep yalandır.
“Bela girdabına düşünce aralarında bir fark da kalmadı, bir bedende iki can gibi oldular. Kim Kays’a bir sır sorsa, cevabı Leyla’dan geliyordu. Kim Leyla’ya hitap edecek olsa, cevap veren Kays oluyordu. Vefa yazısını birlikte meşk ederlerken aşkları da gitgide artıyordu. Leyla bir şey okumak istese, okuyacağı kitap Kays’ın yüzü oluyor, Kays yazı yazacak olsa, Leyla’nın kaşı yazı örneği yerine geçiyordu.”
“Kıvrım kıvrım iki bölük saçı can boynuna geçirilmiş zincirdi sanki. Kemeri andıran bir çift kaşı âşıkların belası, her kirpiği kan dökücü bir ok, tertemiz alnı bir bela deniziydi. Lâl renkli dudakları ile inci gibi beyaz dişleri gül yaprağı üzerine düşmüş çiy tanelerini çağrıştırırdı.”