• “Bekle, deniz sana gelsin.”
  • “Sen hiç elinde oltayla denize koşan balıkçı gördün mü? Göremezsin. Çünkü balık kovalamaz balıkçı dediğin. Bekler ki balık kendine gelsin.”
  • Öykü Otobüsü etkinliği #32692730 için;

    Bir okul dönemi daha bitmişti ve ben yine gidiyordum. Gitmekten nefret ede ede gidiyordum. Vedalardan nefret ede ede , her gittiğim yerde sevdiklerimi ardımda bıraka bıraka gidiyordum. Otobüse binmeden önce sarılırken ona, sırtında atan kalbini hissettiğimde , gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. O da tutuyordu kendini , benim yüzümden gözyaşı dökmesine dayanamazdım, otobüse bindim hemen , ağlamamak için kendimi sıktıkça daha da ateş basıyordu sanki , kaptan bana bakıyordu , hatta herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum. Oturdum 24 numaralı koltuğa , koridordaydım. En sevmediğim yer gelmiş yine , ona baktım, o gözlerini siliyordu. Ağlamış. Otobüs hareket etmeye başladı , birbirimize bakmaya devam ediyoruz o sıra görüntülerimiz kaybolana kadar ve kayboluyoruz benim avucumun içinde hala onun kalbi atarken.

    Otobüs hareket etmeye devam ederken mide bulantısını önleyen ilacımı içtim. Uzun yolculuğa asla dayanamıyordum, uyku ilacı almaya cesaret edebilsem keşke diye düşünmekten kendimi alamadım yine, her zaman olduğu gibi. Gözlerimi kapattım, belki uyurum , belki güzel bir rüya görürüm diye ama yine ölümü düşünmeye başladım. Ne zaman yolculuk yapsam ölümü düşünüyordum, bir kaza sonucu ölümümü, ya da cinnet geçiren birinin beni vurması sonucunda oluşacak ölümümü, ya da yakınlarımın ölümünü, helvamı kavurmaya doğru giderken uykunun kollarında buldum kendimi.

    Gözlerimi mola anonsuyla açtığımda , otobüs firmasının nerden bulduklarını bilmediğim itici mola müziğiyle uyandım. Hazır uyumuşken , tekrar uykuya dalmaya çalıştım. Yolcular tek tek inerken ve yanımdaki yolcu da müsaade isteyip indiğinde zaten uyku diye bir şeyim kalmamıştı. Tuvalete gideyim bari, diye düşündüm. Uzun yol sonuçta ve molalar üç saatlik aralarda veriliyordu herhangi bir sürprize fırsat yolunu açmak istemedim. Ben de indim otobüsten. Hava rüzgarlıydı dışarıda ya da tesis açık alan olduğu için rüzgar elini kolunu sallaya sallaya gezebiliyordu burada şehirde olsa binalar önünü keserdi çünkü “Hop birader nereye , koskoca apartman var görmüyor musun?” diye .

    WC yazısını arayan gözlerim hedefi bulur bulmaz ayaklarıma komut verdi “İleri!” yürümeye başladım. Cebimde bozukluklarla oynaya oynaya ilerlerken ağacın altında bir kıpırtı gördüm. Böcek sandım önce, böceklerden ve özellikle örümcekten çok korkuyordum eğer onlardan birini görürsem tuvalete gitmeyecektim. ”Hadi üzerime atlarlarsa? “ sorusunu hiçbir zaman es geçememiştim. Gerçi küçükken banyodaki bir hamam böceğine kız kardeşimle bağırarak tepki verdiğimizde ve babam banyoya sopayla girdiğinde , babam ikimize de bağırmıştı ve onun korkusuyla bir daha böcekten korkmayacağımıza dair ona söz vermiştik ama sözümü hiçbir zaman tutamamıştım işte. Aksi gibi çişimde gelmişti , yapmazsam olmazdı. İnsanın ihtiyacı korkudan da önce gelir diyerek kendimi telkin ettim ve baktım yaprakların arasına.

