• yaralandıkça ne çok şeyi özlüyor insan…
    gerekli, gereksiz ne varsa özlüyor.
    çocukluğu değil. 
    genç günleri değil. 
    sadece eski evlerin arasında yokuş aşağı yürüdüğü sabahları.
    ayaklarına dur diyemediği… 
    her şeye inandığı… 
    her şeyin mümkün olduğu sabahları...
    bugünü dün, yarını çok önceden yıktıkları bu sabahlara ait değilim ben. 
    zaman akıyor, su akıyor, annem kapıdan sokağa çıkıyor.
    ben evden çıkamıyorum.
    bu kayıp sabahlar, benim sabahlarım değil.

    büyüdüğünü, hiç yıkılmaz dediğin dağlar kendi kendini yıkınca anlıyormuş insan..
    olacak gibi olanlar son anda olmayınca...


    -Kemal Hamamcıoğlu
  • 4
    Yürünür dağlara
    Tutuyorsa dünyayı dengede.
    Dile gelir ateş -Hakk'tan -
    Ve dilerse unufak olur dağlar.
    Firavun dahil
    Yolların ve yolculukların elinde
    İsyankarlarla iş tutan
    İnsanlar -şeytan dan-
    Aczini bilmeyen korkaklar
    Korkaklıklarından kaçarlar.
    Sihir denilen herşeyden uzak
    İnananların karşılıksız kalmadığı
    Olağanüstü bir yaşam.

    İnanırım mucizelere, ama
    Deniz bölünmez ikiye,
    Bir Musa yoksa eğer.

    (Kadir Sefa)
  • Gönlümün rıhtımından bir gemi kalkar.
    Kalkar da; viran bırakıp bendimi sarsar.
    Dur ey deniz, dalgaların ruhuma çarpar.
    Çarpar da; yarıp göğsümü kalbimi dağlar.

    Jones
  • Doğanın da gururu dağlar mıdır..
    Ve korkular dağları da tutarlar.
    Karşılıklı durarak ağlar mıdır.
    Ağlarsalar, önce kim, kime ağlar.
  • Doğanın da gururu dağlar mıdır..
    Ve korkular dağları da tutarlar.
    Karşılıklı durarak ağlar mıdır.
    Ağlarsalar, önce kim, kime ağlar.
  • Ey saçları “alagorsan” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Bacağımla alay etme pek topal diye.
    Bir sorsana o topallık bana nereden hediye ?

    Sen Şişli’de dans ederken her gece gündüz,
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz

    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık .

    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla

    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben

    Neyim? Bir hiç… İşe güce yaramaz topal…
    Sen sağlamsın, senin hakkın, dünyadan zevk al:

    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!

    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.

    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,

    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık.

    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…

    Gülme öyle bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

    Sana karşı haykıranı, mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan

    Anam, babam, karım, kızım, eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… gel, cevap ver, sen

    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…

    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.

    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.

    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.

    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,

    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız

    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!..

    Gerçi salonlarda senin “yıldız”dı adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!

    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.

    Omuzun da neden seni fuzuli çeksin?
    …………………………………..
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..

    ~H. Nihal ATSIZ~
  • YUSUF'U TANIMAK!

    Benim adım Yusuf. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdum. Mevsimler sonbaharı gösteriyordu yanlış hatırlamıyor isem. Bir gün var ki hayatımın ilk karanlık günüdür. Ruhumu aydınlatmayı başaramamamın başrolünde o gün yatar. O gün eşkiyalar sadece anamı babamı değil, şu hayatın bana özgür kıldığı tek şeyi de çaldılar. 3 jandarma ve kaymakam geldi, baktılar yabancı ama acıanası hikayeme. Kan gövdeyi çoktan kaplamıştı, ıssız ve sessiz oturmuş ölümü kabullenme çabasında idim. Ölüm benim için gelmemişti ama beni de es geçmemişti. Nefes alan bir suret beni ne kadar yaşanılır kılardı bilmem. Küçüğüm işte 6 yaşındayım. Hikayemin 6 yıl önce başladığını sanıyordum, benim hikayem asıl şimdi başladı. Çekip götürdüler kolumdan beni. Ne istediğimden de emin değildim. Başımı okşayan elleri eşkiyaların elinden ayıran neydi? Başıma ellerini uzatan jandarmalardan benim hikayemi ayıran neydi? Bilemiyorum, dedim ya 6 yaşındaydım. Düşünmekten çok acı çekmeye programlamıştım kendimi. Ağlamayı bile beceremediğim gerçeği yüreğimi apayrı dağlıyordu. ''Kadersiz'' derler ya hah kaderim yoktu benim. Acıların çevrelediği, kanların ayağımın ucuna değdiği, ellerimi başımdan kaldıramadığım, acınası bir zavallıydım. Yatakta kanlar içinde ruhunu teslim etmiş iki zavallının çocuğu değildim artık. Yusuf olmasına Yusuf'tum. Zavallı Yusuf! besleme Yusuf! (Kitabın girişiyle alakalı içimden geçenler)

    ''Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek... Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek... Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.''
    *Kalbinden nefes alan biridir Yusuf. Sevdiği, değer verdiği şeyleri savunmak adına dünyayı yıkıp / yakabileceğini hisseden, ancak çarelerin sonuçla bir türlü buluşamamasından müzdarip. Yazgısıyla savaşıp gözle görülür bir dönüşümü başarmanın mucizesini aradı kendince. Bir hiç olarak bellediği hayata mucizevi bir dokunuş gerekiyordu. Bir umuttu sevmek, mucizelere inanmıştı Yusuf sevgisine istinaden. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'un kaderiyle eşdeğer olmak zorunda kalıyordu. Değişmemiş ve doyuma ulaşılmayacak bir dünyanın yok oluşa sürüklendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız bu eserde.

