• Ehmede Fermane Kiki, sürgün yıllarında dert ortağı olan kavalına bakın neler söylemiş. Şeyh Sait Ayaklanması’nda sağ kalan ve gidip sürgünde yaşayan Kiki için kavalı, dert ortağıdır. Her şeyini ona anlatır, onunla dertleşir, onunla selam gönderir sürgün edildiği yurduna:

    “Sesin
    Gamlı insanların gözyaşlarını
    Ayrılıkların sıcak selamını
    Kırık kalplerin çığlığını
    Getiriyor bana
    Kavalımsın sen
    Yurtsuzların sesi, kavalım benim..
    Şirin kavalım
    Seher ayazında
    Akşam alacasında
    Yalnızların arkadaşı
    Kırık kalplerin yoldaşısın…”

    Vatan ve dil. Biri olmadan diğeri olmaz.
  • Mustafa... Yıllardan beri kitaplığımda duran, bir türlü okumaya fırsat bulamadığım, Atatürk'e ilişkin bir araştırma yazısı. Araştırma yazısı dediğime bakmayın, bu kitabın belgeseli bile yapıldı. Hatta belgeseli izlenme rekorları kırarak kitabının önüne geçti.

    Can Dündar ile ilgili de birkaç şey söylemeden kitabın incelemesine geçmek istemiyorum aslında. Gerçi birkaç şey değil, bir sürü şey söylemek, tartışmak istiyorum; ama kolaylıkla herkese "vatan haini" veya "Fetöcü" damgası vurulabilen böyle bir dönemde Can Dündar ile ilgili güzel bir şeyler söylemekten imtina ediyorum. Zira Can Dündar öyle bir insan ki, hemen hemen toplumun bütün kesimlerince sevilmeyen biri. Muhafazakarı da milliyetçisi de cumhuriyetçisi de sevmiyor adamı. Şahsen bu durumun sebebini, Can Dündar'ın iyi bir gazeteci olmasına bağlıyorum ben. Siz bağlamıyor olabilirsiniz, saygı duyarım. Can Dündar'a vatan haini(Pardon siz vatan haini Can Dündar mısınız?) diyebilirsiniz ya da son dönemin moda tabiri ile Fetöcü(Fetö ile işbirliği yaparak mit tırları haberini yapan Can Dündar) de diyebilirsiniz. Fakat benim böyle düşünmediğimi bilmenizi isterim. Bu noktada Can Dündar'ın kendisine Fetöcü diyenlere verdiği şu cevabını paylaşmakta fayda görüyorum: (http://sendika62.org/...ihine-baksin-366434/)

    Kitaba gelirsek, yayımlandığı dönemden itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getiren, Atatürk'ü sevenler ile Can Dündar'ın yollarını ayıran bir eser olmuştur. Nasıl olur da Atatürk'ü seven Can Dündar'ın Atatürk ile ilgili yazdığı bu kitap Atatürkçüler ile arasını açar? İşte bu kitabın püf noktası da tam olarak burada. Can Dündar, Mustafa Kemal'i anlatırken tüm çıplaklığı ve insani yönleri ile önümüze sunmayı tercih etmiş. Böyle olunca da Atatürk'ü taparcasına seven insanların pek tabii tepkisini çekmiş. Gerçekten de kitabın içerisinde Atatürk ile ilgili rahatsız edici bazı bilgiler mevcut. Hatta Atatürk'ün bir diktatör olarak önümüze sunulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk'ü seven bir birey olarak bu tür bilgiler beni rahatsız etmedi açıkçası. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan bazı söylentilerin gerçeklik payı olduğunu biliyordum. Can Dündar da gerçekleri gizlemeden ortaya dökmüş. Dediğim gibi, böyle olunca da ciddi tepki çekmiş. Mesela Yılmaz Özdil'in eleştirisini bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... (..) Batı hayranı. Sefa düşkünü. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel." (Hürriyet / 4-11-2008)

