Geri Bildirim
  • İçimden sesler korosu 6 parmak insan e tabi bi de Lord Poton Adalet Ağaoğlu ve Elif Şafak adeta onlar sohbet etti ben sadece dinledim. Beden dilimle katıldım sohbetlerine aldılar en sonunda beni de içlerine... Siyah Süt Elif Anne
  • Bu hikayemi sevgili Metin T. için yazdım. Yazmak eylemi üzerine konuşabildiğim, böylesi bir dosta sahip olduğum için çok şanslıyım.
    ########
    Ay ışığı çiçekli, solgun sarı perdenin üzerine kondu. Hafif ve esnek bir leke bıraktı. Leke yayıldı, bütün perdeyi kapladı. Odanın karanlığı, gelincik goncası gibi yarıldı.

    Ağzını kaplayan ve bedenine derin bir sıcaklık yayan kurulukla uyandı. Etrafına yadırgayan gözlerle baktı. Anladı sonradan nerede olduğunu. Buruşuk, yeşil damarlı ellerini istemsizce öne uzattı.

    Su dedi, birazcık su.

    Gece vakti uykusuz, çenesek bir kuş hariç hiçbir şeyin sesini duymuyordu. Mavi, sönük gözlerini odada gezdirdi. Gözündeki süt rengi tabaka, her şeye esrarlı bir hava katıyor, nesneler sahip oldukları özelliklerin bir kısmını saklıyordu.

    Yarısı ahşap, evlendiği zaman alınan, oynak desenlere sahip bir kanepede yatıyordu. Elini, kanepenin ahşap düzlüğünde gezdirdi. Bardağı arıyordu. Neredesin kör olası diye fısıldadı. Genzindeki kuruluk, bu söylemin ardına daha da arttı. Mor irinle dolu, şişkin bacakları bile ısınmaya başladı. Ne zamandan beri hissetmiyordu bacaklarını. Kimse yok mu bu evde diye düşündü. Gözü, oda kapısının buzlu camına yöneldi. Elleri hala bardağı arıyordu. Buzlu camdan, sütsü gözlerine, derin bir karartı ulaştı. İçi titredi. Üzerinde tahta kurusu oyukları bulunan, bacağı aksak, yürüse ardında dalgalı bir esinti bırakacak masanın üzerindeki televizyon, onun yanında duran fotoğraf çerçevesi, yıllardır aynı renge ve acı kokuya sahip, tozlanmış çiçekler de titredi. Televizyon ünitesinin camlı kısmında küçücük fotoğraflar oynaştı. Göremedi. Duvarda asılı olan saatin saniye tokmağı bir sağa bir sola salınıyordu.

    Pencere, kulak tırmalayıcı bir gürültüyle açıldı. Duvara çarpan çerçevesinden yere yüzlerce cam kırığı saçıldı. Serin ve akasya kokulu bir hava doldu odaya ve kadının bütün bedenini yaladı. Zihninde, en dipte çökelmiş hatıralar salındı, kırılıp birer birer yüzeye çıktı. Kocası, çocukları, torunları, eski yaşamı sisler arasından sıyrılıp gözlerinin önünde belirdi.

    Solgun siyah eller elini tutar sol tarafı titrer simsiyah gözlerde kendisine ait bir şeyler arar bulur evlenir beyaz badanalı bir evde yaşamak isterken tütün kokulu bir evde yaşar kocası arada simsiyah gözlerine benzeyen ellerini uzatır bedeni titrer halbuki sol tarafının titremesi gerekir çamaşır bulaşık ütü arap sabunu yeşili bebe kakaları arada işitilen küfürler koca beklemeler yemek yapmalar peşpeşe doğurulan çocuklar beyaz badanalı evin unutuluşu simsiyah ellerin suratında bıraktığı gri izler anne karnım acıktılar küçük bebenin ağlaması sidikli muşambalar döşekler sası kokulu ağızlar istemsiz sevişmeler kaynana dırdırı sarkık göğüsler terli bedenler çocuklar büyür koca işten kovulur temizliğe gidilir koca sarhoş olur dayak yenilir çocuklar ağlar kolları göz rengine yakın renklerle kaplanır çocuklar daha da büyür koca iş bulur tütün kokan ev değişmez bel ağrıları başlar şişmanlar eski bedeni yoktur yepyeni bir kadın olmuştur aynalara küser beyaz teni söner koca eve gelmez gitmiştir çocuklar babalarını sorar yok artık der ben varım der ev tütün kokmaya devam eder sokaklar değişir yaşam değişir kendisi değişir çocuklar değişir üç çocuğu olduğunu hatırlar ikisi kesin erkektir biri kız mıdır bilemez düşünür ama çıkaramaz üç çocuğu vardır ama emindir biri evlenir karısı kimdir bilemez biri yanında kalır aklı biraz kıttır bazen yanına gelir kendisini sever bazen gider haftalarca gelmez gelir ama odaya girmez kız olup olmadığı belli olmayan çocuğu ne yapmıştır bilemez yaşlanır ev artık tütün kokmaz kopukluk daha da yaşlanır bazen torunları gelir suratlarına ilk defa bakar gibi bakar kopukluk ellerinde noktalar çıkar torunlar gelmez çocuklar gelmez kimseler gelmez.

