• Başta kavak yelleri estiği günler hani?
    Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
    Beklenilen alaylı, şanlı düğünler hani?

    Servi gibi umitler döndü birer iğdeye,
    Geçti Bor'un pazari, sür eşşeği Niğde'ye!

    Sende cevher var imis, onu herkes ne bilsin?
    Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin ?
    Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.!

    Ne çıkar öğrenmişsin mesahasi (piy) diye,
    Geçti Borun pazari sür eşşeği Nigde'ye

    Bilmemki ne olmaktı senin gayen, maksadın?
    Fare gibi kitaplar arasında yaşadın,
    Ne dansettin, eğlendin, ne de sevdin kız, kadın,

    Kim dedi ey serseri gençliğine kıy diye ?
    Geçti Bor'un pazarı ,sür eşşeği Niğde'ye!
  • Nazım Hikmet, Sabahattin Ali’yi anlatıyor
    sabahattin aliSertel’lerin çıkardığı «Resimli Ay» dergisinde bir çeşit teknik yazıişleri müdürlüğüyle musahhihlik yapıyordum. «Resimli Ay» o dönemde demokrasiyi savunuyor, emperyalizme karşı savaşıyordu. Faşizme düşmandı. Sovyetler Birliğiyle dostluğun berkleştirilmesini istiyordu.

    Bugün olduğu gibi o günlerde de, Sovyetler Birliğiyle demokrasi düşmanları, faşistler, turancılar, emperyalizm ajanları tek cephe oluşturmuşlardı. Bu birleşik cepheye kar­şı Resimli Ay da yayınlarıyla tek bir cephe kurmuştu.
    Dergide «Putları Yıkıyoruz» başlığı altında bir edebiyat tartışması yapılıyordu. Bu tartışma gerçekte, siyasal demokratik hakları savunuyordu. Aynı zamanda dergide, İstanbul’­ da pat!ak veren ulaştırma işçileri grevini savunan bir şiirle, Sovyet Azerbaycanı hakkında bir röportaj, İstanbul’daki Amerikan kolejleriyle, İncil Evleri ve Hıristiyan Gençleri Birliği (W. M. C.) örgütü aleyhine bir sıra makale yayınlanıyordu. Bunun sonucu olarak da Türk Ocağı, W. M. C. örgü­tü ve İstanbul polisi elbirliğiyle harekete geçiyor, «Resimli Ay» matbaası basılıyordu. Başta Zekeriya Sertel olmak üzere Sal:ıiha Sertel ve ben linç edilmek istenmiştik. Ama Resimli Ay mürettipleri ellerinde kumpaslarıyla matbaa koridorlarında görününce saldırganlar yüz geri etmişti. «Resimli Ay» dergisi hakkında bu kısa bilgiyi verişim boşuna değil. Bu dergi, Sabahattin’in hem edebiyat, hem de
    politika hayatında belirli bir yer tutar.

    Sabahattin’in «Bir Orman Hikayesi» Resimli Ay’da yayımlandı. Bu, onun ilk hikayesiydi. Dostluğumuz böyle baş­ladı. Resimli Ay idarehanesinde başlayan dostluğumuzdan söz ediyorsam, bunun da Sabahattin’in edebiyat ve politika hayatında yeri olduğunu sandığımdandır. Sabahattin’in ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde, o dönemdeki Resimli Ay da yayımlanması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika akımları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik eğilimini gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop cezaevinde Türkiye Komünist Partisi üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist dü­şünceleri benimsemesinde etkili oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha güçlendi. Sabahattin, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle, Türkiye işçi, köylü ve zanaatkarlarının hayatıyla yakından ilgileniyordu.




    Sabahattin orta boyluydu. Tombulcaydı. Gözlüklerinin arkasında pusuya yatmaz, gözlüklerinin arkasından insanın
    gözüne dostça, hazan dost bir alaycılıkla bakardı. Bakışları arasıra mahzunlaşırdı. Bazan gereğinden çok telaşlandığı olurdu. Bazansa kendisine, sırf kendisine, gereğinden çok güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. «Ben, elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım», derdi.

