Eskiden idamlar sabaha karşı yapılırdı. İdam masalarının etrafındaki kalabalık artmaya başladıkça, esnaflar dükkanlarını açmaya ve satış yapmak için daha yüksek sesle bağırmaya başlarlardı. Böylece idam günleri zamanla bir panayır günü havasına dönüşmeye başladı. Ölen bir adamın kederi, gülen kalabalığın arasına öylesine gizlendi ki, insanlar bir gün o masada olabileceklerini düşünmediler bile. Neden o ipin boğazlarına sarıldığını umursamadı halk, sorgulamadı. Düşünmedi, dinlemedi. Kim ne derse desin, hep aynı şey oldu. Tarih, hep kahramanları asanlar tarafından yazıldı ve kahramanların haykırışları kahkahalar arasında kayboldu, duyulmadı. Boyunlarından değil, düşüncelerinden asılmışlardı, görülmedi. Asıl suç bu muydu bilmiyorum, insan elinde olmayan düşünceleri yüzünden cezalandırılabilir miydi? Ya da.. bir kedere bakıp kahkahalar içinde içkisini yudumlamak mıydı asıl suçluluk? Tarihin hangi bölümünde yazar idam gününü panayıra çeviren halkın kahkahaları? Vicdan, merhamet, doğrular iş işten geçtikten sonra mı gösterir kendini? Asılan düşünceler, kahramanların sesleri kesildikten sonra mı anlaşılmaya başlar? Kimin şimdi asıl suçluluk? İçki bardağının mı, düşüncelere sarılan o ipin mi? Yoksa bu sadece vicdan azabını kürsüdeki insanlara devretmek için düşünce mekanizmasının ürettiği bir bahane mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim şey, doğrular sonradan ortaya çıkmaz. Duymak isteyen her zaman duyar, görmek isteyen de her zaman görür.