• Nurdan Ernur
    Nurdan Ernur 87 Oğuz - 100 T.E. İlköğretim'i inceledi.
    @nurdanernur·1 sa.·Kitabı okumadı
    Oğuz 4. sınıf öğrencisidir. Yaramaz olmasına rağmen tarihe meraklı, şiiri seven sosyal bir çocuktur.
    Oğuz dönemin idealize olarak çizilen erkek çocuklarını oldukça yoğun biçimde temsil eden bir çocuktur. Evdeki hali bile tanımlanırken “Oğuz’un annesi Hanife Hanım, sabah uykusundan bir zil sesi ile uyandı, kapıya koştu, kimse yok. Sesin Oğuz’un odasından geldiğini anlayınca yukarı çıktı. Oğuz mışıl mışıl uyuyordu, uyandırdı. Oğuz hemen yataktan fırladı ve çantasını hazırlamaya başladı, çünkü artık okul başlıyordu. Yaramazlığı ile ün yapmış oğlunun okul için böyle sorumluluk bilinci içinde hareket etmesi, Hanife Hanım’ı hayrete düşürmüştü. Ama ne olursa olsun her türlü yaramazlığına rağmen, Oğuz hiçbir zaman okulunu ihmal etmemişti.”
    Burada betimlenen çocuk her şeye rağmen görev ve sorumluluklarını bilen ve kendisini böyle ideal biçimde sistematize eden bir çocuktur.
    Artık okula başlamıştı. Dördüncü sınıfa gidiyordu. Kalabalık sokaklardan geçerek okulun bahçesine geldi. Hemen herkes hep bir ağızdan “Oooo 87 Oğuz!” diyerek etrafını çevirdiler. Oğuz’u tanımayan öğrenci yoktu. Fakat özellikle kızlarla hiç geçinemez, her fırsatta onlara karşı muziplikler yapardı.
    Oğuz’un ergenliğe geçiş tanımları yapılırken bir erkek kutsallaşması yapıldığını görmek mümkündür. Kızları kızdıran ve onlarla eğlenen bir çocuk söz konusudur. Aslına bakarsanız Oğuz’un kafasında kızların olmadığını göstermek için yapılan bir tanımlamadır bu.
    Ve Mektep Başladı: Nezihe öğretmen hemen dersleri başlatmıştı. Çocuklar en çok tarihe ilgi duyuyorlardı. Oğuz dersleri can kulağı ile dinliyor, öğretmenin sorduğu her soruya önce cevap veriyordu.
    Burada özellikle vurgulanmaya çalışılan şeyin çocuğun tarih bilincinin ne denli önemli olduğudur. Oğuz tüm yaramazlıklarına rağmen bu bilinci önceleyen bir çocuk olarak betimlenir.
    Üç Gün Sonra: Oğuz’da defter, kitap hak getire. Ancak öğretmen hep sorular sorduğu, Oğuz da iyi dinlediği için dersleri iyi oluyordu. Yaramazlık ise aynı şekilde devam ediyordu.
    Oğuz’un bu şekilde betimlenmesi, bir yandan çocuğa çocuk olma özgürlüğü tanımak olarak tanımlanabilir ancak bu özgürlük önemli bir disiplinle sınırlanmıştır. Dersi ciddi olarak dinleme.
    On Beş Gün Sonra: Sınıfta kırk sekiz öğrenci vardı. Bir de nazlı büyütülmüş, el bebek gül bebek Selim isimli bir çocuk geldi, etti kırk dokuz. Annesi, Nezihe öğretmene rica üstüne rica ediyordu.
    Genç öğretmen, yeni öğrenci Selim’in annesi ayrıldıktan sonra, kendi kendine şunları düşünüyordu: “Ne yaparsın, ana kalbi, böyle söylemek lâzım... Halbuki bir çocuğa, başka bir çocuktan daha çok önem vermek olur mu hiç? Okul çocukların dünyasıdır. Orası onu kendine uydurur. Böyle üstüne üflene üflene büyütülen bir çocuk; yarın zayıf, pısırık bir adam olacaktır. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’ni yükseltmek için atılgan, cesur, çelik vücutlu ve çelik kafalı gençler lâzım!
    Çocuk edebiyatının Batı’da da bizde de ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri ulus devletin gereksindiği insan tipini yaratmaktır. Bu metinde de bu düşünceyi açık biçimde görmek mümkündür. Bu süreç çocuğun kendi gerçek dünyasına geçene kadar devam etmiştir.
    Yeni Bir Arkadaş: 351 Selim:
    Nezihe Hanım, arkasında ürkek ürkek duran Selim’le beraber sınıfa girdi. Nezihe Hanım Selim’i arkadaşlarına tanıttı ve nereye oturtacağını düşünmeye başladı. Nihayet, Oğuz’un yanında karar kıldı. Varlığın, itinanın ve büyük bir sevginin meydana çıkardığı incecik boyunlu, bembeyaz yüzlü, çekingen fakat çok kibar giyimli çocuğu aldı… Yoksulluğun, ihmalin ve kırbaç gibi bir hayatın meydana çıkardığı yanaklarından kan fışkıran, sert bakışlı, dik sesli, fakat pantolonu dört yamalı ve suratı çamurlu çocuğun yanına oturttu.
    Derste olsun, bahçede olsun öğrencilerin yeni ilgi odağı Selim’di. Öğretmen tahtaya kaldırmış, bazı sorular sormuştu. Selim’in bilemediği soruların hepsini, Oğuz biliyordu.
    Burada ideal çocuk, sağlıklı, güçlü ve akıllı olarak betimlenirken, Selim'de yansıtılan çocuk ana kuzusu tiplemesi şeklindedir ve çok da onaylanmaz.
    Öğle Yemeği: Okulda öğle yemeğinde bütün öğrencilerin ufacık paketlerine baktığınızda toplam şu dört çeşit yiyeceği görürsünüz:
    Peynir, zeytin, yumurta, helva. Bugün öğle yemeğinde de hep bunlar vardı. Ama o da ne? Bir hizmetçi kız gelmiş. Kız önce Selim’in oturacağı yerin altına bir bez serdi. Selim’in boynunda peşkir, elinde çatal. Önünde francala ve dört tane ağız ağza dolu tas!
    Burada Cumhuriyet dönemi çocuk edebiyatında sınıfsallığın da onaylanmadığını ve bunun yansımalarının ciddi şekilde metinlerde eleştirildiğini, hatta alaya alınarak aşağılandığını görürüz. Dönemim yazarları kitaplarında buna özen göstermişlerdir. Bunu daha sonra yazdığı metinlerde en çok Kemalettin Tuğcu sürdürmüştür.
    Fatin’in elinde bulunan top, Oğuz kapmaya çalıştığı için birden fırlayıp, su birikintisine düşerek oradan geçmekte olan Selim’in üzerine çamurlu suları sıçratmış, güzelim elbiseleri çamur deryası olmuştu.
    Çok uzun yıllar çocuklar okula önlükleriyle gitmiştir. Her ne kadar tek tipleştirme olarak eleştirilse de önlük çocukların sınıf farklarını ortadan kaldıran bir giysi türüydü ve uzun yıllar toplumun, çocuklar üzerinden narsist yaklaşımlarını önlemiştir. Önlüklerin kalkması da toplumda belli bir olgunluğun olduğu duygusunu yaratmaktadır.
    Bir gün Cumhuriyet Bayramı gezisi için Taksim Meydanı’na gideceklerdi. Öğretmen tembihlediği için, herkes cicili bicili gelmişti. Bir tek Oğuz aynı. Öğretmen, aldı elini yüzünü yıkadı. Elbiselerini fırçaladı, sağını solunu düzeltti. Oğuz rahatsız olmuştu ama biraz da adama benzemişti.
    Tramvaya binip Taksim’e geldiler. Hayranlıkla Atatürk ve yanındakilere bakıyor, birbirlerine “Bak Atatürk, bak yanındaki İsmet Paşa, bak Fevzi Paşa!” diye gösteriyorlardı.
    Birdenbire herkes durdu; çünkü Oğuz heykelin üstüne tırmanmış ve marş söylüyordu. Marş bitince, öğrenciler, öğretmen, bütün halk Oğuz’u alkışladılar. Nezihe Öğretmen çok duygulanmış ve çok gururlanmıştı….
    Oğuz hem tarih bilgi ve bilinci hem de onu görselleştirebilecek (marş söyleme) yeteneğiyle öne çıkan bir figür olarak görünüyor.
    Havalar bozmuş, mevsim kışa dönmüştü. Oğuz yine aynı tabanı delik ayakkabılar, sağı solu yırtık pantolon ve ceketle okula gelip gidiyordu.
    Bir gün öğretmen onları Sultanahmet’e müzeye götüreceğini, ancak bedava tramvay olmadığı için yürüyerek gidip geleceklerini söyledi. Selim’in annesi bunu duyunca, gelip Nezihe öğretmenle konuşmaya çalıştı. Nezihe Öğretmen: “Sizin Selim, bizim Selim yok… Biz burada çocukları sadece okutmuyoruz… İnsan yapıyoruz. Okul bir insan fabrikasıdır. Oranın mühendislerine biraz da güvenmelisiniz.” Selim’in annesine, gitmekten başka bir yol kalmamıştı, Son bir kez dönüp, “Selim’in babası tramvay paralarını ödemek istiyor.” dedi. Öğretmen “Öğrencilere sorayım.” deyip, sordu. Hep bir ağızdan “Yürüyeceğiz!” dediler.
    Bu bölüm özellikle temel anlayışı çok net özetliyor. Ulus devletin gereksindiği çocuk öğretmen eliyle gerçekleşecektir ve burada öğretmen kendi yetkilerini özellikle vurgulamaktadır.
    Oğuz’da da bayağı değişmeler başlamıştı. Artık, üstüne başına özen gösteriyordu. Bu arada, her gün Selim’e ders çalıştırıyordu. Selim’in annesi bu durumdan çok hoşnuttu. Selim’e saygıyla karışık bir sevgi besliyordu.
    Oğuz’un bu yardımları boşa gitmemiş, Selim derslerinde epeyce ilerlemişti. Sene sonunda sınıflarını geçtiler. Karneler dağıtıldığında öğretmenleri çok güzel bir konuşma yaptı ve sınıf birincisini de açıkladı: 87 Oğuz…
    Sevinç içinde önce Selim’in evine, sonra da Oğuz’un evine koştular, herkes çok sevinmişti…
    Oğuz aynı Pinokyo’da olduğu gibi sürecin sonunda ideal çocuk olarak ortaya çıkar. Eğitim tamamlanmış ve olgunlaşma gerçekleşmiştir.
    Oğuz, sonraki süreçte benzerlerine örnek olacak bir tip olmuştur. Daha sonraki dönemlerde yazılan çocuk kitaplarında bu tipleme aşağı yukarı hep aynı şekilde çizilmiştir. Bunda çocuklara yazan kişilerin öğretmen kökenli olması ve onlara (çocuklara) yoğun bir didaktizmle yaklaşması rol oynamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • Bilgisiz kimselerin zihinlerinde kargaşa yaratmak için baş
    vurulacak ilk ve en etkili yol milli olanla milliyetçi olan arasındaki farkı gözden kaçırmaktır. Aslında bu fark bazen sevgi ve
    nefret arasındaki fark kadar büyük olabilir.

