• 1-) Varlık Düzeyi ne kadar yüksek ise; şimdiki zaman o kadar ‘geniş’tir; daha aşağı Varlık Düzeylerinde geçmiş ve gelecek olan şeyleri o kadar daha fazla kucaklar. Tasavvur edilebilecek en yüksek Varlık Düzeyinde ‘ebedi şimdi’ var olacaktır.

    2-) İnsan = m + x + y + z = maden + hayat + şuur + kendinin farkında olma
    Birçok öğretinin insanı dört ‘beden’e sahip olarak tanımlaması şaşırtıcı değil, yani;
    fiziki beden - (m’ ye tekabül.etmektedir);
    eterik (semavi) beden - (x’e tekabül etmektedir);
    astral (ruhani) beden - (y’ye tekabül etmektedir);
    ‘Ben’ veya Ego veya Nefs veya Ruh - (z’ye tekabül etmektedir).

    3-) Hayvan ve insan arasındaki farkı oluşturan ken- dininfarkmdaolma (self-awareness) sınırsız potansiyelli bir güçtür, sadece beşeri insan yapan değil, ona üstün insan olma imkânını ve hatta ihtiyacını veren güç. Skolastiklerin söyledikleri gibi, ‘Homo non proprie humanus sed superhumanus est’, yani gerçekten insan olmak için, sadece insan olmanın ötesine geçmek zorundayız.

    3-) Gene Plotinus’un şu ünlü vecizesi: ‘Önce güneş gibi olmadıkça göz asla güneşi görmedi ve bizzat kendisi güzel olmadıkça ruh asla İlk Güzelliği göremez.’ Eflatuncu John Smith (1618- 52) dedi ki: ‘Allah’ın yarattığı şeyleri hatasız olarak bilmeye ve anlamaya bizi muktedir kılan, içimizde bulunan canlı bir kutsallık ilkesi olmalıdır;’ buna St Thomas Aquinas’ın (1225-74) ifadesini ilave edebiliriz: ‘bilinen nesne bilenin içinde olduğu sürece bilgi ortaya çıkar.’

    4-) Rumî (1207-1273), “görünen iki gözün en zayıfları olduğu yetmiş katlı kalb gözünden” söz ederken,9 Eflatuncu John Smith şunu tavsiye ediyor: ‘duyu gözlerimizi kapamalı ve daha parlak olan kavrayış gözümüzü açmalıyız, filozofların düşünme melekemize verdikleri adla, ‘gerçekte herkesin sahip olduğu, ama çok az kişinin kullandığı’10 ruhun gözünü.

    5-) İçgörüyü (eşyaya nüfuz etmeyi) meydana getiren ‘kalb gözü’nün gücü, görüşler üreten düşünme gücünden kat kat üstündür. “Felsefî görüşlerin sefaletini fark ederek,” diyor Buda, “hiçbirine bağlanmayıp hakikati arayarak, gördüm.''

    6-) Yeterliliğin Büyük Hakikati bize, kavrayış (idrak) aletlerinin kullanımında sınırlamanın kaçınılmaz olarak gerçekliği daraltma ve yoksullaştırma neticesini doğuracağını öğretmektedir. Ve bu çok önemli bir meseleye yol açmaktadır. Kuşkusuz, hiç kimse bu neticeyi elde etmeyi arzu etmez; o halde, böyle bir daraltmanın meydana gelişi nasıl izah edilebilecektir?
  • İçerisinde bulunduğumuz ‘an’ dan geriye dönüp baktığımızda şu cümleyi kurabiliriz.

    ‘Olan, oldu.’

    Her ne olduysa, oldu.

    Peki, olması ‘gerektiği’ için oldu, diyebilir miyiz?

    Olan gerekli miydi?

    Gerekliliği, olmasından kaynaklı mı? Olan, bir perdenin ardında gerekliliği mi barındırıyor?

    Gerekli olan, oluyor mu?

    Geçmiş için, olan oldu ve olması gerektiği için, oldu, olmazsa olmazdı, bu sebepten oldu, diyebiliriz.

    Gelecek için ise, olması gereken, olacak, diyebiliriz artık.

    Olacak, her ne olacak ise o, olmazsa olmaz olduğu için, gerekli olduğu için, olacak.