    Sabahattin, elbette bütün bu saydıkları ve yamaklarından zekiydi, akıllıydı. Ama onlar sinsi, zalim ve kurnazdılar,
    örgütlüydüler. Oysa Sabahattin hiç bir örgüte bağlı değildi. Türkiye Komünist Partisinin çok yakın sempatizanıydı, ama üyesi değildi. Parti üyesi olsaydı, bu, hapislere girmesini, ya da katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Ama o kahrolası faşist provakasyonuna o denli kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi.

    Sabahattin’in saçları vaktinden önce ağardı. Öldürüldü­ğü zaman ardında vefalı bir genç kadınla bir kız bıraktı.
    Almancayı çok iyi bilirdi. Almanya’da bulunmuştu. Belki de bu yüzden ilk eserlerinde Alman romantiklerinin etkisi
    görülür. Ömrünün sonuna kadar da büyük Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları, hele Fransız realistlerini çok severdi. Ama üzerinde Fransız edebiyatının bü­yük bir etkisi olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla, hele Gogol, Tolstoy, Turgenyef, Çehov ve Gorki’yle tanış­ması yalnız edebiyat değil, sosyal çalışmaları üstünde de etkili olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov’u çok sever, onu büyük Rus klasikleri değerinde sayardı.

    Sabahattin Türk folklorunu, halk edebiyatını çok iyi bilirdi. İyi şairdi de. Şiirlerinde halk şiirinin etkisini özellikle belirtirdi.

    Sabahattin Ali Türk edebiyatının ilk devrimci – gerçek­çi hikayecisi ve romancısıdır. Türk edebiyatında Sabahattin’­
    den çok önce natüralist, hatta eleştirel gerçekçi hikayeciler ve romancılar vardır. Bunlar üzerinde özellikle Fransız natü­ralizminin ve gerçekçiliğinin etkileri görünür. Ama eleştirel gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik arasında ve sosyalist gerçekçiliğin aşaması olan reformist, halkçı ger­çekçiliğin Türkiye’de ilk hikayeci ve romancısı Sabahattin’dir.

    Türkiye edebiyatında şehir esnaf ve zanaatkarlarının, aydınların, köyün ve köylünün hayatlarını natüralist, hatta
    gerçekçi, hatta eleştirel gerçekçi bir gözle yazanlara Sabahattin’den çok önce rastlıyoruz. Burda şunu kısaca yazmadan edemiyeceğim, Mahmut Makal’ın ünlü «köy anılarından» hemen hemen elli yıl önce «Küçük Paşa» adında bir roman yayımlanmıştır Türkiye’de. Bu romanın birinci bölümünde anlatılan köyle elli yıl sonra Makal’ın anlattığı köy arasında, açlık, sefalet, cehalet, çocuk ve kadın istismarı vs. bakımından hemen hemen hiç bir ayrım yoktur. Her iki kitapta da natüralizm ağır basmakla birlikte eleştirel gerçekçi nitelikler bulmak da mümkündür. Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, yoksulunun hayatlarını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız o’dur.

    Geçenlerde bir edebiyat eleştirmeni, İstanbul’da çıkan bir burjuva gazetesinde, Türk edebiyatında, hele son dönem
    romanlarını incelerken, Sabahattin’in adını anmamazlık edemiyor da, Cumhuriyet döneminin en güçlü romancısı Sabahattin Ali’dir, diyor. Bunu demese, Türk edebiyatının son dönemindeki romanı yadsıyacak. Aynı gazete]er, Sabahattin’in katledildiği haberini nerdeyse sevinerek vermişlerdi.

    Aynı gazeteler, Sabahattin’in katilini neredeyse milli kahraman diye göstereceklerdi. Sabahattin Türk düzyasında bir okulun başıdır, başlangıcıdır. Sabahattin en usta Türk yazarlarından biridir. Sabahattin’in Türk düzyazısı üzerindeki, özellikle Türk hikayeciliği üstündeki etkisi büyüktür, olumludur. Türk edebiyatının halkçı demokrat, antiemperyalist, sosyalist kolu, tek sözcükle, Türk edebiyatının ilerici yazarları kendi aralarında Sabahattin Ali gibi bir yazarın bulunmasıyla onun sağlığında da övündüler, ölümünden sonra da övünüyorlar ve övünecekler.