    Milli duyguları olan bir insan kendi halkını sever, onların
    kusurlarını da erdemlerini de kendi üstünde taşır, o halka aittir.
    Bir milliyetçi ise kendi halkını sevmekten çok başkalarından
    nefret eder, daha da önemlisi, uygulamada, başkalarının mülkü
    olan şeyi ister. Başkalarına ait farklılıkları boğar, hoşgörüsüzdür.
    Fiziksel baskı uygular. Kendisine ait olanı savunmaz, kendisine ait olmayanı ister.
    Aşırı milliyetçiliğin özünde Tanrı'ya
    inanç yoktur. Dünyanın bütün büyük dinleri şu basit hakikati
    öğretmeye çalışır (ve bütün büyük hakikatler basittir): Sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma, Ya da öyle
    hareket et ki, davranışların herkes için geçerli olsun; ne sana
    göre değişsin ne de başkalarına göre.
  • Sesi yumuşak ve inceikliydi, tavırları nazik, hayat, dünya, din ve siyaset üzerine görüşleri ılımlıydı. Vur tokadı, al ağzından lokmasını, daha doğrusu, tatlı söze can kurban, denen adamlardandı.
  • Sevginin olmadığı bir hayat yarımdır ve sevgiye ihtiyaç duymamak koca bir yalandır.

