Hayat, zamanın en başından beri, bir kişinin taşıyamayacağı kadar ağırdır. Yetişkin insanlar hayatı paylaşmak isterler, evliliğin de bu amaca hizmet ettiğini bilirler ve evlilikleri sağlıklı olur. Olgunlaşmamış insanlar hayatı paylaşmak adı altında hayatın yükünü diğerinin üzerine atmak isterler. Küçük bir çocukken annelerinden ya da babalarından duydukları beklentiler şimdi eşlerinin üzerine yüklenmiştir.
Tabii ki her yürek bir gün ümitsizlik çukuruna düşer. Her yüreğin coşkusunu yitirdiği zamanlar olur. Hayatımızı paylaştığımız diğerlerine en çok bu anlarda ihtiyaç duyarız. Elektriklerimiz kesilmiştir ve diğerinin ışığıyla aydınlanmayı umarız. Ama o diğeri, bizde hep ışık olduğunu ve olacağını varsayarak kendi şalterlerini kapatmış ve hatta aboneliğini bile iptal ettirmiş olabilir. İşte o zaman iki kişi birden karanlıkta kalırız ve içine düştüğümüz karanlıkta öfkelenmeye, etrafı kırıp dökmeye başlarız.
İnandığımızda ve inandığımız şeyin peşinde koştuğumuzda, diğerlerinin de faydalanmak istediği bir ışık yayarız. İnanan tüm kalplerin içinde o inancın gerçek olacağına dair umut ve gerçek olacağı günün iple çekildiği hayaller vardır.