    O halde olan olur.

    Yukarıda söylediklerim Dücane Cündioğlu’nun kendisine ait üç cümlelik kader tanımı üzerine düşüncelerdir.(Olan olmalıydı.(Geçmiş)-Olacak olan olur.(Gelecek)-O halde olan olur.(Şimdiki zaman)) Uzun süredir gündelik hayatta da kullandığım kişisel bir telkine dönüşmüştü bu cümleler . Bu şekilde göğsümü bir parça daha genişlemiş ve ruhumu dar kafeslerden kurtulmuş buluyordum.

    Oysa ki yeni farkına varıyorum. Beni yeni kederlere, yeni ıstıraplara sürükleyecek denli ağır cümlelerle geliyorum kendi üstüme.

    ‘Olmamış olan, olmadı.’

    Her ne olmadıysa, olmadı.

    Peki, olmaması gerektiği için olmadı, diyebilir miyiz?

    Olmayan gereksiz miydi?

    Gereksizliği, olmamasından kaynaklı mı? Olmayan, bir perdenin ardında gereksizliği mi barındırıyor?

    Gerekli olmayan, olmuyor mu?

    Geçmiş için, olmayan olmadı ve olmaması gerektiği için, olmadı, olsaydı olurdu, bu sebepten olmadı diyebiliriz.

    Gelecek için ise, olmaması gereken, olmayacak, diyebiliriz artık.

    Olmayacak, her ne olmayacak ise o, olursa olur olduğu için, gerekli olmadığı için, olmayacak.

    O halde olmayan olmaz.

    Ah ne denli ağır!

    Olmayacak olan olmaz.


    Ol deyince olduranı tanıyanlar 'Olmaz bile olur.’ * derler.

    'Olur bile olmaz.' içinde sıkışmaktayım.

    Ne güzel demiş Fuzuli;

    aşık oldur kim kılar canın feda cananına
    meyl-i canan etmesin her kim kıymaz canına

    canını canana vermektir kemali aşıkın
    vermeyen can, itiraf etmek gerek noksanına

    Ey can,olur olmaz işlerle beni uğraştırma.

    Olmak değildir niyazım ölmektir bundan sonra.
  • Uzun zamandır etkilenebileceğim bir kitap arıyordum. Hayatımdan bir parça bulduğum değilde, hayatımdan beni çekip çıkaracak kafamın içinde yeni dünya yaratacak bir kitap araştırıyordum.

      Sonunda buldum ve  Fahrenheit 451 kitabını aldım. Ben başka dünyalara geçmek isterken romanın içerisindeki cümleler beni hayatıma sürüklüyordu. Üstelik kitabın çok eskiden  yazılmış olması tüylerimi diken diken etti. Bir an Ray Bradbury kitabı yazarken geleceğe mi gitti acaba diye düşündüm. Şu an yaşadıklarımızla örtüşüyordu  yazılanlar. 
     
      İnsanların yabancılaşması,düşünmemesi ve birbirlerini bu kadar incitmesi... Yapılan baskıya alışması, mutsuz olmamak adına hissetmekten vazgeçişleri...Hepimizin çevresinde zaten böyle insanlar yok mu? İçleri sıkılmasın diye haberleri seyretmeyen, dizilerlerle kendi hayatlarını unutup dizi kahramanlarıyla mutlu olan, kitap okumayıp internette ya da başka şeyler ile uğraşarak boş vakit geçiren bir çok insan tanıyoruzdur. Bu nedenle bu kitap size çok tanıdık gelebilir.

    Kitabı okurken bol bol şimdiki zaman ile kitapta anlatılan zamana gideceksiniz. Tabi kitap eskiden yazılması nedeniyle  eskiye de gidecek, yazarın nasıl bir öngörüde olduğunu göreceksiniz. Roman  Kahramanı ile düşünürken bir yandan da onun düşüncelerinin nasıl değiştiğini fark edeceksiniz.

    Kitabın bana yakın gelen bu kısımlarını, çok beğenerek okuduğumu söyleyebilirim ama sonlara doğru bir şeyler askıda kalıyor gibi geldi. Heycanla başladığım kitap  bitimine yakın biraz heycanlılığını yitirdi. Sona yakın bir kaç sayfada hayatın içinden ve düşündürücü kelimelerin geri gelmesiyle birlikte kitabı keyifli ve tat alacak bir şekilde bitirdim.