    Küçük bir kuş vardı yavru, annesi mi bırakmıştı yoksa ağaçtan mı düşmüştü bilmiyordum. Avuçlarımın arasına aldım. Gagası küçücüktü ve gözleri işin içine girince ayrı bir sevecenliği vardı. Avuçlarımın arasında oluşu ve zayıf ötüşü içimi parçaladı. Eve götürüp , beslemek istedim. Otobüse alsam , bana kızar mıydı kaptan, yasak mıydı yavru bir kuş?
    Aç olabileceğini düşünüp avucumun arasında yemek tesisinin oraya gittim. Yemeklerin başında duran bir ablaya sordum : “Abla süt var mı?”
    “Miden bulanıyorsa limon verim kızım, ekmek ye ya da iyi gelir.”
    “Yok abla , yavru kuş buldum da ona verecektim.”
    Abla kafasını tabaklardan kaldırıp avucumun içine baktı hemen. “Ölmüş o!” dedi.
    Kalbime bir demir bıçak soktular sanki , nasıl ölmüştü , hemen baktım , karnını okşadım. Aşağı inip kalkıyordu, gözleri kısık … Yine de nefes alıyordu.
    “Ölmedi abla , nefes alıyor.” Dedim umutla. İçimdeki tüm umudu sesime doldurmak istercesine.
    Ablanın suratındaki umutsuzluk ifadesi halen kendini koruyordu ancak bana çiğköfte soslarını içine koydukları bir pakete süt doldurup verdi , teşekkür edip dışarı çıktım. Otobüsün önünde durduğu kaldırıma çöktüm , sütü içirmeye çalıştım. İçmiyordu, gagasına döküyordum , üzerime dökülüyordu. Molanın bittiğini haber veren anonsu da duyunca ağlamaya başladım. Şoför halimi fark edip yanıma geldi.
    “Bir şey mi oldu kızım , birisi mi rahatsız etti.”
    Avucumdaki kuşu gösterdim “İçmiyor abi , nasıl yaşatacağız , içerdeki kadın ölecek diyor.” Dedim. Şoföre bağlamıştım bütün umutlarımı o “Yaşar.” Dese yaşayacaktı içimdeki bütün umutlarda , şoför hiçbir şey demedi. Hosu çağırdı “Şevket! Oğlum baksana bir.”
    Şevket koşarak geldi. “Ne oldu abi?”
    “Bu kuşu nasıl yaşatırız , bir baksana, sen anlar mısın , abimin güvercinleri var diyordun.”
    Bu sefer bütün umutlarım siyah saçlı , esmer Şevketteydi. Şevket kuşa baktı , eline bile almadı.
    “Abi , annesi terk etmiştir bunu. Ölür bu, yaşamaz. Sıcak bir yer lazım. Bir kutu ayarlamak lazım hem sütü öyle içiremeyiz, şırınga lazım.”
    “Otobüsün içine geçsek olmaz mı ? Otobüs sıcak.” Yalvarırcasına kaptanın gözlerine baktım.
    “Geçelim geçelim .” dedi.

    Kaptanı babam kadar sevdim o an. İçeri girerken ağlıyordum , yolcular yerleşmişti çoktan. Hepsi bana dikkat kesildi.

    “Arkadaşlar aranızda kuşlar hakkında bilgisi olan var mı? Bu kuşu nasıl yaşatırız? Bir yardım edin gençler.” Dedi kaptan. “Ben otobüsü hareket ettirmek zorundayım.”

