• Luvr yanmak üzere...Halk kapıları sarmış.Heyecan içindedir.Birden siyah şapkalı ve lavalyer kravatlı adamlar,"jokond'u,jokond'u!"diye bağrışıyorlar.Bir genç adam,alevler içine kendini atıyor.jokond'un bulunduğu salona gidiyor.Fakat tam orada bir küçük zenci çocuğu görüyor.Gözleri dehşetten büyümüştür.Gelen adama kollarını uzatıyor.jokond bir ön adım ötededir.Düşünmeye zaman yoktur.Ya çocuk,ya jokond kurtarılmasıdır.Siz olsanız hangisini kurtarırsınız?
  • Fakat muhterem efendim, şurasını iyi biliniz ki bazı şeyler sorulmaz insana;bunu soran siz bile olsanız.
  • "Kendinizi bir kar tanesi yerine koyun. Bir şehre yaklaşıyorsunuz. Diyelim ki İstanbul'a. Tuz dolu yüzlerce kamyon sizi bekliyor. Homurdanan insanlar, fazla mesaiye bırakılmış belediye işçileri, greyderler vs. Siz olsanız gelir miydiniz? O geliyor."
  • Hastalarımızın hayatı ve benliği bizim elimizde olabilir, yinede kazanan hep ölümdür.
    Siz ne kadar mükemmel ya da hatasız olsanız da, hayat değildir. Ama önemli olan, kartların hileli olduğunu ve kaybedeceğinizi bile bile oynamaya devam etmektir.
  • “Ne inanılmaz, ne şaşırtıcı bir şaheserdir beyin. Ve bizler de ne şanslıyız ki, dikkatimizi ona yoğunlaştırmamıza olanak sağlayan teknoloji ve iradeye sahip bir neslin üyeleriyiz. Evrende keşfetmiş olduğumuz en harikulade şey bu: Beynimiz, yani ta kendimiz.”

    Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan birini olabilecek en iyi şekilde tanıtıp iştahınızı kabartma niyetiyle bu incelemeyi yazıyorum. Umarım gerçekten ilginizi çeker ve okursunuz. Zannetmiyorum ki bu kitabı okuyup da en ufak bir zevk almayan bir kişi çıksın. Hele benim gibi öğrenmeye aç, bu tarz şeylere merakı olanlar okumaya başlar başlamaz yalayıp yutacaklar kitabı. Gerçekten ama gerçekten kütüphanenizde bulunması gereken bir kitap. Baştaki alıntı kitabın çok hoşuma giden kapanış cümleleri... Bu dünyada tam anlamıyla mükemmel bir şey var mıdır bilmem ama varsa o şey beyindir; yoksa da o mükemmele en yakın şey yine beyindir.

    Geçen sene tıp 2. sınıf öğrencisiydim ve Nöroloji komitemizde iki buçuk aya yakın bir süre sırf beyinle ilgili şeyler öğrenip çalıştım. Fizyolojisinden anatomisine, patolojisinden embriyolojik gelişimine kadar beyne kapsamlı bir bakış attım. Bu organa ilgim de o dönem başladı. Şansıma okulun kütüphanesinde çok harika bir kitaba (Yaratıcı Beyin) rast geldim. Sonra internetten videolar, sayısız okumalar vs. Şimdi olduğum yerdeyim.

    David Eagleman’ı da geçen sene o zamanlar internette bu araştırmaları yaptığımda videolarıyla keşfetmiştim. Gördüm ki aslında baya popüler bir nörobilimciymiş. Türkiye’de de hatırı sayılır bir okur/takipçi kitlesi varmış. Kendisinin 6 bölümlük harika bir “Beyin” belgeseli var. YouTube’da yüklü bazı bölümleri var, eksiksiz tüm bölümler de bu linkte: http://okyanusum.com/tag/david-eagleman En azından ilk bölümü izleyin, geçen süreye değeceğine söz veriyorum. Öyle sıkıcı, tekdüze, insanı bayan belgesellerden değil. İzlerseniz göreceksiniz zaten. Özenilerek yapılmış bir iş olduğu belli ki kitap da ha keza öyle titizlikle hazırlanmış. Eagleman gibi işinin hakkını veren insanlar, onların yaptıklarının meyvesini yiyen diğer insanlar için lütuftur.