    Pencerenin önünde yetiştirdiğin çiçeğin bile sevgiye ihtiyacı vardır.

    Ve üzerine üzerine düşeni yapmadığında,ona yeterince sevgi göstermediğinde,yani kusur sende olduğunda,o çiçek sokup gider.

    Kural bu...
  • SİTEM

    Ben ona, sıkıntılı güz günleri içinde
    Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
    Kırmak istememiştim duygu filizlerini.
    Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu
    Rüzgârımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
    İncinmesin diye tek, acıyı bile tersyüz eden
    İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde.

    Ben ona, gittikçe soğuyan zamanlarda
    Sıcacık bir sığınak olayım demiştim
    İnsanlar içinde üşüdükçe güvenle gelebileceği
    Kuşların kanatları neden vardır?
    Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
    Bulutlar gökyüzünün yükü müdür süsü müdür?
    Tutsağı mıdır rüzgârın, sevgilisi midir?
    Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
    Yanıtı olmayan sularda boğmak istememiştim.

    Ben ona, sabah olamasam da
    Dingin bir ikindiüstü olayım istemişimdir
    O her şeyin usul usul durulduğu saatlerde
    Gelsin, yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
    Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
    Serip üstüne yapraklarımın ağırlıksız yorganını
    Dinlendireyim istemiştim, gölgemin serinliğinde
    Üşütmek istememiştim.