    Yolcular ayaklandı , herkes elimdeki küçük hayata bakmaya ve onu hayata döndürmeye çalışıyordu. Elimdeki sütü gösterdim , gösterirken ezilmiştim. Böyle içemeyeceğini biliyordum.
    “Şırınga lazım.” Dedi bir yolcu.
    Cevap veremedim. Kimse cevap veremedi , çünkü şırınga yoktu. Yerime oturdum. Ayakta dikilmenin bir manası yoktu. Oturduğum yerin yakınında oturanlarla bir şeyler düşünmeye başladık. 25 numaradaki yolcu ağladığımı görünce “Yaşayacak! Merak Etme !” dedi. İçim bu umuda tutunmamın saçma olduğunu söylese de ona kulak asmadım.
    Ön sıralardan bir yolcu , “Kaptan eczane görürsen dur. Şırınga alalım, hem sorarız ne yapabiliriz diye.”
    Çok iyi fikir , dedi herkes. Kaptan , “Otobanda nasıl eczane bulacağız ?”
    Yanımda oturan yolcu ,”Abi bir can için gir şehre ne olacak, sevabı büyük.” Dedi.
    Kaptan cevap vermiyordu. Ne hayır diyordu ne de evet. Bense kuşu okşuyordum. Sonra arkalardan bir ses geldi.
    “Haydi Kaptan Haydi Kaptan HAYDİİİ!”
    Yolcuların hepsi eşlik etti. “TAM ZAMANI TAM ZAMANI ŞİMDİİ!”
    Alkışlar , tezahüratlar yankılanıyordu otobüsün içinde. Ben de eşlik ediyordum, kuşun suratına fısıldaya fısıldaya.
    “Tamam ulan, ne olacak sanki. Yolcular şikayet etmezse on dakikalık bir sapmadan bir şey olmaz.”
    İçim içime sığmıyordu , kuş yaşayacaktı. Kısık gözlerine baktım , bir de otobüsün içine. Herkes kaptanı alkışlıyordu. Herkes yola bakıyordu sabırsızca, eczaneyi tarıyorlardı umutlu gözlerle. Bense kuşun karnını okşuyordum. Parmağımı sürtüyordum karnına.
    Ne olmuştu, neden inip kalkmıyordu göğsü? Tekrar denedim , gürültüden mi duymuyordum yoksa kuşun kalbini, gözlerim bozuktu belki ondan görmüyordum. Yanımdaki yolcuya sordum.
    “Nefes almıyor mu?”
    Tüm yüreğim bu sözün öğeleri içine parçalanmıştı.
    Arkamızdaki yolcuda baktı , ben kuşu ona uzattım avucumun içindeydi kimseye vermek istemiyordum.
    “Nefes almıyor mu?” diye sordum tekrar.
    Başını salladı yolcu. Herkes buraya bakıyordu. Ayağa kalkıp geldiler , kaptan otobüsü durdurdu o da görmek istiyordu kuşu. Herkes elimin içindeki bu küçük cana can vermek istiyordu ama o canlanmıyordu. Gözleri de kısık değildi artık. İçindeki ruh yoktu sanki. Beynimde “Niye uçmuyor İnci?” diyen Barış'ın sesi yankılandı. Ama soran Barış değildi. “Uçar bir gün.” Dedim içime ama ben de İnci değildim.
  • HZ. PEYGAMBER'İ ÖRNEK ALMAK
    Adam lüks bir hayat yaşıyor, eleştirilince de Resulullah bu zamanda yaşasaydı o da aynısını yapardı, diyor. Ama rivayetler öyle demiyor:

    1. Ümmü Seleme’den işittim; dedi ki: “Bizim Resûlullah (s) ile geçimimiz süt ileydi.” ya da “geçimimizin ekserisi…” dedi. “Resûlullah’ın (s) çölde yaşayan süt develeri vardı. O develeri eşlerine paylaştırmıştı. Benim payıma düşen deve el-Arîs idi. Biz ondan istediğimiz kadar süt alırdık. Âişe’nin payına düşen bol sütlü bir deve vardı; adı es-Semrâ idi. Ancak benim süt devem gibi değildi. Onların çobanı develeri el-Cevâniyye denilen bir meraya götürürdü. Akşam evlerimize gelirler, onların sütlerini sağardık. Onun süt devesi (yani Resûlullah’ın) bütün develerden ya da ekserisinden daha çok süt veriyordu.”