    Kitaba gelirsem ne yazacağımı, neresinden tutup öveceğimi gerçekten zerre bilmiyorum. Bestseller kitaplara çok itimâdım yoktur hatta hayal kırıklığına uğradığım birkaç acı denemeden sonra önyargım bile oluştu diyebilirim ama bu kitap “çok satanlar” listesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor ve okuduğum için mutluyum.

    Kitap görme olayının teferruatından beyinle kuantum fiziği arasındaki ilişkiye kadar pek çok konuya değiniyor. Çok ilginç, yaşanmış örnekler verip o örnekler üzerinden akıl yürütüyor başta sorular soruyor. Siz de bi yandan hayrete düşüp bi yandan bunlara açıklama bulmaya çalışıyorsunuz. Mesela kafasına sol yanağından girip sol gözünün arkasından çıkan bir demir çubuktan sonra yaşamaya devam eden (ölmemesi doktorları hayrete düşürmüştür) bir demiryolu işçisi... Bu talihsiz olaydan sonra beyninin fincan yarısı büyüklüğünde bir kısmını kaybediyor ama kendini iyi ve sağlıklı hissediyor. Buraya kadar problem yok ama iş arkadaşları tarafından zeki, saygılı ve anlayışlı biri olarak bilinen bu işçi kazadan sonra ani bir karakter değişimi yaşıyor. Olur olmadık yerde ağza alınmaz küfürler ediyor, istediği şey yerine gelmeyince ortalığı toz duman eden öfkeli, aksi, kaprisli birine evriliyor ve işverenleri de işine son vermek zorunda kalıyor. Çok ufak bir beyin parçası kaybının böyle büyük bir değişime yol açması şaşırtıcı geldiyse boyutları mikroskobik düzeydeki, en ileri aletlerde bile zor görebildiğimiz saç telinden bile daha ince yapıdaki virüsleri, bakterileri düşünün. Bizi nasıl elden ayaktan kesebiliyor bu kadar ufacık yaratıklar. Ya da birkaç gram bile etmeyen uyuşturucu maddeler, çok az miktarda alındığında bile nasıl bu kadar büyük etkiler gösterip bizi uyuşturuyor, hareketlerimize ve duygularımıza yön verebiliyor?

    Beyin böyle her şeyden kolayca etkilenen ve irademiz dışında sergilediğimiz pek çok olayın komuta merkezinde olan bir yerse yaptığımız şeylerden gerçekte ne kadar sorumluyuz? Şizofreni ya da parkinson hastası kişileri düşünün. Uyurgezer insanları. Kanıtlanan nörolojik bir bozukluğu olan kişi somut bir suç işlese, bir katliama imza atsa bile cezaevine gönderilmiyor. Yaşanmış örnekler var okursanız göreceksiniz. Çünkü davranışlarından o değil beynindeki bozukluk sorumlu ve cezaevinde kaldığı sürede de bu değişmeyecek. Cezaevlerinin mantığı ıslahsa asla ıslah olmayacak insanları orda tutmanın mantığı yoktur ve hastaneye yatırılmak gibi başka türden yöntemlere başvurulur. Sonuçta toplum düzenini tekrar bozma ihtimali olan, suç işleyebilecek birini masum olsa bile devlet öylece salıveremez. Tehlikeliyse insanlardan uzak tutmak zorundayız.

