Sevince varını yoğunu ortaya koyan bir babanın kızıydım. Sadece bu sevgiyi herkese sunmazdım.
Zehirdim. Dikendim. Keskin bir bıçak, sivri bir iğneydim. Kırık cam parçaları, sert bir taştım. Sırf babam gibi sevgiden ölmeyeyim diye kendimi biledikçe bilemiştim.
Özür dilemesi gereken bendim. Hep bencil, derdim ona. O kadının kızı, derdim sinirlenince bazen. Yanıltıyordu şu an beni. Her şeyiyle benim yetiştirdiğim kızdı. O kadının yetiştirdiği kız bendim. Ağlamayan, gülmeyen, eğilmeyen, bükülmeyen, sevgiden yoksun olan bendim. Yine yanılmıştım belki de. Asıl kurban olan da bendim.
Ayaklarıma batan taşlar kalbime batan bıçak kadar acıtmıyordu. Düşen omuzlarımla olduğum yere çöktüm. Geride kalan da işlemediği günahların bedelini ödeyen de yine ben olmuştum. Ahuzar'ın kalbi iki odaydı: Kadife ve Biricik. Biri bacaklarından, diğeri kalbinden vurulmuştu. Yine kimse görmedi, bilmedi. Ateş, tek bir kıvılcımdan çıkardı. Artık yakan da yanan da kül olan da bendim.
Aynı saniyelerde kapıyı açmış, dışarı çıkmak için hareketlenmişti ki elim aniden elinin üzerini buldu. Saniyeler içinde yaşanmış bir andı. Bu da ondan aldığım arsız bir cesaretti.
"Dikkatli ol."
Ben yaptığıma şaşkındım ama o şaşırmadı. Bocalamadı. Elini geri çekmedi. Sıcaktı teni. Yaptığım şey için içimdeki deli cesaretine kızdım ama geri adım da atmadım. Keskin kahveler gözlerimdeyken başını yavaşça aşağı yukarı salladı. Kendince küçük ve kibardı elleri ama benim elim, üzerinde küçücük kalmıştı. Bir parmağı, elinin üzerindeki serçeparmağıma ağır ağır dolandı. Belli belirsiz okşadı sanki. Ya da bana öyle geldi.
Bakışlarımı gözlerinden koparmamıştım. Sessiz bir kelimesi vardı.
Sen de.
Başımı aşağı yukarı sallamakla yetindim. Elimi çekmesem bir süre daha kalacak gibiydik.