• Hayat, ölümün şerefine yazılmış bir kâsideden başka bir şey değildir.
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Dergâh Yayınları
  • Hayat, ölümün şerefine yazılmış bir kasideden başka bir şey değildir. A.H.TANPINAR
  • Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.
  • George Orwell’ın mükemmel anlatımı ile var olan bu romanı, gerçek kişilikleri açıkça belirtmese de keskin zekâsıyla aslında gayette açık bir kitap olmuştur. Her ne kadar hayvanlar üzerinden kurgulanmış bir hikâye olsa da politikanın gerçek yüzünü, iktidar mücadelesini korkusuzca ortaya dökmüştür. Başkahraman olarak Napoleon adlı domuzu yerden yere vururken gerçekte bahsettiği kişinin Stalin olduğu kabul edilmiştir.

    Hayvanların Bay jones’u devirerek devrim yaptıkları çiftlik hikâyesi, birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika’ da engellenmeye çalışılmış ve bazı bölümlerde cümle değişikliğine uğratılmış olmasına rağmen yine de içeriğinden, gerçek anlatmak istediğinden uzaklaştırılamamıştır. Bu yönüyle Orwell’ın en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

    Bay Jones Beylik Çiftliği’nin sahibidir. Yine çok sarhoş olduğu bir gece yatmaya gittikten sonra Koca Reis dedikleri domuz bir rüya gördüğünü ve onu anlatmak istediğini söyler. Çağrısı üzerine Bluebell, Jessie, Pincher adlı köpekler, diğer domuzlar, tavuklar, güvercinler, Boxer ve Clover adlı iki araba atı, beyaz keçi Muriel, Benjamin adlı eşek ve diğer tüm hayvanlar toplanır. Koca Reis konuşmasında, yaşadıkları hayatın yoksulluk, açlık, sabahtan akşama koşturmaca içinde geçtiğini söyler. Sefillik ve kölelikten ibaret olan hayatlarına dikkat çeker. İngiltere’de hiçbir hayvanın özgür olmadığını ve insanların üretmeden tüketen tek yaratık olduğunu anlatır. Asıl meseleye gelir: “Bu sefilliğe neden boyun eğelim?” Ve tek sorunlarının insan olduğu kararına varmalarını sağlar. Tek gerçek düşmanları vardır: İnsan!

    Koca Reis sonunda gördüğü düşü açıklar. İnsanın ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını görmüştür. Bir de İngiltere’nin Hayvanları adlı bir şarkının ezgisini duymuştur. Şarkı hayvanların içine müthiş bir coşku salar ve hep birlikte söylerken tüm çiftlik inler. Ne yazık ki gürültüye Bay Jones uyanır tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçmalar yağdırır ve çok geçmeden tüm çiftlik uykuya dalar.

    Birkaç gün sonra Koca Reis uykusunda ölür ve yaptığı konuşma diğer hayvanlarda yeni bir çığır açmıştır. Hayvanların en zekileri olarak bilinen domuzların ve onlardan da en yeteneklileri olan Snowball ve Napoleon’a eğitme ve örgütlenme işi verilmiştir. Yoğun toplantılar sonucu ayaklanmaya karar vermişler ve bir gün Bay Jones’un hepsini aç bırakması ve birkaç işçinin hayvanları kırbaçlaması sonucunda isyana geçerler. Ayaklanma başarıyla sonuçlanmış, Jones çiftlikten kovulmuştur. Artık Çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olmuştur.

    Domuzlar üç aylık çalışmalar sonucunda hayvancılığın temel ilkelerini belirlemiş ve yedi emir altında toplamışlardır. Tüm hayvanlar bu kuralları kabul eder.

    Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından gelir. Aletler hayvanlara göre uygun değildir o yüzden büyük zorluk çekerler. Sadece zeki domuzlar her işin üstesinden gelmesini başarmışlardır. Çünkü doğrudan çalışmıyor öbürlerini yönetmek ve denetlemekle meşguldürler. Ekinlerin biçilip toplanmasında tüm hayvanlar çalışıyorlardı. Sadece kısrak Mollie sabahları erken kalkamıyor, yaşlı eşek Benjaminde uyuşuk ve dik kafalılığını sürdürüyor ve kedi bir iş çıktığında genelde ortadan kayboluyordu. Snowball’un yaptığı resmi bayrakları her Pazar göndere çekiliyor böylece tüm hayvanlar toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Bir sonraki haftanın işleri konuşulurken kararlar tartışılıyordu. Toplantıların en ateşli konuşmacaları Snowball ve Napoleon’du. Ötekilere gerekli açıklamaları yapmak için Squealer adlı domuz görevlendirilmişti.

