• Deniz feneri pek çok parametreden oluşur, bir sürü fiziksel maddeden. Pek çok anlam taşır pek çok insan için. Bir sürü işe yarar ve bir sürü şeyin başlangıcı veya bitişidir. Yalnızlığın yıkılmaz bir kalesidir daima. Ama en çok ışıktır işe yarama sebebidir deniz feneri. Işığın kaynağıdır ışığın başlangıcı. Işık bir savaşçıdır karanlığın karşısında fenerde kaynağı. Işık ve gölge oyunudur sürekli sergilenen insanlık sahnesinde:

    “Bütün ışıklar söndürüldükten, ayı gözden kaybolduktan sonra, incecik bir yağmur çatıda tempo tutarken, kopkoyu bir karanlık çöktü sel gibi. Karanlığın selinden, bolluğundan hiçbir şey kurtulamayacak gibiydi, anahtar delikleriyle çatlaklardan içeri süzüldü, pancurların çevresini dolaştı, yatak odalarına daldı, şurada bir sürahiyle lavaboyu, burada kırmızılı sarılı yıldız çiçekleriyle dolu bir çanağı, öbür tarafta bir şifoniyerin keskin hatlarıyla sağlam gövdesini yuttu. Bozulanlar sadece mobilyalar değildi; insanın bakıp, “Bu odur,” ya da “Bu şudur,” diyebileceği kadar bir beden ya da zihin de kalmamıştı pek. Arada bir, bir şeye tutunmak ya da bir şeyi kovmak ister gibi bir el havaya kalkıyor, birisi iniyor ya da hiçlikle şakalaşır gibi bir kahkaha atılıyordu.”

    Işık ve gölgenin tüm sınırları belirleme yazgısı insan ilişkilerine de yansıyor elbette. Dönemin bakış açısına göre değişse de daima bir savaş hüküm sürüyor iki insan arasında. Bir kabul ettirme çabası bir hayranlık uyandırma baskısı. Gece ve gündüz kadar ayrı iki dünyanın ortak bir yaşam alanında bir arada var olma çabası çeşitlendiriyor insan ilişkilerini. Çarpışan dünyalar sonucu ortaya çıkıyor aşk, sevgi, nefret, hayranlık.
    İnsanın düşünsel ve duygusal dünyasının en önemli parametreleri de bu ışık ve gölge oyunu arasında sınırı bir belirginleşen bir kaybolan eşyalar be davranışlarla ifade buluyor. Bir gri elbise insan silüetini koruyor mesela. Göçüp giden bir insanın varlığının en önemli simgesi o gri elbisenin içindeyken yaptığı eylemler oluyor. Ademoğlu’nu özel kılan ne varsa hep bir eşyaya ve ya davranışa hapsedilip saklanıyor. Bir el başka bir elin üzerinde daha anlamlı oluyor:

    “Nancy tabii ki onlarla gitmişti, çünkü öğle yemeğinden sonra, aile yaşamının dehşetinden kaçarcasına, tavan arasına gitmek üzereyken, Minta Doyle elini uzatmış, yüzünde o budalaca ifadeyle onu da davet etmişti. O da gitmesi gerektiğini düşünmüştü. Gitmek istemiyordu. Bu işin içine dahil edilmeyi hiç istemiyordu. Çünkü yoldan kayalıklara doğru yürürlerken Minta elini tutup duruyordu. Sonra bırakıyordu. Sonra tekrar tutuyordu. İstediği nedir, diye soruyordu Nancy kendi kendine. Herkesin istediği bir şeyler vardı mutlaka; çünkü Minta elini tutup bırakmadığında, Nancy de, elinde olmadan, tüm dünyanın ayakları altına sevildiğini hissediyordu, sislerin ardından İstanbul’u görür gibi olan birinin ne kadar mahmur olursa olsun “Şu Ayasofya mı?”, “Şurası Haliç mi?” diye sorması gibi Minta’nın elini tuttuğunda Nancy de “İstediği nedir? Bu mu?” diye sormuştu. Peki bu neydi? Sisin içinde, orada burada, (Nancy ayaklarının altına serilmiş hayata baktığı zaman) bir kule, bir kubbe beliriyordu; ismi olmayan bazı sivrilikler. Ama Minta elini bırakır bırakmaz, yamaçtan aşağı koştuklarında olduğu gibi, bütün bunlar, o kule, o kubbe, sisin içinden çıkan her neyse, tekrar sislerin içine gömülüyor ve gözden kayboluyordu.”

    Büyük bir yazarın kelimelerle örülü muhteşem dünyasında bilinç akışı yönünde ilerlerken; bu ışık ve gölgenin ortaya koyduğu tüm ayrıntıları içinize çekiyorsunuz. Bir akıştan bahsetmek zor elbette onca insan varken etrafta. Bir sürü kopuk kopuk akışlar içinde Fener’in aydınlattığı yolu bulmaya çabalarken buluyorsunuz kendinizi. Çıkarımları size kalmış bir sürü labirent ortasında bir başınıza kalıyorsunuz. Asla pişman olmadan kendi ışığınızı arıyorsunuz. İnsan ilişkileri doğa ile iç içe geçiyor içinize. Eşyanın devinimi size kah hüzün kah umut oluyor yaşananlarla birlikte. Bir kocaman ailenin tüm fertleri ile seviniyor üzülüyor nefret ediyor ve hayranlık duyuyorsunuz. Akışın içinde kaybolmadan yolunuzu bulmanız dileğiyle keyifli okumalar!
  • Sevmek Mecnun gibi sevmek ve Sevilmek Leyla gibi sevilmek. Kays'ı Mecnun yapan neydi ? Peki onu Mecnun-ı Leyli yapan neydi ? Sevgi dediğimiz şey nasıl bir yüceliğe ulaşır ki insanı büsbütün fani dünyadan alıkoysun.

    Mecnun'un sevgisi dağlara , taşlara ve yeryüzüne sığmayan bir sevgidir. Leyla Onun sevgisinin vücut bulmuş halidir. Fiziksel alemde Mecnun'un sevgisi Leyla'da şekle bürünür. Halbuki sevgisi ötelerdedir. Metafizik alemindedir o aleme geçmek için Yunus gibi Mecnun gibi yanmak lazım.

    Mecnun davası Mevla iledir ve sevgisi onadır. Leyla'dan Geçmeden Mevlaya varamaz. Faniden geçmeden bakiye varılmaz. Yanmadan pişemeyiz ve vermeden alamayız

    Mecnun mecnun yapan ölmeden dirilmesidir. Leylayı Leyla yapan sevgiyle yıkanmasıdır.

    İskender Pala bu eserinde Mesnevi'deki en ünlü eserlerden olan Leyla ile Mecnunu kendi gönül pınarında yıkayarak kaleme dökmüştür.
  • Sevgi neydi? Sevgi, sahip çıkan dost,
    sıcak insan eli, insan emeğiydi.
    Sevgi iyilikti, sevgi emekti.
    Sevgi aidiyeti.sevgi cesaretti.

    İyi geceler🇹🇷
  • ***
    Kimdi bu insanlar? Hippiler nerdeydiler? Çiçek Çocukları nerdeydiler? SEVGİ nerdeydi? Neydi lan bu?
  • Sevmek dostluktu dilde
    Sevgi neydi
    Sevgi emekti
    Uçuşan yaprak
    Boş bir salıncak
    https://youtu.be/AL2Nlt1Yezo