    Eksik çok şey vardı. Çabaladı ama daha fazlasını hatırlayamadı.

    Su dedi, birazcık su.

    Halının üzerindeki cam kırıkları sayesinde ay ışığı etkisini daha da artırdı. Duvarda asılı olan çerçeveleri o anda fark etti. Her bir çerçevenin içinde tanıdık yüzler asılıydı. Bu yüzlerden ona doğru bakışlar fırlıyordu. Bu bakışlar, gözüne direkt gelmiyor; önce havada oynak bir kavis çiziyordu. Bu kavis ile sahip oldukları mana da değişiyor, kim kimdi bilemiyordu.

    Akasya kokusuna, deniz ve yosun kokusu da eşlik etmeye başladı. Bu eşlik, zihninde yepyeni hatıralar oluşturdu. Kokular, zihni harekete geçiren en büyük etmenlerdi. Oğlum dedi, şu köşedeki, mavi gözlü olan. Büyük oğlum. Kardeşiyle arası hiç yoktu, şimdi nasıl acaba diye düşündü. Ne düşündüğünü unutmuş sustu.

    Su dedi, birazcık su.

    Ayağa kalkmak istedi. Ne zamandan beri kullanmadığı ayakları gıdıklandı. Üç ayaklı değneğini aradı gözleri, bulamadı. Eskiden ihtiyacı olan her şey elinin altında olurdu. Şimdi hiçbir şey yerinde değildi. Nereye kayboldu bu kör olası diye düşündü. Ne aradığını unutmuş, çerçevelere baktı yeniden. Kızım var mıydı? Büyük oğlumun yanındaki karısı olmalı diye düşündü. Ya şu iki erkek çocuğu? Onlar da torunlarım olmalı diye düşündü. İkisinin de gözleri deniz mavisi, burunları geniş ve yüzlerinde safça bir gülüş var. Tıpkı babaları. Bana benziyorlar mı acaba? Koltuğun cevizden çerçevesine uzandı elleri. Ayna, diğer eşyalar gibi göçüp gitmemişti, yerindeydi. Aldı. Yüzünün yansıması, aynanın sırrında belirince ürperdi. Morarmış göz altları, mavi gözlerini örtüyor, ona kayıp bir his yaratıyordu. Saçları bembeyazdı. Avurtları çökmüş, aralarına derin karanlıklar dolmuştu. Bütün suratı irili ufaklı kahverengi noktalarla kaplıydı. Yaşlılık böyle bir şeydi, biliyordu ama bu ben miyim diye düşündü. Ne zamandır bakmamıştı aynaya, hatırlayamadı. Aynalara küseli çok uzun zaman olmuştu, biliyordu. Sinirlendi. Aynayı son gücüyle duvara fırlattı. Parçalar, pencere camının parçalarına karıştı. Ay ışığı daha da çoğaldı. Ağlamak istedi. Boğazlarını tuttu.

    Su dedi, birazcık su.

    Halıda tarazlanmış siyaha takıldı gözleri. Camdan içeri mavi kanatlı bir kuş girdi, bu siyahlığa kondu. Gagasıyla halıyı didiklemeye başladı. Gece vakti kuşlar uçar mı diye düşündü. Uzunca süre kuşu izledi. Çerçevelerin üzerinde, cam parçalarından seken gölgeler oynaşmaya başladı. Gözü bir çerçevede takılı kaldı. Kendisi gibi mavi gözlü bir kadın vardı fotoğrafta. İkisi yan tarafında birisi arkasında üç tane çocuk vardı. Büyük olan erkekti, bir küçüğü de öyle. En küçükleri siyah gözlü bir kızdı. Arkasında, elinde bir tarak tutuyordu. Belli ki mavi gözlü kadının saçını tarıyordu. Parmakları istemsiz beyaz, uzun saçlarına uzandı. Tırnaklarıyla kazıdı derisini. Acı duymadı. Çerçevedeki mavi gözlü kadının gözlerinden yaş geldiğini fark etti. Sütsü tabakaya rağmen bu yaşları fark etmiş olmasını yadırgamadı. İnsan sadece gözleriyle görmez diye düşündü.