    Olup bitenleri yaz sonunda bütün ülke duymuştu. Diğer komşu çiftliklerin hayvanlarına ulaşılıp ayaklanmanın öyküsü anlatılıyor ve İngiltere’nin Hayvanları şarkısı öğretiliyordu. Öteki çiftçiler ise Jones’un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanacaklarını düşünüyorlardı. Komşu çiftliklerden olan Foxwood’un sahibi Bay Pilkington ile Pinchfield Çiftliği’nin sahibi Bay Frederick de birbirleri ile hiç geçinemiyorlardı. Napoleon ilerleyen zamanda her ikisinden de faydalanmayı başarmıştı. Bir gün Jones, adamları ve bu çiftlik sahipleri Jones’un çiftliğini geri almak için baskın yaptılar ve aralarında müthiş kanlı bir savaş çıktı. Sonucunda zafer hayvanlarındı.

    Zamanla Snowball ve Napoleon arasında anlaşmazlıklar çıksa da yönetim hep zeki olan domuzlardaydı. Snowball’in fikriyle yel değirmeni yapmaya karar verildi böylece işleri kolaylaşacak sadece üç gün çalışacaklardı. Napoleon buna karşı çıkmıştı ve köpeklerini saldırtarak Snowball’un kaçmasına sebep oldu. Yaptığı bu taktikle başa sadece o geçti ve yel değirmeni çalışmasını başlattı.

    Koca bir yıl köle gibi çalışmışlardı ama her şey gelecekleri içindi. Napoleon zamanla çiftlikte kuralları değiştiriyordu ve her konuşmasıyla çiftlik hayvanlarını ikna edip kendine bağlıyor ve hayran bırakıyordu. Ne var ki domuzlar yavaş yavaş Jones’un evine yerleşip diğer hayvanlara göre daha lüx yaşama geçmişlerdi. Diğerleri kendi aralarında itiraz edecek olsa da domuzların mutlaka bir açıklaması vardı. Öyle ki artık diğer hayvanlar, Napoleon’ un çiftlik evinin bahçesinde piposuyla dolaşmasına, Bay ve Bayan Jones’un kıyafetlerini giyinip hem şaşaalı hem eğlenceli bir hayat yaşamalarına şaşırmıyorlardı.

    Bir akşam çiftliğe gelen çiftçiler her şeye özellikle yel değirmenine hayran kalmışlardı. Akşamleyin kahkahalar şarkılar yükselirken diğer hayvanlar evin bahçesinden gizlice izlemeye başladılar. İlk kez hayvanlar ve insanlar eşit koşullara gelmişti. Bay Pilkington masada esprisini patlattı: “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız bizlerde bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız.” Espri masayı kahkahaya boğmuştu ve bardaklar Hayvan Çiftliği’nin şerefine kalktı. Napoleon’un yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik bir kooperatif girişimiydi.Bugüne kadar çiftlikteki hayvanlar arasında birbirlerine “yoldaş” demek salakça bir alışkanlıktı. Bu alışkanlığa son verilecekti. Bayrakları artık tek renk olacaktı ve çiftlik yeniden Beylik Çiftlik adıyla bilinecekti. Gecenin sonunda evde büyük bir patırtı kopmuştu. Oynadıkları kağıt oyununda Napoleon ve Bay Pilkington’ın aynı elinde maça ası çıkmıştı. Diğer hayvanlar için artık tek bir görüş vardı: Domuzların yüzlerine bir de insanların yüzlerine baktılar ama onları birbirinden ayırt edemediler…
  • Kalp in varlığındaki o ince ve derin güzellik iyiliğin içine giremeyen O'nu nasıl tanısın. O'nu tanıyacak zekaya sahip olsalardı ondan vazgeçemezlerdi. Ama işin tuhaf yanı hayat bu haliyle seçilmişsin hissi vererek seni nasıl yükseltiyor, herkesi herşeyi tanıyorsun da O ve O'nu tanıma şerefine eriştiğini fark etmek paha biçilemez.
  • Engin Geçtan'ın "İnsan Olmak" kitabını okuduğumda hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmiş ve hem kendimi hem çevremdeki insanları affetmiştim. İnsan olmanın, yalnızca o insanın elinde olmadığını fark etmiştim. O cihetle ismi "Hayat" olan bu kitaba karşı büyük bir beklentiyle başladım ancak filmin sonu kötü bitti.

