Altın Sular köyünde yaşananlar tarih kitaplarında asla anılmayacaktı. Sadece hayatta kalanların torunları hatırlayacaklardı. Onların tamamlanmamış cümlelerinde, huzursuz sessizliklerinde, yakalarını bırakmayan kâbuslarında dile getirilmemiş olarak kalacaktı. Katliamın anısı, tıpkı avucunuzun içinde rüzgârdan koruduğunuz yanan kibriti birine verir gibi dikkatlice aktarılacaktı bir nesilden diğerine.
Faqralar, kendilerine ait bir zamansal bölgede, zamanın başlangıcına geri dönen döngüsel bir tarih içinde yaşarlardı. Yüzyıllar içinden yankılananları anlar, acı dalgalarında yol alır, hikâyelerden kalanları toparlarlardı. Bilginin koruyucuları, hafıza bekçileriydi onlar. Çok az şeyin yazıya döküldüğü hatta hiç dökülmediği bir kültürün kütüphanecileriydi.
Ev, yokluğunuzun hissedildiği yerdir; sesinizin yankısının canlı tutulduğu, ne kadar uzun süredir orada olmasanız veya ne kadar uzaklara savrulmuş olsanız da hâlâ sizin kalbinizin ritmiyle atan bir yer. Londra'da onu bekleyen hiç kimse yoktu -belki bir tek Mabel. Ancak ilişkilerinin ne kadar kısa ve yüzeysel olduğu düşünülürse, Mabel'ın da onu özleyeceğini sanmıyordu. Müzedeki meslektaşlarına gelince, onlar sadece görevlerini üstleneceklerdi, o kadar. Kaybına üzülecek veya çocukluk anılarına değer verecek hiç kimse kalmadığına göre artık bir evi de yoktu Arthur'un.