    Not: Keyifli derken zamanın nasıl geçtiğini unutarak okudum. Yoksa yazılanlar okuru  ürpertiyor. En azından bende bu duyguyu yarattı.
  • Ünlü romancı DH Lawrence, “hiçbir şey için ‘bu benimdir’ deme!” diye uyarmıştı yıllar öncesinden. Sadece, “bu benim yanımdadır” dememize izin vermişti. Gerçekten de,varlığımızı zenginleştiren, yaşayışımızı derinleştiren ne varsa, hepsi hepsi zamanın akıcılığı içinde çürümeye, eskimeye, yitmeye mahkûmdur.

    Şu andaki hâli ne olursa olsun, üzerinde her zaman bir fanilik, geçicilik damgası taşır eşya ve insan. Buna göre, aslında hiçkimsenin “ben gencim” deme hakkı da yok gibidir; doğrusu,bulunduğu gün içinde “ihtiyar” diye tarif ettiklerinden biraz geç doğmuş olmasına borçludur gençliğini.

    Ne kadar genç olursa olsun, bir başka zamanın ihtiyarıdır her genç. Öyleyse ne gençliğinizle övünün, ne de yaşlıyım diye üzülün.. Sadece zamanın size ayrılan köşesinde şimdiki ünvanınız bu! Şimdilik! Sadece şimdilik! Gençlikse zaten geçecek, yaşlılık ise o da geçecek!
  • Vaktinden çok önce gelmişim terminale.Neydi şu firmanın adı? Hatırlıyorum, Yediveren Turizm. Peron 66, otobüs de vaktinden çok önce gelmiş duruyor. En güzeli gidip oturmak diyorum. Otobüsün ön kapısı açık. Muavin, ön kapının olduğu merdivene oturmuş kitap okuyor.Merak ediyorum kitabı ; Aziz Nesin, Şimdiki Çocuklar Bir Harika.Kapının önünde pala bıyıklı, göbekli bir adam sigara içiyor.Şoför galiba bu diye düşünüyorum. Şoförümüz narsist olmalı.
    Kolundaki bilekliğe kocaman "Hayri" yazdırmış. Demek ki kaptanımızın adı Hayri'ymiş diyorum. Muavinin yanından geçip 15 numaralı koltuğuma oturuyorum. Kimse yok otobüste. En güzeli uyumak, uyuyorum.

    Otobüsün hareket etmesiyle uyanıyorum.Koltukların hepsini yolcularla dolmuş görüyorum. Garip bir şekilde herkesin elinde kitap var. Ne güzel! Herkes kitap okuyor. Sadece önümde oturan iki kişi ve arkamızdaki bir kişi okumuyor. Yanımdaki adam da elindeki telefona bir şeyler yazıyor. Yüzünü kaldırıyor. Tanıyorum ben bu adamı bir yerden ama nereden?
    "Sizi bir yerden tanıyacağım ama, adınız ne?
    "Olabilir, Erhan" diyor. Tabi ya! Bu tanıdık yüz 1000K'dan Erhan Bey.
    "Erhan Bey, ben 1000K'dan Mustafa" diyorum ama tanımıyor beni. Ne yapsam tanımıyor. Beni, son kozumu oynamaya mecbur bırakıyor.
    "Otobüs Kazım" diyorum. Suratı ekşiyor Erhan Bey'in. Kafasını cam tarafına çeviriyor.
    "Tanıdım, tanıdım. " diyor istemsizce. O kadar! Başka tepki vermiyor. Demek ki beğenmemiş diyorum Kazım'ı. Her zamanki gibi neyse diyorum. Söylenecek bir şey bulamayınca "neyse" hayat kurtarıyor.