    Gerçekten de kitapta anlatılan Mustafa Kemal Atatürk, Yılmaz Özdil'in eleştirdiği gibi gösterilmiş. Aslında kitap, Atatürk’le ilgili yeni ya da hiç bilinmedik bir şey söylemiyor. Hepsi daha önce Atatürk hakkında yazılan kitaplarda olan şeyler. Fakat bazı bilgilerin hepsini bir arada okuyunca insan, haliyle şaşırıyor. Örnekler vermek gerekirse, bir kadının Atatürk yüzünden intihar etmesi, sol gözünün köre yakın derecede kötü görmesi, “Dağ başını duman almış” marşının ilk ne zaman öğrenildiği, kıyafet yarışmasında birinci olduğu, Türkiye’de kadınlı erkekli yapılan ilk düğünün damadı olduğu, evliliğinden pişman olduğu, içkiye ve sigaraya düşkünlüğü, sabahlara kadar eğlenmesi, kimsenin onunla görüşmek istememesi, dogmalara karşı çıkması, yaşarken heykellerini diktirmesi, en yakın arkadaşlarının idamını istemesi, tekrar evlendiği için annesine kızgın olması, karanlıkta uyuyamaması, eğlenceyi sevmesi, çocukluk travmalarını atlatamaması, basit ve sakin bir yaşama öykünmesi, kendine yapılan kötülüğü unutmaması, kindarlığı, gerektiğinde görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapması, yüksek egolu olması, acımasız kararlar alabilmesi ve sonuç olarak da mutsuz ve yalnız kalması gibi...

    Bütün bunların yanında, asteğmen Kubilay'ın katledilmesinden sonra Atatürk'ün "Menemen'i lanetli kent ilan edip yakın!" talimatı, Şeyh Sait ile 46 müridini Diyarbakır'da astırması, en yakın arkadaşlarının bile idam edilmesini istemesi gibi olaylar bir arada anlatılınca insan haliyle "Ne oluyoruz yahu?" diye soruyor. Bazı şeylere inanıp inanmamak ya da gerçek olup olmadığına karar vermek sizin vicdanınıza veya inancınıza kalmış. İşte bu sebeple tarihe ve tarihi karakterlere hep tereddütlü yaklaşmışımdır. Çünkü tarih her zaman siyasetçilerin elinde kolaylıkla değiştirilmiştir. Gerçeğin ne olduğunu ise asla bilemeyeceğiz.

    Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yönleriyle de tanımak isteyenler için ideal bir kitap. Hatta öyle bir kitap ki, Atatürk'ü taparcasına sevenler ile Atatürk karşıtlarının ortak sevdikleri bir kitap olabilir. Okumayı bilene ve ayrıntıları yakalayabilene çok şey anlatabilecek bir eser. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söyleyemem size. Tavsiye edersem, belki ileride Fetöcü ilan edilebilirim. Kararı tamamen sizin hür iradenize bırakmakta fayda görüyorum.
  • Bilmediğimiz ve yıllarca bir yalanın peşine sürüklendiğimizi bu kitabı okuduktan sonra anladım. Şeyh Sait isyanı ve buna bağlı Seyit Rıza ayaklanması dersimde öldürülen binlerce Alevi kürdünün dıramı okuru derinden etkiliyor. Askerler tarafından tecavüze uğrayan kadınlar işkence edildikten sonra yakılan masum insanların dramı. Kirli bir geçmişi gün yüzüne çıkaran yazar ince detayına kadar okurla bir araya getirmiş. Her kesin okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum.
  • Kınayıcı kınarken iç yüzünü ele verdiginden gafil metin tokerden :

