Kübra, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

Asıl sevgi neydi?
Gerçek bir adaya ihtiyacımız var. Paranın geçmediği değil, hükmetmediği. Özgürlüğünü elinden alamadığı insanın. Dostun, sevgilinin yerine geçmediği. Çünkü ne ayırırsa sevdiğinden insanı, asıl sevdiği odur.

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali UralPosta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural
Yunus Emre, Selvi Boylum Al Yazmalım'ı inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

Küçükken izledik filmini güldürdü de üzdü de o zamanlar. yıllar sonra okudum kitabını karakterlerin arka plandaki düşüncelerini daha detaylı anlamış oldum . yazarın samimiyeti fazlasıyla sarıyor sizi ve anlatmak istediği şey çok güzel. sevgi neydi?

Sevgi neydi ? Sevgi emekti . Peki ya emeklerin boşa çıkıyorsa ne yapmalı ?

zeyneb, Bitik Adam'ı inceledi.
 14 May 20:59 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Öyle bir kitap yazacağım ki okuyanlar, ne düşündün be Bernhard, içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam. Çekinme hadi hadi yaz da kurtul şundan; kafanda kura kura kurudun be adam, diyecekler, demiştir diye düşündüm.

Zeyneb, Bernhard bu Bernhard! Yavaş ol, bu nasıl giriş, bu nasıl bir ciddiyetsizlik diyeceksiniz, diye düşündüm. Efendim 117 sayfalık ağır bir zihin dökümünün altından çıktım. Depresif hislerinin son demine vardığında evine davet ettiği tüm konuklarına, çıldırırcasına bozuk akortlu piyano çalarak öcünü alan bir karakterin etkisi altında yazıyorum bu incelemeyi, mazur görün. Karakterlerin dünyayı fazla ciddiye alan tavrından sıyrılmam gerekiyordu. Haliyle içimdeki Oğuz Atay devreye girdi ve
''Ben, en acıklı anlarda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.'' dedi. Ben de başladım yazmaya.

Hani bazen böyle zamanı ve mekanı geride bırakıp olduğunuz yerde dalıp gittiğiniz anlar olur. Geçmişte yüreğinize ne yer etmişse çözümleyemediğiniz, zihninizin kapılarını aralarsınız. O vakit zihniniz, zamanında başrolünü oynadığınız o geçmiş zaman filmini arşivinizin tozlu raflarından alarak tekrar vizyona koyar; tek fark vardır bu sefer, artık koca bir sinema salonunda tek başınızasınızdır. Belki yaşarken bol gişe yapmıştır yaşadıklarınız. Kalabalığın gürültüsünden, kesilmek bilmeyen alkışlardan kalbinizin sesini duyamamışsınızdır. Bu gürültü bazen günler, bazen yıllarca sürer. Ne kadar kısa sürerse o kadar şanslısınızdır. Çünkü kalbin de kalbi vardır, ona zaman ayırmanız, onu dinlemeniz, filminizi bir de ona izletmeniz, onunla söyleşmeniz gerekir. Diyor ya Zarifoğlu;

“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi
Olduğunuzu”

Bu filmi izlemeye başladığınızda artık kalp söyleşiniz başlar. Zihniniz aklınıza takılan ne varsa pencerelerini açar size. Zamandan ve mekandan sıyrıldığınız o anlarda her şeyi çözümlersiniz kendi içinizde. Zihnin durulması için bazen zaman bazen de zamandan kaçmak gerekir. Kalbinizi en iyi tanıyan sizsiniz, yolunuzu seçtiğinizde gerçek hislerinizin kapısı açılır. Ekran karşınızdadır. Yıllarca karşınızca apaçık dursa da bakmadığınız, baksanız da görmek istemediğiniz, ötelediğiniz, içten içe küçümsediğiniz, kendinize öyle hissetmeyi yakıştıramadığınız ne varsa bir bir yüzleşme vaktidir artık.