    Sabahattin’in «İçimizdeki Şeytan» romanı hakkında kitabının önsözünde oldukça etraflı bilgi verilmiş. Ben buna bir
    şey katacak değilim. Yalnız, Sabahattin’in yazdığı dönemde ve şimdi, Türkiye’de sansür, sansür koşulları denildiğinde, bunu, kitaplar, dergiler, gazeteler filan yayınlanmadan önce bir sansür kurumuna gönderilir anlamına almamalı. Böyle bir sansür o zaman da yoktu, şimdi de yok. Ama bundan beter bir sansür var: Hapishane. Yani kitabını önceden sansür ettirmek zorunda değilsin. Ama kitabın yayımlanma­sından hemen sonra toplanabilir ve seni içeri atabilirler. Dahası var. Kitabını bir kitapçının, bir tüccarın yayımlaması gerekir çoğu kez. Bunun için de kitabının bu tüccarın ho­şuna gitmesi şarttır. Onu hapse düşmek tehlikesiyle karşılaş­tırmaması da şarttır. Ya da kitapçı, senin kitabından çok para kazanacağını hesaplamalı, hoşuna gitmese de, tehlikeli olsa da kitabını basmağa yanaşmalı. İşte gerek Sabahattin, gerekse arkadaşları böylesi sansür koşullarında çalıştılar, hala da her gün biraz daha keskinleşen böylesi koşullar altında yazı yazıyorlar.

    Sabahattin’in bazı hikayeleri Rusçaya çevrildi. «İçimizdeki Şeytan» Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki, Sabahattin’in bütün hikayeleri, en ustaca romanı olan «Kuyucaklı Yusuf» da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı, ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: «Tolstoy’un ve Lenin’in diline … » Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: «Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler . . (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinç­le bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüzmilyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi .. »

    Sabahattin Ali’yi, Puşkin’in ve Lenin’in dili sayesinde yalnız Ruslar değil, Çinliler, Bulgarlar, Ukranyalılar, Moğollar, Macarlar, kısacası yetmiş yedi millet okuyor. Doğrudan doğruya Rusçadan okuyabiliyor, kendi diline çeviriyor. Mayakovski’nin ve Lenin’in dili sayesinde yetmiş yedi millet Sabahattin Ali’nin halkını, Türkiye halkını ve onun dilini seviyor. Çünkü Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en vatansever, en yetenekli evlatlarından biridir.