    Yazar on sayfadan yirmi sayfaya kadar süren, özdeyişlerle başlattığı metinlerini yine psikiyatrist, filozof ve edebiyatçılardan yaptığı kimi uzun kimi kısa alıntılara yaslanarak hazırlamış. Bu metinlerdeki üslubu "İnsan Olmak"takinde olduğu gibi bilgece değil daha çok sohbet tarzında. Yeri geliyor kendi yaşantılarından örnekler veriyor, yeri geliyor hastalarından örnekler veriyor. Ancak tüm bunları yaparken iyi bir sistem oluşturabildiğini söylememiz çok güç. Biraz daha dağınık bir kitap olmuş "Hayat" tıpkı hayatın kendisi gibi.

    Hamiş: Benim gibi Engin Geçtan ismiyle sık karşılaşıp onu tanımak isteyenler "Hayat" ile değil "İnsan Olmak" ile başlasın. Sonuçta herkes hayatın içinde ancak herkes insan olmanın şerefine erişemiyor.
  • Bektaş Şenel-Galata’da İki Yabancı

    Sana bir ortadoğu şiiri yazmak istiyorum
    içinde ölmeyen çocukların
    bembeyaz güvercinlerin
    gülümseyen kadınların ve beyaz barış bayraklarının
    dalgalandığı bir yerden
    kalbimde avrupai sözcükler yok
    keşke olsaydı
    keşke olsaydı da eyfel kulesine çıkıp
    oradan
    oradan kucaklasaydım varlığını
    varlığını diyorum
    ben varlığından daha uzun bir şiir bilmiyorum
    taşralardan artan öfkeyi göğsümle yumuşatıp
    ülkenin işlek caddelerine bırakıyorum
    perşembe akşamları
    perşembe akşamları
    hiçbir şey bir perşembe akşamında olması gerektiği gibi değil şu günlerde
    seccadeler tersine dönük
    hutbeler okutuyorlar ikimizin şerefine
    sen arapça bilmiyorsun
    güzelim
    ben de arapça bilmiyorum
    arapça olmasa da allah var
    şiir olmasa da sevgi
    var
    aşk var mı bilmem
    ama sevgi var bir yerlerde
    anneme sarılınca anlıyorum
    sen gelsen mesela şimdi
    kanıtlayamayacağım bir şeyler söylesem sana
    aşk kanıtlanmak ister
    bilirim
    yine de
    olsun güzelim

    ideolojilere inanmayan bir köpek
    sokakta feodal bir düzene karşı havlar
    ben olmadığın yerlerde seni beklerim
    somalide bir annenin yağmur yağdırmayan tanrıya olan öfkesiyle aynı hislerle

    bilmeliyim güzelim
    kıvrımlarını
    aklının
    suratımda merak edeceğin bir şey yok
    gözlerime bak
    gözlerimin içine bak
    kaburgamın içinde saklıyorum ziynet eşyalarımı
    güzelliği görmeye 
    illa göz mü lazım

    yırtılmış solungacıyla karaya vurmuş bir balık
    şarkı söylüyor
    bu ne anlama geliyor bilmiyorum
    bilmediğim çok şey var güzelim
    saçlarının iki yandan sarkması omuzlarına
    karlı dağların ortasından kıvrılan bir yol gibi
    özlenen bir şeyleri taşıyor
    şehirlerin otogarlarına

    benimse arabam yolda kalmış
    kar, kış, kıyamet
    patinaj yapmaktan öteye gidemiyorum
    zincirleri bileklerimden çıkarıp
    lastiklere geçiremiyorum

