İstanbul her şeyden evvel hafızaya direnmek, unutmak ve unutturmak demek bizler için. Üzerinde yaşadığımız sokakların isimlerini dahi bilmiyor, araştırmıyor, merak etmiyoruz. Geçmiş geçip gitmiş bir evre gözümüzde, mümkün mertebe onunla karşılaşmak istemiyoruz. Eğer olur da geçmişten kalma bir anıttan ya da binadan memnun isek, onu bugünün bir parçası kılabildiğimiz için seviyoruz. Aksi takdirde ehemmiyeti yok gözümüzde. Bombalanmış binaları Berlinliler olduğu gibi yarasıyla muhafaza eder, İstanbullular ise bir an evvel yıkıp yerine alışveriş merkezleri inşa eder.
Türkiye'de yazarlar söz konusu oldu mu iki hususu bilmemeyi tercih ederiz: Ölmüş yazarların sadece kitaplarına odaklanmaktan, hayattayken nasıl ve neler yaşadıklarını bilmeyiz, biiiir. Yaşayan yazarların da sadece yaşamlarına odaklanmaktan kitaplarında neler yazdıklarını bilmeyiz, ikiiiii.
"Bir kazana, kararınca pirinç, kararınca su, kararınca yağ koyasın, pişiresin." Ahçıbaşı kederli. Şu "kararınca"nın ne olduğunu bir anlayabilse, kalmayacak mesele.
Yedi kat gökyüzünün direksiz ama üst üste, desteksiz ama dengede durmaya başarmasını, kainatın mucizevi nizamına kanıt olarak görmeye meyyaldir insanların çoğu. Ama işte kimileri de hayatın muntazamlığına değil, tekinsizliğine işaret sayar bu durumu. Ha düştü ha düşecek bir gökyüzünün altında yaşadıklarını düşünmekten alıkoyamazlar kendilerini. Onları yalancı çıkarmamak için olsa gerek, gökyüzü de kafalarına çöker sık sık. Hep son anda, sonlara ramak kala yükselip, ağırlığı altında ezilenlerin tekrar nefes almalarına izin vererek...