    Nazım Hikmet

    Not: Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanının 1955 Rusça baskısı için yazılmış, kitabın sonunda yayınlanmıştır.
  • Lütfen 1450 senedir insanlar yanlış anladı da senin okuduğun kişi mi doğruyu söylüyor ya da falanca alim yanlış biliyor da sen mi doğru biliyorsun gibi klişe ve çok sığ elestirilerle gelmeyin bana ! Gerçekten ne kadar düşünmüyorsunuz. Ne kadar peşin hükümlü ve sabit fikirlisiniz. Koyun gibi kendinize bir çoban ediniyorsunuz ondan sonra o çobanı ve ya Çobanlar kutsuyor, yüksek bir yere koyuyor ve o ne derse kutsal bir söz gibi eksiksiz inanıyorsunuz. Inanmakla kalmayıp herkesin buna inanmasini bu cobanlarinizin dediklerine virgulu virgulune evet denmesini ve hiç yeni bir görüş veya bir yorum getirilmesin istiyorsunuz. Lütfen bu zihniyetteki insanlar benden uzak dursun!!
  • Menemen'i soğanlı yapanları kınıyorum.
    Teoman, cem karaca, tom waits, jim morrison, the beatles, pink floyd, dinlemeyenleri kınıyorum.
    Bukowski okumayanları kınıyorum..
    Samimiyetsiz, kibirli ve egoist insanları kınıyorum..
    Önemli olan iç güzellik, diyen yalancı pezevenkleri kınıyorum. Dışı lekeli gördüğünüz karpuzu bile almazsınız halbuki, "Buko'nun" dediği gibi..
    Kadınlara saçlarını kestirecek kadar, ağlatan erkekleri kınıyorum.
    Sahte erkeklerle birlikte olan, kadınları kınıyorum. Sizi seven erkekleri göremediniz hiç.
    Starbucks gibi yerlerde oturup iki kahve içince, bütün bu dağları ben yarattım havalarına giren, o asalak tipleri kınıyorum.
    Saçma sapan türk dizilerini, izleyenleri kınıyorum. Akşama kadar evlilk programlarını izleyen, Ayşe teyze seni de kınıyorum. Senin yüzünden reytingler düşmüyor.
    Ahmet batman, karaman tazeoğlu gibi kıytırık yazarları okuyanları kınıyorum.
  • Bera bin Azib (radıyallahu anhu)'nun şöyle dediği rivayet edilmiştir:
    "Biz. Rasulullah (sallallähu aleyhi ve sellem) ile birlikte bir cenazeye çıkmıştık. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)kabrin başında oturdu, biz de sanki başlarımızda kuşlar varmiş gibi O'nun etrafinda oturduk. Kabir henüz açılmamıştı.
    Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) üç kere: "Kabir azabından Allah'a siğinırim." dedi. Sonra sóyle buyurdu: "Mü'min kul, dünya ile ilgisi kesilip ahirete yöneldiği zaman ona yüzlerinin üzerinde sanki günes olan melekler iner. Beraberlerinde bir kefen ve güzel kokular bulunur. Melekler o kimseden gözün görebildiği kadar uzak bir mesafede otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve o kişinin başının yanında oturup şöyle der: Ey temiz nefis! Allah'tan bir mağfiret ve rizaya çık. Onun ruhu su kabının ağzından damlanın akması gibi akıp çikar. Olüm meleği de o ruhu alir. Ölüm meleği onu aldığında melekler bir göz açip kapatacak kadar bir süre dahi onu birakmazlar. Onu
    hemen alıp ruhunu bu kefenin ve kokunun içine koyarlar. Ondan, yeryüzünde bulunan en güzel misk kokusu gibi bir koku yayılır."
    Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle devam etti:" "Melekler onu yükseltitler. Mele-i Ala'dan geçtikleri zaman melekler mutlaka: Bu temiz ruh kimdir?' derler. Onlara: Filan oğlu filandir.' diyerek dünyada ona verilen en güzel ismini söylerler. Sonunda bu ruhu dünya semasına ulaştırırlar. Onun için kapinın açılmasını isterler ve kapı açılr. Her bir semanın mukarreb olan melekleri onu sonraki semaya uğurlarlar. Sonunda o Allah (azze ve celle)'nin bulunduğu semaya ulaştırılır. Allah (azze ve celle) şöyle buyurur: Kulumun kitabını Illiyyin' de yazınız ve onu yeryüzüne döndürünüz. Çünkü ben onları ondan yarattım, ona tekrar döndüreceğim ve onları ikinci bir kere daha ondan çıkaracağım."
    Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle devam etti: "Sonra onun ruhu cesedine iade edilir. Sonra onun yanına iki melek gelir, onu oturtarak ona şöyle sorarlar: Rabbin kim?' O: Rabbim Allah'tr der. Melekler ona: Dinin ne?" diye sorarlar. O: 'Dinim islâm.' der. Melekler ona: Sizin içinizde gönderilen bu adam kimdir? diye sorarlar. O: 'O, Allah'n Rasulü'dür der. Melekler ona: Bunu nereden bildin? diye sorarlar. O kişi: Allah'in kitabını okudum, ona iman ettim ve onu tasdik ettim. dive cevap verr Bunun üzerine gokten bir münadi şöyle seslenir Kulum doğru sóyledi. Onun için cennetten bir yatak döşeyin, cennetten bir elbise giydirin, onun için cennete bir kapı açin. Ona cennetin kokusu gelir ve kabri göz görebildigi kadar genişletilir. Daha sonra ona güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu bir adam gelir ve der ki: 'Seni sevindirecek şeyleri sana müjdeliyorum. Bu sana vaad edilmiş olan gündür Mü'min kişi ona şöyle der: 'Sen kimsin, senin yüzün hayırla gelen bir kimsenin yüzüne benziyor.' O kişi de ona: Ben senin salih amelinim der. O kul: Rabbim, kiyameti kopar, Rabbim kıyameti kopar. Ben aileme ve malıma kavuşayim.' der.
    Kafir ve facir bir kul, dünya ile ilgisi kesilip ahirete yöneldiği zaman ona semadan siyah yüzlü olan melekler iner. Beraberlerinde kaba kumaşlar vardır. Melekler o kimseden gözün gorebildiği kadar uzak bir mesafede otururlar. Sonra ölüm meleği gelir ve o kişinin başının yanında oturup şöyle der: 'Ey murdar nefis! Allah'tan bir öfke ve gazaba çik!' Bunun üzerine o kişinin ruhu cesedine dağılır. O da demir bir çubuğun islak yünden gekilip alinması gibi o ruhu cekip alir. Ölüm meleği onu aldiğinda melekler bir göz açıp kapatacak kadar bir süre dahi onu birakmazlar. Sonra onu, bu kaba kumaşların içine koyarlar. O kişiden yeryüzündeki en kötü kokan leşin kokusu gibi bir koku yayilir. Melekler o ruhu yükseltirler. Meleklerden bir topluluğun yanından geçtiklerinde mutlaka melekler Bu murdar ruh kimindir? diye sorarlar. Onu götüren melekler de:Filan oğlu flandir diyerek dünyada ona verilen en çirkin ismini soylerler. Sonunda bu ruhu dünya semasina ulaştırırlar.
    Onun icin kapının açılmasını isterler fakat kapi onun icin açilmaz. Sonra Rasulullah (sallallähu aleyhi ve sellem): "Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlara semanın kapıları açılmayacak ve onlar cennete giremeyecekler" ayetini okudu.
    Bunun üzerine Allah azze ve celle şöyle der: Onun kitabını Siccin'de, yerin en alt tabakasında yazın. Sonra onun ruhu yeryüzüne atılır." Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Kim Allah'a ortak koşarsa, o sanki semadan düsüp kuşların kaptıği ya da rüzgarın kendisini uzak bir yere attğı kişi gibidir" ayetini okudu. Nihayet onun ruhu cesedine iade edilir. Sonra onun yanına iki melek gelir, onu oturtarak ona şöyle sorarlar: 'Rabbin kim? O: 'Hı hı! Bilmiyorum. der. Melekler ona: Sizin içinizde gönderilen bu adam kimdir?' diye sorarlar. O: Hı, hi! Bilmiyorum.' der.
    Bunun üzerine gökten bir münadi şöyle seslenir: 'Kulum yalan söyledi. Onun için atesten bir yatak döşeyin ve onun için cehenneme bir kapı açın.' Böylece cehennemin harareti ve iliklere kadar işleyen sIcaklığı ona ulaşır. O kişinin kabri o kadar daraltılr ki sonunda kaburgaları birbirine geçer. Daha sonra ona çirkin suratli, çirkin elbiseli, kötü kokulu bir adam gelir ve der ki: 'Sana, seni üzecek şeyleri müjdeliyorum. Işte bu, sana daha önce vaad edilen günündür.' O kişi ona şöyle der Sen kimsin, senin yüzün şerle gelen bir kimsenin yüzüne benziyor. O kişi de ona: Ben senin kötü amelinim. der. O kul 'Rabbim, kıyamet kopmasın.' der.