    Su dedi, birazcık su.

    Mavi kanatlı kuş, mor irinli ayaklarına kondu. Hepten hissetmez oldu ayaklarını. Kuşun gezdiği her yer, buzdan bir nesneye dönüşüyor, sahip olduğu bütün canlılık yok oluyordu. Bedenine garip bir korku yayıldı. Damarları bu korkuyla doldu. Kuşu hemen o anda öldürmek istedi. İlk defa bir canlıya karşı böylesi bir istek besliyordu. Geçen her saniye, içindeki öldürme arzusu daha da büyüdü. Fakat herhangi bir uzvunu oynatamıyordu artık. Ter içinde kaldı. Soğuktan da terleneceğini anladı. Gözlerinden soğuk yaşlar akmaya başladı.

    Ahşap kapının buzlu camındaki karaltı yeniden belirdi. Bu defa esrarı, camın kılcallarında takılıp kaldı. Kadının içindeki korku derinleşti. Ağzında biriken son tükürüğü de yuttu.

    Su dedi birazcık su.

    Dayanacak gücü kalmamıştı. Vücudunu sarmalayan soğukluk giderek artıyordu. Mavi kanatlı kuş, bedenini ele geçirmeye devam ediyordu. Şimdi göbeğinin üzerindeydi. Öldürmeliyim onu diye düşündü. Bekledi. Bu sahip olduğu son bekleyişti.

    Çerçevelerden gelen bir ses duydu. Sesin hangi çerçeveden geldiğini anlamaya çalıştı. Sağ taraftaki altın renkli, büyük çerçeveden geliyordu ses. Anladı. Kızım dedi. Kızım vardı diye düşündü. Hatırladı. Siyah gözlğ, keskin bakışlı bir kızdı. Bu sefer gözlerinde buğulu bir hüzün vardı. Ağlıyordu. Gitme diye bir ses duydu. Gitme. Ellerini uzattı. Tutmak istedi ellerini ama başaramadı. Gitmiyorum, buradayım. Sonsuza kadar yanındayım artık diyebildi. Soğuk gözyaşları göğüslerine kadar inmişti.

    Sus dedi, birazcık su.

    Pencereden içeri şefkatli ama güçlü bir esinti girdi. Zihni bu esintiyle birlikte epridi, muhteviyatının son demini de saldı.

    Bütün çerçeveler, birer birer yere düşmeye başladı. En son, altın renkli, büyük çerçeve düştü. Kızının bakışları duvarda asılı kaldı. Bir de gitme sesi. Gözleri, duvarda soluklaşan bu görüntü ve sesin üzerinde sabitleşti.

    Su dedi, birazcık…

    Mavi kanatlı kuş, kadının gözlerindeki sütü içti. Havalandı. Akasya kokulu siyah gökyüzünde kayboldu.
  • İçimin tünellerine girer girmez bir fener alıyorum elime. Buralar çok karışık. Kaç defa geldim. Gene de kayboluyorum.
  • Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
    Geçerdi babam
    Başında yağmur halkaları
    Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
    Daha ük güzelliğinde
    Alnını iki dağın arasına germiş
    Bir devin göğsüne benzer
    Göğsünden dualar geçermiş
    Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
    Cami avlularına açılan
    Havuz sularına kapılan çocuklar
    Görmeden güneşin bütün renklerini
    Götürmezlerdi dükkândaki babalarına
    Ocaktan akan kaynar yemekleri
    Nenelerinin koyduğu avuç taslarına
    Başı ve yüreği şahbaz
    Kaleleri ağırlayan kadınların
    Süslerini kemerlerini
    Başlarım ağırlaştıran
    Ağır siyah şelâle saçlarını
    Tutunca gençleş'rdi erkekler
    Sonra insan o ki denizde
    Küçük ve büyük nehirde
    Bedeni ıslatan afsunlu suda
    Önce niyet sonra yıkanırdı
    Zaman dert getirdi sulara
    içinde eski balıkların yattığı kayalar
    Savaşan insanların elinde
    İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
    Anam kanlan kuruyan
    Kavga ayıran bir kargı elinde
    Kara ocağın taşlanna
    İşaret koydu çocuklarını
    Belinde gezdiren babamın
    Beyaz yazılarla kazandığı adlan
    Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
    Unutup genç gelen günleri
    Zamanın sürerken çektiği günleri
    Çetin bilmecelerle
    Sürdü atım şehirlere
    Yün ören at güden kadınlar
    Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
    Küçük pencereli karanlık dar odalarda
    Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
    Uzağa çekilip giden
    Ayazda donan gülmeler içinde
    Ormanlara süt emziren anne
    Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
    Hep kaçarmış şehirlerin
    Demir dağlarına
    Uyuyunca toprak beşiğimde
    Sahipsiz kalan
    Ellerimden kayan aydınlık günlerim
  • İŞARET ÇOCUKLARI

    Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
    Geçerdi babam
    Başında yağmur halkaları
    Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
    Daha ilk güzelliğinde
    Alnını iki dağın arasına germiş
    Bir devin göğsüne benzer
    Göğsünden dualar geçermiş
    Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
    Cami avlularına açılan
    Havuz sularına kapılan çocuklar
    Görmeden güneşin bütün renklerini
    Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
    Ocaktan akan kaynar yemekleri
    Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
    Başı ve yüreği şahbaz
    Kaleleri ağırlayan kadınların
    Süslerini kemerlerini
    Başlarını ağırlaştıran
    Ağır siyah şelale saçlarını
    Tutunca gençleşirdi erkekler
    Sonra insan o ki denizde
    Küçük ve büyük nehirde
    Bedeni ıslatan afsunlu suda
    Önce niyet sonra yıkanırdı
    Zaman dert getirdi sulara
    İçinde eski balıkların yattığı kayalar
    Savaşan insanların elinde
    İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
    Anam kanları kuruyan
    Kavga ayıran bir kargı elinde
    Kara ocağın taşlarına
    İşaret koydu çocuklarını
    Belinde gezdiren babamın
    Beyaz yazılarla kazındığı adları
    Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
    Unutup genç gelen günleri
    Zamanın sürerken çektiği günleri
    Çetin bilmecelerle
    Sürdü atını şehirlere
    Yün ören at güden kadınlar
    Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
    Küçük pencereli karanlık dar odalarda
    Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
    Uzağa çekilip giden
    Ayazda donan gülmeler içinde
    Ormanlarda süt emziren anne
    Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
    Hep kaçarmış şehirlerin
    Demir dağlarına
    Uyuyunca toprak beşiğimde
    Sahipsiz kalan
    Ellerimden kayan aydınlık günlerim

    CAHİT ZARİFOĞLU
  • Yazar: Rahime
    Hikaye Adı : Hasbihal
    Link: #30283955

    Gri takım elbise, beyaz gömlek, siyah kravat... Üstüme palto, altıma iskarpin... Elimde şemsiyem, kelimi örten şapkam... Bu vaziyet çıktım dışarıya. İçimde karışık duygularla, adımlarım bir birine dolaşa dolaşa yürümeye başladım. Her zamanki gibi meraklı Berber Cemil köşede erketeye yatmış etrafı izliyordu. Beni farketmesin diye şemsiyemi açtım ama nafile, fatketmişti beni ve bende ki tuhaflığı. Hiç vakit kaybetmeden sordu nereye diye. Bende, sevdiceğim ile buluşmaya gidiyorum dedim. "Yetmişinden sonra azdı bu adam" der gibi bir bakışı vardı ki görmen lazım. Çok garip adam şu Cemil. Aldığımız havanın izahitini vereceğiz nerdeyse adama... Ama olsun seviyorum onu. Meraklıdır falan ama sakal traşını ondan iyi yapan yoktur. Aslında saç traşını da iyi yapar ama pek saç kalmadı bende...

    Cemil'in başka sorularına maruz kalmadan hızlıca uzaklaştım yanından ama daha beteri görmüştü beni. Manav Rüstem… Biliyorsun Rüstem’i, bir başladı mı konuşmaya, susturabilene aşk olsun. Ağız ishali olmuş gibi konuşuyor mübarek. Onu hiç görmemişim gibi devam ettim yoluma ama Rüstem görmüştü beni ve seslendi ama ben duymamazlıktan gelip yoluma devam ettim. Normal bir gün olsa oturur hasbihal ederdim ama bugün seninle hasbihal edecektim.