    Kitapta bu tarz hastalıklardan, bozukluklardan muzdarip insanların pek çok öyküsü var. Beyinle ilgili yapılmış pek çok deneyin donuçları, istatistiksel veriler ve epey ilginç çıktılar var. Adınızın baş harfi aynı olan birini eş olarak seçme ihtimalinizin daha yüksek olması gibi ilginç istatiksel veriler ve böyle çoğu kararı alırken de aslında farkında değilsiniz çünkü bilinçdışınızda işleyen olaylardır. Bilincinizin farkında olmayıp müdahale edemediğiniz kısmı aslında sizinle ilgili çoğu şeye karar verir ve oraya erişiminiz çok kısıtlıdır.

    Biraz materyalist bir yaklaşım olacak ama şöyle varsaymak mümkün: televizyon gibi beynimiz de çeşitli alt birimlerden ve devrelerden oluşmaktadır. Duygu, düşünce ve davranışlarımız da bu mekanizmanın faaliyetlerinin çıktısıdır. Bu sisteme zaman zaman müdahale edebiliyoruz. İlaç verip sistemi devre dışı bırakıp sakinleşebiliyoruz. Sistemdeki bazı arızaların ise telafisi bazen zor oluyor ve maalesef şizofreni, bipolarlık, sara gibi hastalıklarla yüz yüze gelebiliyoruz.

    Anlattığım gibi olsaydı her şey, bizim özgür irademiz diye bir durum mevzu bahis bile olamazdı. Ruh dedğimiz şeye de gerek kalmazdı. Telefon gibi, bulaşık makinesi gibi çeşitli mekanizmalarla işleyen birer robot sayılabilirdik ama değiliz. En azından bugüne kadar kanıtlanamamış anlattığım varsayım. Ne ispatlanabilmiş ne ekarte edilebilmiş yani.

    Biz her şeyden etkilenebilen, oldukça açık ve sonraki adımını saptaması bazen imkansız olan varlıklarız. Genetiğimize de çevremize de bağlıyız. Kısıtlıyız. Bir suçluyu cezaevine tıktığımızda verdiğimiz ceza süresinin yeterli olacağından emin olamıyoruz. Dışarı çıktığında tekrar aynı suçu işler mi işlemez mi bilemiyoruz. Bırakalım sadece sınırlı bir süre zarfında tanıdığımız, hayatımızda bir daha hiç görmeyeceğimiz yabancıları; kendimizin bile ne yapacağını bilmiyoruz bazen. Kendimizden dahi emin olamıyoruz. Bugün gülüp geçtiğimiz bir olaya yarın başka bir psikolojideyken sinirlenip dellenebiliriz. Sınıflandırmalar hep eksik, tanımlamalar hep kusurlu ve kapsayıcılıktan uzaktır bu yüzden. Söz konusu insan oldu mu %100 diye bir şey olmuyor. Biz sabit, kontrol edilebilir aletler değiliz ki yer çekimini ölçtüğümüz gibi hislerimizi, tepkilerimizi ölçelim ya da yüksek ihtimalle öngörebilelim.

    Kitap işte bu bilinmezliği anlama yolculuğunda bir serüvene çıkarıyor bizi. Sorularımıza cevap bulabiliyor muyuz, çoğunlukla hayır. Varsayım ve tahminlerden öteye geçemiyoruz ama yolumuza ışık tutan bilgilerle öyle bir aydınlanıyoruz ki hiçbir şeye değişemiyorum bunun zevkini. Bir kitabın hayata bakışınızı değiştirmesi, önyargılarınızı kırması, sizi insanlara ve olaylara farklı baktırması inanılmaz bir şey. Baştan aşağı yenilenmiş ve donanımlanmış gibi hissediyorum. Fırsatını bulduğumda tekrar okuyup tekrar yeni bir ben oluşturmak isterim.