    Ebu Davud 4753, Müsned 4/287-295
  • Merhaba Değerli Kitapseverler 

    Bugün sizlerle listenizin en başına yazmanızı tavsiye ettiğim bir kitap yorumuyla beraberim

    #mihail #lermandov #zamanımızınbirkahramanı #kitapyorumu #tavsiyekitap


    Değerli okurlar öncelikle sizlere kitapla tanışma hikayemi anlatmak istiyorum. 


    Yaklaşık 2 yıl önce İstanbul'a misafirliğe gitmiştim teyzemlere. Yanımda okumak için kitap getirmemiştim. Çünkü oraya gittiğimde keşfedilmemiş mükemmel kitaplar buluyorum. Eniştemle sohbet ederken kitaplardan söz açıldı. Birbirimize kitap öneriyoruz, yazarlardan bahsediyoruz derken eniştem çok eski olduğu belli olan adeta yıllara meydan okumuş bir kitap getirdi. Basılalı yaklaşık 50 yıl olmuş. Bu kitap rahmetli babamın en sevdiği kitaptı dedi. Öyle deyince çok merak ettim. Adını daha önce hiç duymadığım bir kitaptı. Okumak için izin aldım. Kitap beni resmen hapis aldı ve bir solukta okuttu kendini. Çok derinden etkilendim. Kitabı orada bırakmak istemedim ama baba yadigarı olduğu için bırakmam gerekiyordu. Bu kitabı bulup almalıyım dedim kendime. Yaklaşık 5-6 ay aradım kitabı. Can yayınlarının bastığını bilmiyordum. Eski bir kitap artık basmamışlardır diye internete bile bakmamıştım. Günlerden birgün sahafları gezerken buldum ve raflarımın arasındaki yerini buldu. Biraz zaman geçti. Bir arkadaşım "birbirimize kitap gönderelim mi?" dedi. "Tamam olur" dedim. Ama o ben olur demeden önce göndereceği kitabı kargoya vermiş bile. Kargo geldi ve x yazarının imzalı  bir kitabını bana yollamış. İçine not olarak "senin benden daha çok dikkat ederek koruyacağını düşündüğüm için sana yolladım bu kitabı" yazmış. Nasıl mahçup oldum kelimelerle ifade edemeyeceğim için kendimi zorlamamayı tercih ediyorum. Bu kadar değerli bir hediye karşısında daha da mahçup olmayım dedim ve çok aradığım Zamanımızın Bir Kahramanı kitabını yolladım. Daha sonra bu kitap rafımda mutlaka olmalı deyip sahafları gezmeye başladım tekrar. Bir sahaf dikkatimi çekti. Diğer sahaflar gibi dikkat çekici bir tasarımı yoktu. Dikkat çekmemesi benim ilgimi çekmişti.