    Ben ona, sevgi bir büyük deniz
    Ömür bir köpüktür demiştim dalgaların ucunda
    Uçuşan kırılan dağılan çoğalan;
    Mavi resimler çizerek nemli bir sesle
    Kentin, yürüyüşüyle güzelleşen yollarına…
    Ne köpüksüz deniz, ne denizsiz köpük olur
    Ve kimse bilemez demiştim hangi kıyılara vuracağını…
    Alıp o ak köpüğü avuçlarıma, zamansız
    Öldürmek istememiştim, çarparak yüreğimin kayalarına…

    Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
    Gecikmiş, ince, güzel ve uzak
    Biraz da kendime istemiştim sevgi adına
  • 520 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "Sevgi neydi? Sevgi emekti.
    Uçuşan yaprak, boş bir salıncak.
    Senden başka, yok hiç kimse
    Düşerim dara, içim yara.
    Gelirim ardı sıra, dön bak bana."

    Evet böyle diyordu Jehan Barbur o güzel şarkıda.

    Aşk; sevginin ötesinde bir şeydir. Sevgide tek değişken vardır. Aşk ise emek ve fedakarlık gerektirir. Çünkü iki değişken vardır aşkta, iki insan. Biri değişim geçirirken öteki kayıtsız kalamaz buna. Biri emek harcıyorsa öteki fedakarlık yapmalıdır. Vals gibidir; biri sağ ayağını atmışsa öteki sol ayağını atar, biri itiyorken öteki çekiyordur aslında. Ömürlük aşklara baktığınız zaman hep bu valsi görürsünüz.
    Hayat insanı ister istemez değiştirir. Aşk içindeki değişkenlerin biri sabit kalmakta ayak direrse şayet bütün büyü bozulur, müzik susar, dans biter. İlahi aşk başkadır ama, orda tek değişken yani tek insan vardır. Haliyle daha kolaydır, ancak daha yoğundur çoğu zaman.

    Biz kitaba dönelim...

    Martin Eden, kendi sınıfından birinin erişemeyeceği, kendinden yaşça büyük ve edebiyat fakültesinde okuyan zengin bir ailenin kızına vurulur. Dışardan bakılınca imkansıza yakın gözüken birşey gibi durur. Ancak Martin, sevdasının gereğini yerine getirir. Kıza layık olmak, onun sevgisini kazanmak için elinden geleni yapar. Nezaketi, konuşmayı öğrenir, sürekli okur, kendini geliştirir. Martin, Ruth'un seviyesine gelmek için entelektüel birikimini artırır, hatta onu da geride bırakır. İdealleri vardır, yazar olacak ve ekmeğini ordan kazanacaktır. Ruth ise onun ilköğretimi dahi bitirmediği gerçeğini görmekte ve bir an önce düzenli bir maaşı olmasını istemekte, hatta Martin'in ideallerine erişemeyeceğini düşünmektedir. Bu sebeple sürekli onu bir kalıba sokmaya, üzerinde tahakküm kurmaya çalışır.
    Martin bir yandan aşkı için mücadele verirken bir yandan da sosyokültürel olarak atladığı her basamaktaki insanların yozlaşması ve ahlaki çürümesi ile yüzleşmek zorundadır.

    Bir Alman atasözü der ki: "Sadece bir kadınla erkek evlenmez. Tarlayla tarla, bağla bağ, sürüyle sürü de evlenir."

    Kitap 'zengin kız, fakir oğlan' klişesinin çok ötesinde bu atasözünü de sorguluyor.

    Aşk için hayaller, beklentiler, sahip olunan değerler örtüşmeli midir? Toplumsal değerler iki gencin hayatına yön verebilecek kadar 'değer'li midir? Taraflar arasında ideolojilerin ve ideallerin uyumu elzem midir? Üstün gözükenin diğeri üzerinde tahakküm kurmaya hakkı var mıdır?
    Çiftler evlenirken ailelerle de mi evlenmektedir? "Uyumlu çift" nedir? Karşısındakini idealindeki kalıplara oturtmak, onu olmakta olduğu gibi kabullenmemek sevda bağlamı ile örtüşür mü? Bütün bunları sorgulatıyor.

    Sadece sosyokültürel farklılık olarak düşünmeyin kitabı. Zamanla ideolojik farklılıklar da giriyor devreye. Peki biz daha geniş bir perspektifle bakalım olaya: farklı ırklar, farklı din ve mezhepler, farklı kültürler, farklı ideolojiler arasında aşk yaşanabilir mi? Yani iki farklı zeminde duran insanlar birlikte vals yapabilir mi?
    Kitabı bitirince bir de bunları düşünün derim. Keyifli okumalar :)