    neyse
    zincirleri boşverelim
    bu manzara iyi
    sen yoksun ama bu manzara iyi
    gözlerin yok ama bu aydınlık iyi
    bu çocuklar
    bu kuşlar
    bu bütün yaratıklar
    yedi kıta
    iyi
    sen varsın ve bir yerdesin
    bu düşünce iyi
    fazlasını yazmaya gücü yok bileklerimin
    böylesi iyi
    beni anla
    beni duymasan bile beni anla
    beni görmüyorsun ama
    beni bil
    ne olur diyemeyeceğim şimdi sana
    ama
    rica ediyorum
    ben bir kuyuda seni bekliyorum
    görsen
    içimi
    kuyuları kıskandırıyorum zihnimin rengiyle
    ve derinliğiyle
    derinlik

    kullanıldığı cümleyi olumlamaz sevgilim
    bize yaşamayı yanlış yerden öğretiyorlar
    ülkemizde özgürlük var
    ve cumhuriyet
    bir sürü çocuğu öldürdüler demokrasi adı altında
    ben seni sevmek istiyorum
    bir şeylerin adı altında
    bu ülkede her şey mübah
    her şey mübah da
    bir sevenleri ayıplıyorlar
    bir de öpüşen liseli çiftleri
    ondördünde kızlar ölüyor
    gelinlik giydiriyorlar naaşlarına
    yirmisinde delikanlılar
    postallar var ayaklarında
    kemerleri sıkık, kaşları çatık
    mütemadiyen ölüyoruz güzelim
    sen
    cemal süreyaya bile her zaman inanma
    hayat kısa,
    kuşlar ölüyor
    yaşamaya pek vakit bulunmaz buralarda
    bilirim elbette bu şiiri okuyacak vaktin yok
    anlarım
    devir acele yaşamak devri
    sevmelerimiz acele
    gitmelerimiz acele
    adım adım gidiyorken
    ecele
    n'oluyor ulan burda, diyenlerin 
    hain damgası yediği bir
    yerde
    soluksuz, karanlık gecelerden birinde
    ben sana sesleniyorum
    dinsiz bir peygamberin seccadesinden
    vatansız bir çocuğun
    kıyıya vurmuş bedeniyle
    kahretsin
    ne güzel müzikler çalıyor
    benim duyduklarımı sen de duyuyor musun
    mümkünse duy
    ama inanma
    bana inanma güzelim
    ben senin bildiğin şairlerden değilim
    zaten ben şair de değilim
    olsa olsa, yazanıyım bir şiirin
    ya da
    senin gibi bir manzaranın karşısında
    tanrının atamasıyla konuşlanan
    bulanık bir ayna vazifesindeyim
    birileri buna şiir diyorsa
    bunda benim suçum ne?
    bir şeylerden ötürü beni maaşa bağlasınlar
    seni sevmekten mesela
    ve ya beklemekten bir şeyleri
    hem biliyor musun
    epeyce mesaiye kalıyorum bu aralar
    rabbim devletlere zeval vermesin
    halkların ölmesi sorun değil
    hem kronolojik sırada ölüyoruz nasılsa
    bir ölüyle bir şehidin arasında duran ince çizgide
    bir gidip bir geliyor
    ve kara kaplı deftere bir kaç sayı daha ekliyoruz cansız bedenlerimizle
    hepsi bu güzelim
    hepsi bu
    bazı akşamlar seni düşünürken
    kendimi galata kulesinin tepesinden aşağı sarkıtıyorum
    hezarfen ahmet çelebi miyim neyim
    zaten o hikayeye de yalan diyorlar
    zaten bu topraklarda her şeye yalan diyorlar
    güzelim
    bu toprakları boşverelim
    bu topraklarda artık rengarenk çiçekler
    yetiştirmiyorlar
    mesela şey
    şimdi tam da burada bir konuya girmeliyim
    nasılsa okumayacaksan güzelim
    elbette bu şiiri burada bitirmeliyim
    senin varlığına tırmanıp şöyle seslenmek istiyorum

    minarelerden
    anneler ölmese
    sigaram hiç bitmese
    bu ışıklar sönmese
    hiç
    kimse çöpleri karıştıran kedileri tekmelemese
    mesela
    sen gitmesen
    dur
    san
    -masam 
    da ben bir şeyleri
    n külü
    gırtlağımı yakmasa
    ya da 
    dur
    önce bir gelsen ya
    hem belki 
    sen de gitmek istemezsin
    kim bilir.