    Ön sırada oturan kitap okumayan gençlerden birisi ayağa kalkıyor.
    "Size bir şey sorabilir miyim" diyor.Tüm otobüs gence yoğunlaşıyor. Genç hakimiyeti sağlayınca soruyu soruyor.
    "Hikâye mi, roman mı? "
    Hayda! Burada da mı anket? Otobüstekilerin bir kısmı hikâye diyor, bir kısmı roman. Erhan Bey'e soruyorum.
    "Hikâye" diyor. Genç aldığı cevapların verdiği hazla yerine oturuyor. Aldığı bu cevaplar nerede işine yarayacak acaba diye düşünüyorum. O sırada susadığımı hissediyorum ama kitap okuyan muavin ortalarda yok. Ayağa kalkıp ortadaki kapının olduğu yere yöneliyorum. Muavinimiz orada. Bir elinde Aziz Nesin kitabı, diğer elinde kırmızı tuborg. Suyumu alıp yerime geçiyorum.

    Erhan Bey telefona bir şeyler yazıyor. Muhtemelen yine şiir yazıyor çaktırmadan. Bey'i bırakıyorum abi diyorum artık.
    "Abi toplu taşıma araçlarında alkol almak suç değil mi? "
    " Bilmem, Semih'e soralım, avukat ya, o bilir." diyor.Semih'le konuştuktan sonra,
    "TCK'nın 666. maddesine göre suçmuş" diyor.Google'a bakıyorum, TCK'da öyle bir madde yok.
    "Erhan abi TCK'da 666 diye bir madde yok."
    "Bilmem, Semih'e ne zaman bir şey sorsam hep TCK'nın 666.maddesi diyor."

    Belli bir süre sonra kafamda şimsekler çakıyor.
    " Erhan abi, muavin hem Aziz Nesin okuyor hem de kırmızı tuborg içiyor.Bu bana birini çağrıştırdı" diyorum. Gülüyor.
    "Evet, muavinimiz Tuco. İşsizdi ya iş bulmuş kendine" diyor.
    Garipsiyorum, bugün her şey ne kadar da garip.

    Muavin Tuco, servis masasını şangırdata
    şangırdata yanımıza geliyor. Anlaşılan alkol kana karışmış diye düşünüyorum.
    " Ne içersiniz " diye soruyor.
    "Meyve suyu" diyorum.
    "Votkalı mı " diye soruyor bu kez. Şaka yaptığını sanıp, "evet " diyorum. Tuco'nun ciddi olduğunu meyve suyunu içince anlıyorum. TCK'nın 666.maddesi gereği artık ben de suça ortak oluyorum.Çaktırmıyorum.


    Erhan abi bana hikâye okumak istiyor.Bir tane hikâye diyor ama ardarda dört tane hikâye okuyor. Hikâyeleri bitince, "ben de bir tane okuyabilir miyim? " diyorum.
    "Adı ne? " diyor. " Otobüs Kazım " diyorum. Susuyor. Ben bu susuşları çok önceden tanıyorum. Sonra kafasını cam kenarına çeviriyor. Galiba Erhan abi için kaçmanın en güzel yolu, cam kenarına başını çevirmek oluyor.Pes etmiyorum, konuşmak istiyorum yeni bir konu açarak.
    "Erhan abi ne tür müzikler dinlersin" diyorum.
    " Türkü severim, sen diyor? "
    " Ben Mabel Matiz seviyorum. Son şarkısı "Sarmaşık" çok güzel değil mi? " diyorum. "Değil " deyip başını yine cama çeviriyor.Nasıl bir konu açtıysam hemen kapanıyor. "Ne garip adamsın" diyorum. Allahtan duymuyor. O sırada arkamızda oturan ve kitap okumayan arkadaş ayağa kalkıp yüksek sesle,
    "Bazı insanlar, bazen insanlar " diyor.Otobüstekilerin çoğu bu sözü beğenip alkışlıyor. "Bu sözün nesini beğenip alkışlıyorlar abi" diyorum.
    "Bilmem, Semih'e soralım, avukat ya, o bilir" diyor. Artık anlıyorum ki Erhan abi benimle iyiden iyiye dalga geçiyor. Biraz daha susuyoruz.

    Muavin Tuco işi abartıyor. Su isteyen yolcuya
    " kalk kendin al" diyor.


    Yan taraftaki kadın Vüs'at O.Bener okuyor.
    " Abi Vüs'at diye erkek ismi mi olur? " diyorum. Sinirli bir şekilde " Vüs'at diye kadın ismi mi olur? " diyor. En son Vüs'at diye isim olmazda anlaşıp susuyoruz yine.