İşte bu toplam 117 sayfalık eser anlatıcının –Bernhard olduğunu düşünürsek eğer, yaşadığı belki birkaç saatlik bir zihin dökülmesiyle seyreden 50 yıllık bir ömrün, 30 yıllık bir arkadaşlığın bir iç muhasebesidir. Elle tutulur bir olay, mekan ve zaman yoktur. Artık onun zihni bu kavramlardan sıyrılmıştır. Bu durumu sevdim mi, buna henüz karar veremedim ama, bundan sonra asla Bernhard okumam, gibi bir yargıya da sokmadı kitap beni. Net olarak söyleyebileceğim ve beni kitapla ilgili en çok sevindiren husus yazarın beklentimi karşılamasıydı. Şöyle ki, bazı yazarlar vardır; kimi okurlar, eleştirmenler yere göğe koyamaz. O derler, bu derler, şu derler. Fakat siz onların yazarda gördüğü hiçbir şeyi göremezsiniz. Belki zamanı değildir, (buradaki faktörleri yaşantınıza göre doldurunuz) Bu durum okuru, bir daha ben bu yazarı okumam, düşüncesine itebilir ve tuhaf bir şekilde yazar ve okurun arasına görünmez bir duvar örülür. İlk kez okuduğum –özellikle edebiyat dünyasında üslubuyla hatırı sayılır yer edinmiş yazarlarda genellikle ben bu çekince içinde oluyorum. (İlkokul 8. Sınıf öğrencisinin ilk kez eline Suç ve Ceza’yı aldığı anki tedirginliği bilirsiniz, hah tam işte onun gibi. Tek fark, kitabımız hacimce küçük anlatım olarak yoğun:)) Ama okuduktan sonra yazarla ilgili yaptığım araştırmalarda yazarın üslubuyla ilgili kafama takılan tüm soru işaretlerinin tam doğru yere isabet alması benim için sevindiriciydi. Peki neydi anlamlandıramadığım, bana farklı/ilginç gelen bu hususlar;

1. Kitapta paragraf, bölüm adına bir ayrım yok. Düşünce yığılımı gibi bir dizilim var sanki.
-sebebi yazarın düşüncelerini bir bütün olarak görmesi ve bunları ayırmanın yanlış olmasıymış
2. Tüm kitabın uzunca bir “….dedi diye düşündüm,…diye düşündüm” cümlelerinden oluşması.
3. Yazarın düşüncelerinin sürekli birbirini tekrarlaması yada birbiriyle aynı kapıya çıkan benzer cümleler kurması. Bir nevi lafı uzatması. (Wertheimer'i intihara iten sebepler konusunda özellikle)
-başta itici bulduğum ancak sonradan yazarın tarzını araştırınca gayet anlamlı ve yerinde bulduğum durum. Bir şeye odaklanıp düşündüğümüzde düşüncelerimiz dönüp dolaşıp aynı noktaya, aynı cümlelere çıkmaz mı?

4. Avusturyalı olmasına rağmen ülkesinden, ülkesinin insanlarından nefretle bahsetmesi, acımasızca eleştirmesi ve sürekli oradan uzaklaşmak istemesi
-yazarı biraz araştırıp, çocukluğu ve ilk yetişkinlik yıllarında içinde yaşadığı derin bunalımı düşündüğümüzde bu sorunun cevabını buluyoruz, tamam diyoruz, kısmen hak veriyoruz yazara. Ama yazar ölümünden önce notere gidip tüm kitaplarının basımının Avusturya’da basılmasının durdurulmasını istemiş. O kadar nefret dolu. Bu Avusturya’yla olan içsel kavgası beni epey etkiledi doğrusu.

5. Yazarın hayata bakışı ve arkadaşlık anlayışı
- yazar kitapta kendiyle birlikte toplamda üç kişinin yaşamından bölümler sunuyor bize. Üç yakın arkadaş olduklarını iddia ediyor ama üniversite eğitimleri bitince aradaki bu bağ kopuyor, yeri geliyor birbirlerinin mektuplarına bile cevap vermiyorlar. Üçü de tabiri caizse kafalarını taktıkları çizgide ilerliyorlar. Kitap 50 küsur yıllık yaşamın ardından iki ölümle bitti. Ne bir evlilik ne bir duygusallık barındıran gönül ilişkisi. Tamamen duygulardan arınmış, meslek teması etrafında şekillenmiş hırs ve kıskançlıkla çevrili bir ömür. Peki bunca uğraştan, kendini bitirmeden, kendini ezmekten geriye ne kaldı? Değdi mi gerçekten? Onlara göre evet, ama bana göre koca bir hayır. Burada Bernhard’ın bir nihilist olduğunu belirtmek gerek.

Kitabı bitirdiğimde bende bıraktığı sorular ise şunlar idi; Dünyaya niçin geldiğinin farkında mısın? Mücadele ettiğin şeyler sadece bir ego tatmini mi yoksa seni iyi bir insan olmaya taşıyan şeyler mi? Şu hayatta bitmemek için, bitik adam ya da bitik kadınlar olmamak için neye ihtiyacımız var? Sevgi, sevgi, sevgi. Sevginin rehberliğinde de ilgi ve takdir edebilme duygusu.

Sevmezsek ve sevildiğimizi hissetmezsek, bitiyoruz.
Sevgili Wertheimer, aklımda iz bırakan kitap karakterlerinden biri olarak kalacaksın.

