Sabahattin Ali, bu öykü derlemesinde adeta Anadolu'nun panoramik bir röntgenini çekmiş. Hastane koridorlarından tren garlarına, yoksul köylerden dökülen gemilere kadar uzanan bu hikâyeler, bütünüyle halkın içinden, kanlı canlı kesitler sunuyor. Öykülerin örgüsü o kadar bütüncül ve sahici ki, içinden tek bir satırı veya paragrafı çekip almak, o canlı organizmanın ruhuna zarar veriyor gibi hissettiriyor.
Kitaba adını veren "Sırça Köşk" masalı, yazarın dönemin siyasi baskılarından ve sansüründen kaçınmak için sistem eleştirisini zekice bir metaforun arkasına sakladığı muazzam bir taşlama. Hiçbir şey üretmeden halkın emeğini sömüren, "biz olmazsak siz yaşayamazsınız" illüzyonuyla kitleleri uyutan o bürokratik yapının mükemmel bir anatomisi. Yazar, dışarıdan devasa ve yıkılmaz görünen o sistemin, halkın gücünün farkına varıp ufak bir itirazıyla ("üç beş kelle fırlatmasıyla") nasıl tuzla buz olabileceğini o masalsı dille yüzümüze çarpıyor.
Kitabı bitirdiğimde zihnimde kalan en acı teşhis ise şu oldu: 1940'ların Türkiye'sinde eleştirilen o liyakatsizlikler, haksızlıklar ve yozlaşmalar ne yazık ki bugün hala form değiştirerek devam ediyor. İsimler değişiyor, hikâyeler değişiyor ama hastalık aynı kalıyor.
Hem edebi lezzeti hem de sosyolojik derinliğiyle zamansız, sarsıcı bir başyapıt.