    《Şeyh said ayaklanmasindan sadece iki hafta evvel Ziyaeddin efendi meclis kürsüsüne çıkmış ve yeniligin işret, dans, plaj sefasindan başka şey ifade etmediğini söylemişti. Fuhuş artmıştı. Müslüman kadınlar edeplerini kaybetme yolundaydilar. Sarhosluk himaye, hatta teşvik olunuyordu. En önemlisi hissiyati diniye rencide ediliyordu. Yeni rejim sadece ahlaksızlık getirmişti. Bunlar Terakki kisvesi altında Batılılaşma diye medeniyetcilik adına yapılıyordu. Rezil bir idare memleketi camurlarin içine suruklemisti. Ziyaeddin efendi bu nutkuyla Cumhuriyetin ahlaki iflasini Türkiye ye ilan etmişti》(Şeyh Sait ve isyanı sayfa 21)
  • Ahmet Ümit’in bu tarihi romanı yakın tarihin en karmaşık dönemlerinden birini ele alıyor ve cüretkar bir soruya dikkat çekiyor: sahi nedir vatan?

    Öncelikle, bu yazı kitabın içeriğine ilişkin önemli bilgiler içermektedir, bu nedenle aşağıda yer alan değerlendirmeler kitabı halihazırda okumuş olanlar veya okumayı düşünmeyenlere daha çok hitap etmektedir. Okumayı düşünenler açısından sürpriz sonların bu aşamada bilinmesi kitaptan alınacak zevki azaltabilir. Okumayı düşünenler için şunu söyleyebilirim: geçmişten günümüze ışık tutan, belgelere dayalı, üstelik polisiye unsurlar barındıran, su gibi akan üslubuyla elinizden bırakamayacağınız, insana ilişkin çözümlemeleriyle duygulandıran harika bir kitap. Mutlaka okuyun.

    Okumayı düşünenler için son bir uyarım daha olacak: kitabın en arkasındaki gazete sayfasını ve bir önceki sayfada kitabın tanıtımı şeklindeki bölümü okumayın, çünkü o bölümler romanın bir parçası. Kurgusal olmasının yanı sıra tam anlamıyla spoiler içeriyor.

    Romanın değerlendirmesine geçmeden önce, ana hatlarıyla dönemin gelişmelerinden bahsetmek faydalı olacaktır.

    II. Abdülhamit’in istibdat yönetiminden hoşnutsuzluk duyan muhalifler çeşitli yapılanmalara girerler. Bu yapılanmalardan en etkili olanı İttihat ve Terakki Partisidir (Talat Bey, Enver Paşa ve Cemal Bey). 1908 yılında meşrutiyetin ikinci kez ilanıyla rejimde padişahın yetkisi sınırlandırılır ancak İttihat ve Terakki Partisi (Parti, Cemiyet) 1913’te iktidara gelebilecektir. Meşrutiyetin ilanından yaklaşık dokuz ay sonra eski düzeni isteyenler ayaklanır, siyasi sakilerle başlayan isyan dini bir vaziyet alır. İsyan bir hafta içinde bastırılır ve II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine devlet yönetiminde inisiyatifi meşruti yönetime bırakan Sultan Reşad padişah olur.

    Meşrutiyetin ilanıyla vadedilen özgürlük, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik gibi yüce amaçlar bir türlü gerçekleşmez; çünkü yeni bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılından 1913 yılına dek Sadrazamlığa Parti yanlısı olmayan kişilerin getirilmesi ve İttihat ve Terakki Partisi’nin bir nevi muhalefette bırakılması Cemiyet içinde bazı hoşnutsuzluklara olur. Bu sırada dünya genelinde yaşanan güç savaşları siyasi çekişmelerle birleşince toprak kayıpları yaşanır. Önce Trablusgarp savaşı, sonra Birinci ve İkinci Balkan Savaşları ve son olarak Birinci Dünya Savaşı...

    İttihat ve Terakki Partisi İkinci Balkan Savaşı sonrasında aldığı iktidarı Birinci Dünya Savaşından hemen sonra bırakır ve Parti kendini lağveder. Parti çeşitli akımlara bölünür. Büyük kısmı Milli Mücadele’ye katılır, bir kısmı padişahı destekler, lider kadro ise yurt dışına kaçmayı tercih eder. Cumhuriyet’in kurulmasıyla “bazı eski ittihatçılar” yeni yönetimden, inkılaptan ve Mustafa Kemal Atatürk’ten hoşnutsuzluklarını gizlemez, gizli ajandası olan bir muhalif yapıya dönüşür.