HATİCE KESKİN, bir alıntı ekledi.
13 May 20:37 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"evliliklerinde ters giden neydi Stirkoff?
her şey efendim
hayatının en iyi sevişmesini anlat
dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı...
tamam, tamam!
öyledir efendim
daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?
evet efendim
baban kötü bir insan mıydı?
bilmiyorum efendim
ne demek bilmiyorum?
yani kıyaslamak güç efendim, yalnızca bir babam oldu.
benimle kafa mı buluyorsun Stirkoff?
hayır efendim.dediğiniz gibi adalet yoktur
baban seni döver miydi?
sıra ile döverlerdi efendim
hani bir baban vardı?
herkesin bir babası vardır efendim.ben annemi kastetmiştim.o da kendi payına döverdi
seni sever miydi?
kendinin bir uzantısı olarak evet.
sevgi başka nedir ki?
iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmak.kan bağı gerekmez.kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış bir ekmek de sevilebilir.
tereyağlı kızarmış ekmeğe aşık olabileceğini mi söylüyorsun?
her zaman değil efendim.bazı sabahlarda güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki.aşk habersiz gelir gider.
bir insanı sevmek mümkün mü sence?
iyi tanımadığımız biri ise belki.ben insanları pencereden seyretmeyi severim."

Pis Moruğun Notları, Charles BukowskiPis Moruğun Notları, Charles Bukowski
Burcin Koçoğlu, bir alıntı ekledi.
12 May 15:20 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Eskiden...
"Sana iki sorum daha var. İlk sorum, o zamanlar çavdar tohumunun böyle iri yetişmesinin sebebi neydi de artık şimdi yetişmiyor? İkinci sorum nasıl oluyor da torunun iki koltuk değneğiyle, oğlun bir koltuk değneğiyle yürürken sen hiç bir değnek olmadan, kolay yürüyerek geldin; gözlerin iyi görüyor, dişlerin sağlam, konuşman daha iyi anlaşılıyor ve kulağa hoş geliyor. Söyle dede, nasıl oluyor tüm bunlar?"

Yaşlı adam cevap verdi:

"Bunun sebebi çok basit, insanlar kendi emekleriyle yaşamayı bırakmış ve başkalarının emeğine haset duymaya başlamışlar. Eskiden insanlar böyle yaşamazdı. Onlar Tanrı'nın buyurduğuna uygun yaşar, kendi paylarına düşenle yetinir, başkalarının malına göz dikmezdi."

Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 148 - Venedik yayınları)Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır, Lev Nikolayeviç Tolstoy (Sayfa 148 - Venedik yayınları)

G/D - Bölüm 1.
Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi konusunda da aynı düşüncedeydi. Birini sevmek, boş bir duygu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için körelmişti. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde nerden duyduysa "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru ilerledi. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıktaki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

Hapishane kapısının önüne geldi. kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu biran önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki yokuştan aşağı doğru yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi. Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapattıp dişlerini sıktı "Hayır. Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o"  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda şalvarının sağ cebindeki kahverengi haptan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini cebinde gezdirdi bulduğu kutudan ilacını alıp yuttu.

 Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Sen esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Ya sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp iyi ki diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu.

Az ilerde yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
"Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde "gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
- Ne hakkında ne düşünüyorum?
-ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
- yeryüzünde ne işim olduğunu
- güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
- sanırım evet.
- dinlemek isterim.
- bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
- Neden? Bence o kadar zor değil.
- zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
- Dedim ya milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
- peki o zaman. Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış.

Böyle devam ederken sözünü kesti
- iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?
Kadın biraz duraksayıp derin bir iç çektikten sonra
"İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
- iyi olduğun kadar kötüsün.
- ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde.
- nereden biliyorsun? Sen neden takmadın?
- bunu bilmek için fazla çaba gerekmiyor sanırım ve senden korkmuyorum.

Kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkes de var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın " erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmiş de, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir miydi ki, neredeyse on dakika da  otuzsekiz yıllık fikirler değişebilir miydi? "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...

Kendi kalemimden,
İnsan neden hiçbir zaman hakettiklerinin karşılığını alamaz ? Neden hayat insanların canını acıtır. -Bilmiyorum. Bilmek istiyorum.. Hayatta hiçbir zaman iyiler hakettikleriyle karşılaşmıyor. İnsan neden karşısındaki insana değer biçmez ? Nedir insanları bu kadar sinirlendiren şey ? Hiç mi emeği yok üstünde ? Nerede o hatırası sayılır günler ? Neden böyle davranır insan görünümlü devler ? (gücünün her şeye yeteceğini sanan insanlar) Sevgi neden yoktu ? Yoksa sevgi neydi, bilmiyor muydu ? Sevgisizlikle geçiyordu ömrü. Ya da kendisi bu yaşattıklarını sevgi diye tanımlıyordu. Ama sevgi bu değildi. Seven insan kırmazdı. Biz çok kırıldık ve her seferinde farklı yerimizden yaralandık. Her ne kadar farklı yara olsa da acı aynı acı.. Yaşıyoruz ama kime ve neye göre ?
-Fatmanur Yıldız