• Seviyorum, senin için her şeyi yaparım diyenler, sıkılınca bahaneler üretip öylece bırakıp gidiyorlardı..
  • “Yaşımı, yıpranmışlığımı, hele korkumu anlamaya çalış; sonra benim korkum, gün geçtikçe artıyor. Dünyadan el etek çekmek anlamına geldiği için artıyor baskısı bu korkunun. Baskı arttıkça da korku büyüyor ama senin gözü pekliğin ileri atılmayı sağlıyor sana, bu yüzden azalıyor baskısı, gözü pekliğin artıyor.”
  • Selam Oza, evde, geceleyin
    Ya da uzakta bir yerde, neresi olursa olsun,
    havlarken köpekler,yalarken kendi göz yaşlarını
    Senin soluğundur duyduğum ses.
    Selam Oza!

    Nasıl bilebilirdim, sinik ve gülünç
    Bir kişi gibi, ürkerek giren bir göle,
    Gerçekte korku olduğunu aşkın, söyle?
    Selam Oza!

    Ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?
    Daha da korkunç,bir başına değilsen oysa:
    Şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana.
    Selam Oza!

    Ey – insanlar, lokomotifler, mikroplar
    Gerin kanatlarınızı elinizden geldiğince ona.
    Harcatmam onun, dokundurtmam kılına.
    Selam Oza!

    Yaşam bir bitki değilse aslında,
    Neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu
    Selam Oza!
    Ne acı bu denli geç rastlamak sana
    Ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda.

    Karşıtlar getiriliyor bir araya
    Bırak çekeyim kahrını ve acını kendime
    Çünkü acılı kutbuyum mıknatısın ben,
    Sense sevinçli. Dilerim sonuna dek kalırsın öyle.

    Dilerim hiç bilmezsin ne denli hüzünlüyüm.
    İnan, kendimle üzmeyeceğim seni.
    İnan, ders olamayacak sana ölümüm.
    İnan, yük olmayacağım sana yaşamımla.

    Selam Oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep
    Bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.
    Suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
    Şükür ki girdin yaşamıma.

    Selam Oza!
  • ...Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?

    ...Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.

    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?...

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek...
  • Ben Senden Önce Ölmek İsterim
    “Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mi zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    iyisi mi,
    beni yaktırırsın,
    odanda ocağın
    üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf,
    beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sende ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orada beraber yatarız
    külümün içinde külün
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar…”
  • Mümin kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.

    Tirmizî, Birr, 36
  • Dünyada ne kadar kötü tutku, ne kadar günah, ne kadar çürümüşlük, bozukluk varsa senin ruhunda için için kaynayıp mayalandı; ta çocukluğundan beri. Sonunda içinin bütün kötülükleri iğrenç bir hastalık halinde patlak verdi... Öyle ki yüzün bile ruhunun bir haritası olup çıktı...