    Önümüzdeki anketçinin yanındaki arkadaşı ayağa kalkıyor. " Bir anket de benden" diyor. Herkes nefesini tutup dinliyor. Anketçinin
    " Gol mü atarsınız, pas mı " demesiyle Erhan abi ayağa kalkıp gencin ensesine bir tokat yapıştırıyor. " Böyle saçma anket mi olur lan! " diyor. Lan, Erhan abinin ağzında güzel durmuyor.Muavin Tuco, yolcunun birinin yerine oturmuş, yolcuya su servisi yaptırıyor. O sırada ön taraftan şoför Hayri'nin gür sesi yükseliyor.
    "Kolama votka katmış." Şoför otobüsü durdurup muavin Tuco'nun yanına geliyor. Bizde Erhan abiyle birlikte Tuco'dan yana oluyoruz. Beni, şoför Hayri'nin elinden zor alıyorlar. Ardından üçümüzü otobüsten atıyorlar.Gecenin köründe yolun ortasında kalıyoruz. Erhan abi Tuco'ya kızıyor.
    " Şoförün kolasına niye votka kattın"
    Tuco gülüp, " ayık çekilmiyor " diyor. Erhan abi bana dönüyor.
    " Napçaz Mustafa" diyor. Susuyorum.

    Bitti mi ?
  • Çok kötü bir tarih öğrencisiydim.Bana tarihi, seramik müzesine yada ölüler ülkesine ziyaret olarak öğrettiler. Geçmişin sessiz ya da dilsiz olmadığını keşfettiğimde yirmi yaşımı geçmiştim. Bunu Carpentier romanları, Neruda şiirleri okuyarak keşfettim. Sorarak keşfettim. Sorarak ve kendime sorarak; yaşadığımız bu gezegen nereden geliyordu, her dakika otuz çocuğun açlıktan yada hastalıktan ölmesi için her dakika silahlara bir milyon dolar harcayıp hiçbir ceza görmeyen bu dünya nereden geliyordu? Sorarak ve kendime sorarak : Bu dünya, bizim dünyamız ,bu mezbaha, bu tımarhane tanrının eseri mi , insanların eseri mi? Hangi geçmiş zamandan doğdu bu şimdiki zaman? Niçin bazı ülkeler diğerlerinin sahibine dönüştü,bazı insanlar diğer insanların,erkekler kadınların, kadınlar çocukların, mallar insanların sahiplerine dönüştü?
    Ben tarihçi değilim. ben bir yazarım, Amerika'nın belleğine saplantısı olan , özellikle de Latin amerikanın belleksizliğine mahkum edilmiş şefkatli toprakların belleğine saplantısı olan yazar.
  • “Mahalleden Arkadaşlar” ismi şimdiki gençlere bir şey ifade etmiyor olabilir. Ama eskiden öyle değildi. Tableti, bilgisayarı, cep telefonu, bilgisayarı olmayan çocuklar için Mahalleden Arkadaşlar’ın çok ayrı bir yeri vardır. Ailen gibi değillerdir mesela. Zorunlu olarak içinde bulunduğun bir aile meclisinden ziyade “can”dır onlar. Kendin seçmişsindir ve hayatı onlarla öğrenmeye başlamışsındır. Birlikte hayaller kurup hiç birini gerçekleştirememişsinşzdir. Ama çok şey paylaşmışsınızdır. Eskiden, mahallelerin mahalle, insanların insan olduğu, bakkalların küçük hesaplar peşinde koşmadığı zamanlardan bahsediyorum. İşte bizim jenerasyonun çocukluğunun geçtiği o güzel yılları bir kitaba sığdırmış sevgili Selçuk AYDEMİR.

    İlk defa bir kitabı okurken kahkahalar attım. Yüzümden gülümseme eksik olmadı. Ama bir yandan da tüylerim diken diken oldu. Sanki içimdeki o meçhul boşluğu çocukluğumu hatırlatarak doldurdu Selçuk AYDEMİR. Meğer ne çok özlemişim o günleri.

    Kısacası asla ve asla pişman olmadan okuyabileceğiniz bir kitap. Hatta baş ucu kitabım olmaya en güçlü adaydır kendileri. Zaman zaman herhangi bir sayfasını açarak zamanda yolculuk yapabilirsiniz.

    Gününüz iyi olsun sevgili kitap dostları..