Bu ben, bir topluma mensup oluncaya kadar esirdir, mahsuptur, özgürlükten yoksundur, toplumun bu büyük makine sisteminde bir vidadır. Bu makine kendi iradesini, yolunu ve ihtiyacını bilinçsiz bir şekilde bu insan ferdine dayatır.
Sartre'ın bahsettiği dört zindandan biri olan başkalarıyla birlikte yaşama, beni kendi içinde tutsak eder ve özgürlüğünü elinden alır. İnsanın kurtuluşu ve özgürlüğü, beşerin büyük arzularından biridir. İnsan bilinçsiz bir şekilde başkasının zorlamasına uyduğunda -bu ister toplumun, ister tabiatın, ister ırkın, isterse başka herhangi bir şeyin zorlaması olsun- insanlığından çıkar.
İnsan kendine dayatılan bu zorlamalardan kurtulduğu, yani bireysel özgürlüğüne kavuştuğu, özgür bir "ben"e sahip olduğu, doğal, bilimsel, zorlayıcı ve sosyal esaretlerden kurtulduğu ölçüde insan olur. Dinler, büyük irfani öğretiler, antrolopoloji felsefeleri, tamamı kurtuluş, bağımsızlık ve özgürlüğü övmüş, ona davet etmiştir. Doğrusu da budur. Esir insan, sosyal ve tabii bağların, mizaç ve içgüdü dayatmalarının tutuklusu olan insandır.Huzur ve barış içinde yaşasa da o bir bitkidir.
Nasıl oluyor da insan modern medeniyette bir yandan özgürleşince, bağımsız "ben"e ulaşınca, kayıtlardan,zincirlerden ve başkalarına bağımlılıktan kurtulunca yalnızlığa, anlamsızlığa, hastalığave intihara varıyor; öte yandan olduğu gibi kalırsa zillete, esarete, bitkisel hayata ve insani olmayan bir bilinçsizliğe düşüyor ve orada kalıyor? Bu ikisi çelişkilidir.