    Sabahattin Ali'yi anlayamamak, tanıyamamak!

    1937 yılında basılan bu roman, Sabahattin Ali'nin yarısı tutuklanmalar ve kaçmakla geçen hayatında yine bir tutukluluk ertesi yazdığı bir eseridir. 1933 yılında bir şiirde Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ertesi yıl af ile dışarı çıkmıştır. 1934 yılında ise yine Atatürk'ü öven bir şiir yazmıştır. Bu kimilerine göre geri vites olarak adlandırılsa da yakın çevreleri yaşamının sona ermesinden sonra bile Sabahattin Ali'nin Atatürk'ü çok sevdiğini söyler. Hep derim diyorum sosyalist / hümanist bir adamı koskoca bir ülke sığdıramamış, her seferinde sindirmeye çalışmış. Bu adamı ne sağcılar ne de solcular sevdi. Oysa ülkesine olan bağlılığı yüzünden Almanya'daki okulundan kovulmuştu. Nasıl mı? Pek nitelikli bir geçmişleri olmayan Hüseyin Nihal Atsız'a 1930 yılında anlatmıştır bunu:

    "Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış."

    Şimdi diyen olacak ee ne olmuş bir tokat atmışsa? Sabahattin Ali, bence bunun sonuçlarını bile bile attı bu tokadı. Ülkesi kendine bu kadar yabancı, bu kadar düşman iken o hep kalbinin bir köşesinde sevdi Türkiye'sini. Vatan sevgisi ayrıdır çünkü. Sadece Nihal Atsızlar, Nazım Hikmetler, Ali Ertekin (!)'ler sevmedi bu ülkeyi. Karış karış hapishanelerini, topraklarını gezen Sabahattin Ali'de sevdi. Hem de çok güzel sevdi. Eserlerini okuyanlar da bunu çok rahatlıkla idrak edebilir.

    Hüseyin Nihal Atsız ile yaşadığı tartışmaların temelinde de yine yazdığı eserler yatar. Fikirler insanların hoşuna gider gitmez bunu anlarım ancak fikirler üzerinden çatışmak işte buna karşıyım. Sürekli izlenen ve yeniden hapse tıkılmak için türlü türlü bahaneler ile kovaladıklarından ülkeden kaçmak isteyen Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948’de katlettiler. Arkadaşı Naci'ye yazdığı şiirde şunları söylemişti:

    Kardeşim Naci beni
    Kovacaklar mektepten
    Ya kovsalardı seni
    Ne yapardın acep sen

    İşte ben karar verdim
    Bu gece öleceğim
    Üzülme sen çünkü ben
    Göklerde gezeceğim.

    ---İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.---

    Bu Yusuf'un içine gizlenmiş Sabahattin Ali suretidir. Çevresindeki insanların onu anlayamayışı, içten içe yalnızlığa götürmüş ancak yazma eyleminden hiçbir surette vazgeçmemiştir. Arkadaşı Nahit hanım'a 24 Kasım 1927 yılında mektubuyla şöyle seslenmiştir.
    (........)
    Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
    (......)

    Kuyucaklı Yusuf eserini bu kadar sevmemin sebebi Sabahattin Ali'ye olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü yazar muhakkak surette kaleme aldığı eserde kendinden bir parça bırakmalı ki yazdıklarını hissedebilelim değil mi? Yusuf'un çevresinde ya çok iyi insanlar bulunur ya da tamamiyle kötü insanlar. Zamanla kötü insanlar çevresindeki iyi insanları da kendi safına çeker. Zaten az nüfuslu olan kalbini tamamen yalnızlaştıracaktır bunlar. Yusuf kendi iç dünyasında bir mahkumu canlandırmakta idi. Bununla birlikte evinde, yaşamında oluşan hadiselere karşı ilgisiz olmasa da ilgisiz görünmekte, içindeki yangını bir türlü dışarı çıkaramamakta idi. Bir facia ile başlayan hayat daima facia ile mi biter? Evet! Kadersiz Yusuf için tam anlamıyla bu geçerli oldu. Yalanlarla avunmak yerine gerçeklerle acı çekmeye razı idi. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'u yok oluşa sürükledi.

    Sorunların farkında olmak, onları çözmenin ilk yoludur. Kendimizden kaçmamalıyız, değişimi, dönüşümü hep cepte tutmalı, yaşamımızı şekillendiren karar ve tercihlerde ilk olarak kendimizi dinlemeliyiz. Kendimizden kaçmanın bedeli her zaman ağırdır. Yusuf, Sabahattin Ali bilhassa Kaymakam babanın yaşadıkları hep bundan ileri gelir. Kendimizle yüzleşmek, kendimizin farkına varmak ilk ödevimiz olsun. Yusufların kaderi kimseye uğramasın.

    https://www.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