    1925 yılında Şeyh Sait isyanının bastırılması sonrasında muhalif partilerin kapatılması ve diğer önlemler muhalefetin yer altına inmesini hızlandırır, öyle ki 1926 yılında Atatürk’e İzmir’de bir suikast düzenlenmesi bile planlanır. İzmir Suikastının öğrenilmesinin ardından tüm muhalif unsurların yakından izlenmesi ve zararlı olabileceklerin tasfiyesi daha bir kararlılıkla uygulanır. Bunlardan öne çıkanlar ya idam edilir ya da intihar süsü verdirilerek öldürülür. Özellikle, savunmasında, hiçbir hakaret ve konuşma ve yazısında şiddet bulunmadığını belirten Maliye Bakanı Cavit Bey’in idamı tasfiye harekâtının kapsamını göstermektedir. Milli Mücadele Dönemi’nin en etkili komutanlarından olan ve cumhuriyetin kurulmasında önemli rolü bulunan Kazım Karabekir ise idamdan son anda kurtulur.

    Eski bir ittihatçı olan kitabın kahramanı Şehsuvar Sami ise İzmir Suikastı girişiminden hemen sonra Beşiktaş’taki evinden uzaklaşarak bilindik bir otele geçer; çünkü öldürülecek olursa bunun evinde yalnız, bir başına olmasındansa göz önünde bir otelde gerçekleşmesini tercih etmektedir.
  • Nitekim Şeyh İbrahim tarafından yönetilen propagandada faliyeti çerçevesinde halka dağıtılan beyannameler de dikkati çekicidir. Basılı olan bu beyannameleri Şeyh Sait hangi makineyle basabilmiştir ki ? Elbette ki bunlar dışarda hazırlanmış ve tüfekler patlayınca asilere ulaştırılmıştır. Bundan başka, sonra hükümet kuvvetleri duruma hakim olup da Şeyh Sait'in adamlarını esir almaya başladıklarında bunların üzerinde üniformaya benzeyen kılıklar görülmüş, ceplerinde yabancı paralar bulunmuştur. Ellerindeki silahların da ecnebi silahı olduğu anlaşılmıştır. O günler bizim Musul dosyasıyla İngilizlerle takıştığımız göz önünde tutulursa, Kürt isyanının arkasında kimlerin bulunduğu daha kolay kestirilebilir.
  • "Birileri bu toprakları parsel parsel satmanın derdinde! Bir zamanlar Osmanlı yönetimin de Toprak satma kanunu çıkarmıstı. Abdülhamit,
    Lozan Hezimet'tir diyenler Lozan Türkiye'nin Tapusudur efendiler!

