Serdar Kılıç

Serdar Kılıç
@serdarklc53
“Hz. İbrahim'den on bin yıl önce, Taş Devri'nde yaşayan avcı toplayıcı insanların da ahlak kuralları vardı. Avrupalı göçmenler, Avustralya'ya 18. yüzyıl sonlarında ilk vardıklarında karşılarında Hz. Musa, Hz. İsa ya da Hz. Muhammed’den haberleri olmadığı halde tam teşekküllü bir etik dünya görüşüne sahip Aborjinleri bulmuşlardı. Yerlilerin malına mülküne vahşice el koyan Hıristiyan sömürgecilerin üstün bir ahlak standardı sergilediklerini iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Günümüzde biliminsanları ahlakın esasen insan türünün ortaya çıkmasından bir milyon yıl kadar öncesine dayanan derin evrimsel kökenleri bulunduğuna işaret ediyor. Kurtlar, yunuslar ve maymunlar gibi sosyal hayvanların grupiçi işbirliğini sağlama adına evrim sürecinde edindikleri etik kodları var.3 Örneğin yavru kurtlar birbirleriyle oynarken “adil oyun” esaslarına göre hareket eder. Yavrulardan biri çok sert ısırır ya da kendini sırtüstü yere atıp teslim olan bir kurt yavrusunu ısırmaya devam ederse diğer kurt yavruları bir daha kendisiyle oynamaz.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Teknolojik sıçramalar hem küresel gerilimi artırarak hem de nükleer güç dengesini bozarak kıyamet savaşları riskini yükseltebilir. Süpergüçler 1950'lerden bu yana birbiriyle çatışmaktan sakındı çünkü savaş çıkmasının iki tarafın birden imhasıyla sonuçlanacağını biliyorlardı. Ama yeni saldırı ve savunma silahları meydana çıkınca, teknolojik açıdan yükselişe geçen bir süpergüç kendisine bir zarar gelme riski olmadan düşmanlarını yok edebileceğine kanaat getirebilir. Buna karşılık düşüşe geçen güç, geleneksel nükleer silahlarım yakın zamanda kullanılmaz hale gelecek, en iyisi silahlar elden gitmeden bunları kullanayım, diye düşünebilir. Karakteristik olarak nükleer karşılaşmalar aşırı rasyonel bir satranç oyununu çağrıştırıyordu. Peki ya oyuncular siber saldırıyla rakibin taşlarını ele geçirebildiğinde, kimliği belirsiz üçüncü bir tarafkendini ele vermeden bir piyonu ileri sürebildiğinde ya da AlphaZero bildiğimiz satranç oyununu bırakıp nükleer satranç oynamaya başladığında ne olacak?”
“Zuckerberg Facebook’un başkalarıyla “deneyimlerinizi paylaşabilmeniz için araçlar geliştirmeyi” sürdüreceğini söylüyor.8 Ama belki de insanların asıl ihtiyaç duyduğu kendi deneyimleriyle ilişki kurmaktır. “Deneyimleri paylaşma” adına insanlar başlarından geçenleri başkalarının nasıl algılayacağı üzerinden değerlendirmeye teşvik ediliyor. Heyecan verici bir şey yaşandığında Facebook kullanıcılarının içinden hemen telefonlarını çıkarıp bunu fotoğraflamak ve paylaşıp beğenilmesini beklemek geliyor. Bu süreçte kendilerinin ne hissettiklerini zar zor algılayabiliyorlar. Esasen ne hissettikleri, aldıkları çevrimiçi tepkilere giderek daha çok bağlı hale geliyor.”
“İnsanların bedenleri var. Teknoloji bu son yüzyılda bizi bedenlerimizden uzaklaştırmaya başladı. Aldığımız kokuları ve tatları dikkate alma yetimizi yitirir olduk. Bunlar yerine akıllı telefonlarımıza ve bilgisayarlarımıza gömülmüş durumdayız. Siberâlemde ne olup bittiği, oturduğumuz sokakta ne olup bittiğinden daha çok ilgimizi çekiyor. Artık İsviçre’deki kuzenimle çok daha rahat konuşabiliyorum ama kahvaltı ederken eşimle sohbet etmem zorlaştı çünkü kafasını telefonundan kaldırıp bana baktığı yok.7 Eskiden insanlar böyle bir dikkatsizliği göze alamazdı. Avcı toplayıcı atalarımız her daim tetikte ve pürdikkatti. Ormanda mantar aranırken gözleriyle toprağı tarar, mantara alamet olabilecek bir tümsek var mı diye bakarlardı. Çalıların arasında saklanan bir yılan olabilir diye en uf ak bir kıpırtıya kulak kabartırlardı. Yenilebilir görünen bir mantara denk geldiklerinde, benzer ama zehirli bir mantarla karıştırıp karıştırmadıklarını anlayabilmek için mantarın tadına büyük bir ihtimamla bakarlardı. Günümüzün varsıl top-lumlarının üyeleri böylesine keskin bir farkındalığa ihtiyaç duymuyor. Marketlerin koridorlarında birileriyle mesajlaşarak dolaşabiliyor ve sağlık otoritelerinin denetiminde üretilmiş bin bir çeşit yiyecekten istediğimizi seçip alabiliyoruz. Ama ne seçersek seçelim sonunda kendimizi ekran karşısında, elektronikpostaları kontrol ederken veyatelevizyon izlerken yediğimiz şeyin tadına öyle pek de ihtimam etmeden alelacele tıkınırvaziyette bulabiliyoruz.”
“Günümüzde insanlar en değerli varlıklarını yani kişisel verilerini ücretsiz elektronik posta hizmetleri ve komik kedi videoları karşılığında teslim etmekten son derece memnun. Bu durum, ne yaptığının farkında olmadan koca toprakları üç beş renkli boncuk ve ıvır zıvır karşılığında Avrupalı emperyalistlere satan Afrika ve Kuzey Amerika yerlilerinin durumuna benziyor biraz. Eğer sıradan insanlar daha sonradan karar alıp veri akışını kesmeye kalkışırsa, bunun her defasında daha zorolduğunu fark edebilirler; özellikle de o aşamada tüm tercihlerini, hatta sağlık ve fiziksel varlıklarını bu ağın kollarına bırakmış olurlarsa. însanlarla makineler, bu ağın dışına çıkan bir insanın hayatta kalmasına olanak bırakmayacak kadar iç içe geçmiş olabilir. Daha doğmadan bu ağa bağlanılacağı için hayatınızın ilerleyen safhalarında ayrılmaya kalkarsanız sigorta şirketleri sizi sigortalamayı, işverenler size iş vermeyi, sağlık hizmetleri size bakmayı reddedebilir. Sağlık ve kişisel gizlilik müsabakasını parmağını kıpırdatmadan kazanacaktır sağlık.”