    Mahalleliden böyle kaçarak Ortaköy'e indim önce. Mis gibi deniz havasını çektim içime. Benim için hep başlangıç olmuştur Ortaköy. Hayata burada gözlerimi açmışım sanki. Birde kadınlara... Kalbimde ilk defa bir kadına burada yer açmıştım. Selma… Evet, Selma ile burada tanıştık. Eskiden Camii'nin çaprazında bir çay bahçesi vardı, orada garsonluk yapıyordu Selma. Ufak tefek kumral bir kızdı. Pek güzel sayılmazdı ama konuştuğu zaman bütün enstrümanları kıskandıracak güzellikte sesi vardı. Bilirsin konuşmayı ne çok sevdiğimi ama Selma ile bir araya gelince tek kelime etmez saatlerce onu dinlerdim. Severdim onu ve sesini, ama ne bileyim doldurmazdı bende ki boşluğu. Onunla yaşadığım her şey de bir eksiklik hissediyordum. İçimde olması muhtemel başka bir şeyin umudu vardı. Nasıl desem, sanki beklediğim bir şeyler var ama ne olduğunu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey varsa o da Selma ile devam edemeyecek olmamdı. Öyle kapandı Selma defteri. Biraz acıdı canım ama içimdeki ne olduğunu bilmediğim o umut, tuttu elimden kaldırdı ve ara bul beni dedi âdeta…

    ****

    Ortaköy'den sonra Beşiktaş'a doğru devam ettim. Yıllardır varlığını sürdüren, babadan oğula üç nesle ekmek teknesi olmuş balıkçıda mola verdim. Lüfer ve yanına roka salatası getirmesini söyledim garson çocuğa. Biliyorum sen de çok seviyorsun bu ikiliyi, bu yüzden geçmedi sensiz boğazımdan. Bir iki lokma alıp bıraktım. Zaten ağzımın eski ki tadı yok. Aslında hiçbir şeyin tadı yok. Çayın bile... Çayımı yudumlarken içeriye genç bir çift girdi. Adam bıçkın delikanlı, kadın şuh bakışlı bir Leyla... Sahi benim de hayatımdan bir Leyla geçmişti. Anlatmamıştım sana. Biraz geç oldu ama anlatayım şimdi.

    Ah o Leyla ki ela gözlü bir çöl ahusuydu. Kanımın en deli aktığı zamanlarda vurulmuştum kendisine. Astığım astık, kestiğim kestikti ama onun gözlerini görünce anasından şamar yemiş bebe gibi oluyordum. Bir bakışıyla darma duman ediyordu beni gavurun kızı... Bir müddet eğledi gönlümü ama hâlâ bulmayı umut ettiğim bir şeyler vardı içimde fakat aradığım şey Leyla'da da yoktu. O da fark etti bunu ve git dedi bana. Aradığın her ne ise git onu bul... Gitmeye gittim ama aradığımı bulmak hiçte kolay değildi...


    ****


    Beşiktaş'tan sonraki durağım Beyoğlu'ydu. Şimdi diyeceksin ne işin vardı orada? Zencefilli gazoz içmeye gittim. Çocukluğumun, gençliğimin hatta şu ahir vaktimin biricik içeceği olan gazoz... Gazoz deyip geçme, ne hatıraları var bende bir bilsen. Mesela Belgin ile Beyoğlu Gazozu sayesinde tanıştım. 1980 yılının o kasvetli Eylül ayında, Galata'nın orada bir çınar ağacı gölgesinde, üç beş arkadaş toplanmış bir taraftan gazozlarımızı yudumluyor diğer taraftan da memleketi kurtarıyorduk. Aramızda kalsın, Lafa gelince mangalda kül bırakmazdık ama gerçekte, batakta bile yancı olmaktan öteye geçemiyorduk. O kadar pasiftik… Öyle üç beş arkadaş toplanmış konuşuyorduk dediğime de bakma sen. Her birimizin arasında en az beş metre vardı. Yakınlaşacak cesareti bile bulamazdık, sıkardılar valla topuğumuza örgütlenme var diye... Neyse, biz gölgede gazozlarımızı içerek memleket kurtarırken aşağıdan bir kız bize doğru koşarak geldi.. Nefes nefese kalmıştı belli ki birilerinden kaçıyordu. Yanımıza gelir gelmez, elimden gazozumu kaptığı gibi dikti kafaya, tek nefeste fondip yaptı. Dili damağı kurumuş garibin koşmaktan… Polislerden kaçıyormuş meğersem. Anarşistmiş yani... Bizim gibi gölgede değil meydanda veriyormuş mücadelesini. "Bana yardım edin saklanmam lazım" deyince bende hiç bir şey yapamıyorsam, bari bu kıza yardım edeyim dedim ve anneme babasından kalan Taksim'de ki eve götürdüm. İstediği kadar kalabileceğini söyledim. İşte öyle başladı Belgin ile hikayemiz. Kömür karası saçları, süt beyazı teni ile savaş sebebi sayılacak güzelliğe sahipti. Umduğum aşkı buluyorum diye düşünmüştüm ama olmadı. Ben aşk dedikçe, o davam dedi. Ben biz dedikçe, o halkım dedi. O yürüdüğü yola aşıktı, ben ona... Ve çok sürmedi ayrıldı yollarımız…