    2. Bize Abdullah b. Zeyd el-Hüzelî haber verdi; dedi ki: Ömer b. Abdülazîz, Resûlullah’ın (s) eşlerinin evlerini yıkarken, evlerin kerpiçten yapıldığını gördüm. Evlerde çamurla sıvanmış hurma ağaçlarından yapılı odalar (hücreler) vardı. İçinde hücre bulunan dokuz ev saydım. Bunlar Hz. Âişe’nin (r) evi ile Resûlullah’ın (s) kapısı arasındaki kısımda, oradan da Esmâ bt. Hasan b. Abdullah b. Ubeydullah b. el-Abbâs’ın evine kadar uzayıp gidiyordu. Ümmü Seleme’nin evini ve hücresinin kerpiçten olduğunu gördüm. Oğlunun oğluna sordum; dedi ki: Resûlullah (s) Dûmetülcendel gazvesine gittiği zaman, Ümmü Seleme hücresini kerpiçten yaptı. Resûlullah (s) geldiğinde, kerpiçlere baktı ve ilk olarak onun evine girdi. Resûlullah (s), “Bu bina nedir?” dedi. Ümmü Seleme, “Ya Resûlullah! İnsanların bakışlarını engellemek istedim.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s), “Ey Ümmü Seleme! Müslümanların mallarının en kötü biçimde zayi olduğu şeyler binalardır.” dedi.

    3. Atâ el-Horâsânî anlattı. Kendisi kabir ile minber arasında (Ravza’da) iken şöyle diyordu: “Resûlullah’ın (s) zevcelerinin hücrelerine yetiştim; kapılarında siyah kıldan yapılmış çullar vardı. el-Velîd b. Abdülmelik’in mektubu okunduğunda hazırdım. Mektupta, Resûlullah’ın (s) zevcelerinin hücrelerinin de Mescid-i Nebevî’ye katılmasını emrediyordu. O günkü kadar ağlayan insan görmedim.”

    4. Atâ dedi ki: Saʻîd b. el-Müseyyeb’in şöyle dediğini iştim: “Vallahi o hücrelerin o halleriyle kalmalarını isterdim. Medine ehlinden yetişenler ve taşradan gelenler, Resûlullah’ın (s) hayatında nelerle iktifa ettiğini görmüş olurlardı. Bu durum, mal çokluğuyla övünenleri zühde sevk ederdi.”

    5. Muʻâz dedi ki: Atâ el-Horâsânî konuşmasını bitirince İmrân b. Ebû Enes dedi ki: “O evlerden dört tanesi kerpiçten, hücreleri de hurma dallarından yapılmıştı. Beş tanesi de çamurla sıvanmış hurma dallarından yapılmıştı ve hücreleri yoktu. Kapılarında kıldan yapılmış çullar vardı. Örtüyü kaldırdığımda, (hücrelerin) büyüklüğünün ya da büyüklüğe en yakın olanın bir zira eninde ve üç zira boyunda olduklarını gördüm. Bahsettiğim o günkü ağlamalara gelince; ben o gün kendimi, içinde Resûlullah’ın (s) Ashâbının çocuklarından bir grubun bulunduğu bir mecliste buldum. Seleme b. Abdurrahman b. Avf, Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf ve Hârice b. Zeyd b. Sâbit bunlardan bazılarıydı. Onlar, sakalları gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar ağladılar. O gün Ebû Ümâme, “Keşke bu evler yıkılmasaydı ve öylece bırakılsaydı. Ta ki insanlar az bina yapsalardı. Bir de, dünya hazinelerinin anahtarları elinde olduğu halde, Allah’ın, Resûlü için neyi layık gördüğünü gözleriyle görselerdi.”

    Allah Elçisi'ni (sas) örnek almıyorsanız siz bilirsiniz, ama lütfen tercihlerinizi meşrulaştırmaya alet etmeyin.
  • "Tebeşirle çizilmiş bir seksek oyunu kadar uçucu bir çizgisi var hayatın. Farkında olmadan basıyorsun çizgiye. Kızıyorlar anında. "Yandın!" diye atılıyorsun oyun dışına."