    LOZAN ANTLAŞMASI'NIN EMPERYALİSTLERE KABUL ETTİRİLDİĞİ TARİH:
    24 TEMMUZ 1923
    Ne demiştik tarihi doğru öğreneceğiz, doğru öğreteceğiz...
    Son 10 yılda ATATÜRK'e saldırılarla birlikte LOZAN ANTLAŞMASINA da saldırılar arttı.
    Mürteci ne diyor?
    Lozan hezimettir...
    Başka ne diyor 'Osmanlı Torunu'?
    Lozan ihanettir...
    Neden ihanettir kardeşim?
    Adaları verdik... Başka: Musul kaybedildi...
    Başka: Başka?
    Diyor ki, Lozan 1923'te sona erecek, o zaman göreceksiniz neler olacak?
    Tarih bilmeyen, belge ile rivayet arasındaki farkı anlatamayan bir güruh millete tarih dersi veriyor ki, eyvah ki eyvah!
    Bak kardeşim, şimdi tane tane anlatalım.
    Bir kere Kurtuluş Savaşının tam ortasında 10 Ağustos 1920'de son Osmanlı Padişahı VAHDETTİN, SEVR diye bir ANTLAŞMA imzaladı. Sevr Antlaşmasıyla sana bırakılan toprak Ankara, Çankırı, Yozgat, Niğde, Nevşehir ve çevresiydi. Yani sadece iç Anadolu... Geri kalan her yer elinden alınmıştı. Ermeni ve Kürt devletleri kuruluyor ve İstanbul padişaha anlaşmaya uyma koşuluyla bırakılıyordu.
    Kim yırttı bu haritayı, O nefret ettiğiniz Mustafa KEMAL ATATÜRK...
    Peki nasıl oldu bu? Savaşla, kanla, ölüm pahasına yırttık o haritayı. İngiliz uçaklarından fetvalar atılıyordu halkın üstüne Mustafa Kemal dinsizdir, katli vaciptir diye...
    Silip süpürdük Yunan'ı İZMİRDE DENİZE DÖKTÜK... Hani çok sevilen bir marş var ya İZMİRİN DAĞLARINDA ÇİCEKLER AÇAR... AÇTI ÇİCEKLER...
    Sıra İngiliz'e gelmişti. Korktular. Mudanyada ateşkes masasına oturdular.
    İngilizler öncülüğünde LOZAN'a çağrıldık.
    Mustafa Kemal Paşa, Lozan baş delegesi İSMET Paşa'dan ne istedi biliyor musun?
    Bir: Ermeni devleti asla kabul edilmeyecek
    İki: Kapitülasyonlar kesinlikle kaldırılacak
    Üç: Osmanlı borçları tek başına üstlenilmeyecek...
    Bir de şunu anımsatayım sana: İsmet Paşa Lozan'a giderken daha İstanbul ve boğazlar işgal altındaydı...
    Bu üç madde çok önemliydi, başta da kapitülasyonlar...
    Neden mi?
    Osmanlı aldığı borçları ve faizlerini ödeyemeyince DUYUN U UMUMİYE kurulmuştu. Türkiyenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına el konulmuştu. Bundan kurtulmadıkça bağımsız bir devlet olunamazdı. Kapitülasyonlar nedeniyle her devlet Türkiye'ye sömürge gözüyle bakıyordu, öyleydi zaten...
    Emperyalistlerle masa başında gırtlak gırtlağa bir pazarlık başladı. Masada TÜRKİYE YAPAYALNIZDI. DÜNYA KARŞISINDA...
    Görüşmeler, ATATÜRK'E anında bildiriliyor, o da düşünceleriyle ve direktifleriyle görüşmeleri yönetiyordu.
    Türkiye, LOZAN'DA:
    Kapitülasyonları ve Duyunu Umumiyeyi kaldırttı. ERMENİ VE KÜRT DEVLETI TARTIŞMALARINI SONA ERDİRDİ.
    Osmanlı borçları, borçlar alındığında hangi devletler Osmanlı yönetimindeyse onlara bölüstürüldü. Yunanistandan savaş tazminatı olarak KARAAĞAÇ kasabasını aldı. 3 mile kadar olan adaları ve kayalıkları aldı. (Meis Adası hariç)
    Boğazlar başkanı Türk olan komisyona bırakıldı.
    YENİ TÜRK DEVLETINİN BAĞIMSIZLIĞI TÜM DÜNYACA TANINDI...
    Şımdı gelelim kin dolu iddialarına. 12 Adaları biz Balkan savaşları sırasında kaybettik. Musul'u bugün Diyarbakır Meydanında heykeli yaptırılan Cumhuriyet düşmanı SEYH SAİT AYAKLANMASIYLA 1925'DE...
    BAŞKA?
    Sana son sözüm... Vicdanın gibi gözlerin de körleşmemişse; Padisahınin imzaladığı SEVR VE Mustafa Kemal paşanin imzaladığı LOZAN HARİTALARINI YAN YANA KOY VE CEVAP VER: LOZAN HEZİMET MİYDİ? İHANET MİYDİ?
    Basta İsmet paşa olmak üzere Lozan Antlaşmasını imzalayanları ve GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA'YI BİR KEZ DAHA SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUM.

    Erdal Atıcı
    24 Temmuz 2018