    İçimdeki bulmayı umduğum o şey artık yavaş yavaş kayboluyordu. O kayboldukça ben de kayboyluyordum. Kapı kapı dolaştım, gönülden gönüle kondum. Yapmam dediğim şeyleri yaptım. Çok üzdüm, çok üzüldüm. Kepaze bir yaşam sürdüm. Tâ ki o bayırı çıkıncaya kadar. Evet evet bayır. İstinye Bayırı… Çıktıkça dinlendiğim tek yokuştu benim için o bayır. Çünkü ucunda sen vardın. Seni ilk gördüğümde beyaz elbisen vardı üzerinde… Tıpkı bir güvercin gibiydin. O minicik ayaklarınla, ceylan gibi sekerek yürüyüşün, yürüdükçe rüzgarda dans eden kıvrım kıvrım saçlarınla mitolojik bir tanrıydın sanki… Duyduğum en güzel ses senindi, Gördüğüm en güzel bakış senin gözlerinin bakışıydı, gördüğüm en kutsal yol sana gelen yoldu... Günlerce geldim gittim evinin yanına. Ah bir yolunu bulsam da konuşsam, konuşsamda şelale gibi aksam diyordum. Nihayet bulmuştum o yolu. Emirgan Korusu’nda kesişti yollarımız. Hatırlıyor musun elimde bir bozuk para vardı ve çamura düşmüştü, ben de çamurdan çıkartıp almıştım o parayı. Çünkü tutulup çıkartılacak temiz bir tarafı vardı ve Oradan tutup çıkardım. Ama benim, o bozuk para kadar bile tutulacak temiz tarafım yoktu… Her güzel de gözüm, her kerhanede izim vardı. Yine de tuttup çıkardın sen beni… Sevginle yıkadın, şefkatinle muamele ettin bana… Eksik olan parçam oldun, tamam ettin beni… Sen benim, yıllardır bulmayı umut ettiğim kişisel menkîbemdin. Dünyada cennet nasıl yaşanılır öğretendin bana. Seninle aynı sabaha, beraber gözlerimizi açmanın güzelliğini ah bir bilsen… Yıllarca bu güzelliği bana yaşattığın için çok teşekkür ederim. Hayattan koptuğum bir anda, karşıma çıkıp, güneş gibi doğdun hayatıma. Mevlana için Şems ne ise, sen de benim o idin. İnsanlığımın altınçağını yaşattın bana ve gittin. Sen gittiğinde güneşim battı, soluğum kesildi. Tutunacak kırık bir dalım bile kalmadı. Şu an içimde ki tek umut kırıntısı bir gün benim de senin yanına gelecek olmam. Dedim ya hiç bir şeyin tadı yok artık. Ot gibi yaşıyorum. Yaşıyorum dediğime de bakma sen, sana kavuşma umudu yaşatıyor beni. Ama az kaldı biliyorum. Kalbimde kelebekler uçuşuyor ara sıra. Bu kelebekler beni sana getirecek sanırım. Doktor Haşim, kelebeklerin uçuşmasından kaygılı ama ben mesudum.


    Neyse güvercinim, şimdi gitmem lazım. Yılda bir defa geldiğim için özür dilerim. Ama elimde değil. Bu soğuk toprağım altında olduğun gerçeğini görmek kahrediyor beni. En azından gelmeyerek bu gerçekle yüzleşmiyorum ve hayalimde yaşatıyorum seni. Bu biraz da olsa hayatımı çekilebilir kılıyor.


    Şimdilik hoşçakal yıllarca bulmayı umduğum, sonunda bulduğum, çok erken kaybettiğim güzel kadın, hoşçakal…