Onuruyla yaşamak yerine güneşten ışık, bulutlardan yağmur dilenmeye devam eden insanlar daha büyük tanrıları memnun etmekten asla vazgeçmeyecekti elbette... son neandertali katletmeleri ardından, tokmağın ezici ucu sırayla topluluğun özürlü çocuklarına, elden ayaktan düşen yaşlılarına, güzel bakire kızlarına kadar uzanan geniş bir çeşitlilik içinden kurban buldu kendine fakat kuraklık yine de geçmeyince insanlar tapınağı, dolayısıyla Allah’ı terk etti. İnsani yöntemlerle tahayyül edilen yaratıcı, kullarının çağrısını cevapsız bırakmayacağından hiç alakası olmadığı halde onların zihnini kullanarak kendini biçimsel bir forma indirgediğinde bile kıtlığa çare olmak ilgisini çekmemişti. Çünkü böyle bir yakarışı, dilden ve teknik kabiliyetten yoksun yaratılmış hayvanlara bile yakıştıramamıştı. Bunun yerine yalnızca oluşuna nefes verdiği kainatı dolaşıp kendi halinde büyüyen uygarlıkların insanoğlu kadar sefil duruma düşüp düşmediğini öğrenmek için galaksileri cevelan ve kolaçan etti. Dünyadan bilmem kaç ışık yılı uzaklıktaki bir süpernovada kütle ile zaman engelini aşarak maddeden arınmış ve varlığını salınıma yahut da titreşime dayandırmış bir nesil görünce, insanların dünyasına şahit olduktan sonra içinde kabaran evreni yok etme fikrinden caydı. Bir süre kimi tını, kimi renkli ışıklar, kimi de yalnızca bir fikir olarak kendine seçtiği frekans değerinde ve aralığında salınan ve titreşen bu güzel kullarını izledi. Ardından gönlü ferah şekilde, bir anten olarak kullandığı insanların zihninden çıkarak bir daha dünyaya dönmemek üzere özüne döndü Allah, yani hiçliğe... İşte bu insanlık tarihindeki en büyük kaybetme öyküsüydü. Yaradanı kaybetmişti insanlık...