    İçeriye girdim. Selamün aleyküm - Aleyküm selam - Hayırlı İşler faslından sonra 'Zamanımızın Bir Kahramanı' kitabını arıyorum dedim. "Oturmaz mısın?" dedi sahaf abi. Olur abi dedim. Çok sıcakkanlı ve hürmetle karşılandım. O arada hayrolsun diyorum içimden. Böyle hoşgörülü insanlar kaldı mı dedim kendi kendime. Çünkü biliyorum çoğunluğu para kazanmak için yapıyor bu işi. Konumuza dönelim. Abi çay demlemiş. İçersin değil mi diye sordu. Abi ben Karadenizliyim dedim. Demli bir çay doldurdu. Sonra sohbet etmeye hazırlanır gibi koltuğuna oturdu. Biliyor musun benim en sevdiğim kitaplardan biri o dedi. Sen sorunca çok mutlu oldum. Gerçek bir okur kitabı o. Çok kişi bilmez dedi. Sonrasında uzunca oturduk sohbet ettik, fikir alışverişlerinde bulunduk. Hala Ankara'ya gittiğimde abi kardeş gibi sohbet edebildiğim bir sahaf olmuştur kendisi. Kitapla tanışma hikayemi burada sonlandırmak istiyorum ve kitaptan bahsetmek istiyorum. 


    Kitabımız ülkemizde çok bilinmese de Rus Edebiyatının öncülerinden ve ilk psikolojik romanlarından. Muhteşem betimlemeleriyle hayran kalacağınız bu nadide eser Lermandov'un dünyada bırakmış olduğu tek eser. Yazar 27 yaşında bir düelloda hayatını kaybediyor. Yaşasaydı Tolstoy, Dostoyevski, Godol, Çehov gibi birçok eserini okuduğumuz bir yazar olacaktı belki de. Kitabın içeriğinden bahsetmek istemiyorum. Sadece iyi bir okur kitabı olduğunu söylemek istiyorum.Okumayan her kitapsevere tavsiye ediyorum. Kitabı yakın zamanda tekrar okumak istiyorum. Benimle birlikte okumak isteyenler Dm'den yazabilir.

     


    Yepyeni gönderilerde görüşmek üzere. Esenle kalın. Gönderiyi beğenmeyi, kaydetmeyi ve kitabı listenize yazmayı unutmayın. 🤗
  • Susamış suların akışı gibi
    Çaresiz gözlerin bakışı gibi
    Kapının ansızın çalışı gibi
    Akrebin ateşte yanışı gibi
    Vazgeçip uzaktan senin yanında
    Kendime cevapsız soru sormuşum
    Kaybolup giderken fırtınalarda
    Kendimce bir ıssız ada bulmuşum
    Farketmeden farketmeden
    Farketmeden senin olmuşum
    Farketmeden farketmeden
    Farketmeden senin olmuşum
    Güneşin gölgede kalışı gibi
    Uykunun düşlere dalışı gibi
    Kalbimin nabzında atışı gibi
    Bir yolun bir yere varışı gibi
    Vazgeçip uzaktan senin yanında
    Kendime cevapsız soru sormuşum
    Kaybolup giderken fırtınalarda
    Kendimce bir ıssız ada bulmuşum