    Anlatım öyle sade ve anlaşılır ki ben terminolojiyle dolu bilimsel bir şey bekliyordum ama Eagleman basitleştirebildiği kadar basitleştirmiş olayı. Konunun özünden ödün vermiş demiyorum Latincesini kullanabileceği yerlerde İngilizcesini (bizde Türkçesi) kullanmayı tercih ettiği kelimeler var ki işin içinde olsanız anlardınız tıp eğitimi falan alınca inanın o dil beyninize yerleşiyor latincesini otomatik olarak tercih ediyorsunuz. Alın bölgesi değil frontal bölge demek daha tercih edilir bir şey bir sağlıkçı için ama Eagleman dediğim gibi kolaylaştırabildiği kadar kolaylaştırmış.

    Bu kitaptan kendinizi mahrum etmeyin ve Eagleman’a güvenin...
  • Normalde kişisel gelişimle ilgili şeylere hiç de hoş bakmam, sevmem ama şöyle sorulara denk geldim ve sanki bu sorular insanın arada bir durup kendine sorması gereken sorular gibi

    Kaç yaşında olduğunuzu bilmeseydiniz yaşınız sorulduğunda ne cevap verirdiniz?

    Hangisi daha kötüdür? Başarısız olmak mı hiç denememek mi?

    Eğer hayat bu kadar kısaysa neden sevmediğimiz birçok şeyi yapıyoruz?

    Her şey söylendiğinde ve bittiğinde, yaptığınızdan daha fazlasını söylediniz mi?

    Dünyayla ilgili tek bir şeyi değiştirecek olsaydınız bu ne olurdu?

    Mutluluk ulusal para birimi olsaydı hangi iş sizi zengin ederdi?

    İnandığınız şeyi yapıyor musunuz?

    İnsan ömrü 40 yıl olsaydı hayatınızı farklı kılmak için ne yapardınız?

    Hayatınızı ne ölçüde kontrol edebiliyorsunuz?

    Bir şeyleri doğru yapmak için endişeleniyor musunuz?

    Çok fazla saygı duyduğunuz ve hayran olduğunuz üç kişiyle yemek yiyorsunuz. Hepsi sizin en yakın arkadaşınızı şiddetli bir şekilde eleştiriyor. Ne yapardınız?

    Bir bebeğe tek bir tavsiye verecek olsanız bu ne olurdu?

    Sevdiğiniz birini kurtarmak için kanunları çiğner miydiniz?

    Daha sonra yaratıcılığı gördüğünüz yerde başta deliliği gördünüz mü?

    Çoğu insandan farklı yaptığınız şey nedir?
    Herkesi mutlu etmese de sizi mutlu eden şey nedir?

    Yapmanız gereken bir şey gerçekten yapmak istediğiniz şey mi?

    Bırakmanız gereken bir şeyi tutmaya devam ediyor musunuz?

    Şu an yaşadığınız yerden taşınacak olsanız nereye yerleşirdiniz?

    Asansördeki tuşlara birden fazla basıp böyle yapınca asansörün daha hızlı hareket edeceğini düşünüyor musunuz?

    Endişeli bir dahi mi mutlu bir saf mı olmayı tercih ederdiniz?

    Neden siz?

    Arkadaş olarak görmek isteyeceğiniz türde bir arkadaş mısınız?

    Hangisi daha kötü: İyi bir arkadaşın yakınınızdan taşınması mı yakında yaşayan bir arkadaşla irtibatı koparmak mı?

    En çok ne için minnettarsınız?

    Eski hatıraların hepsini unutmayı mı yeni hiçbir anı oluşturamamayı mı tercih edersiniz?

    Mücadele etmeden gerçeği bilmek mümkün mü?

    En büyük korkunuz başınıza geldi mi?

    5 yıl önce sizi inanılmaz üzen bir olayı düşünün. Şu an önemli bir olay gibi gözüküyor mu?

    En mutlu eden çocukluk anınız hangisi? Onu bu kadar özel kılan ne?

    Yakın geçmişte en son ne zaman tamamen tutkulu ve canlı hissettiniz?

    Şimdi değilse ne zaman?

    Eğer ona henüz ulaşamadıysanız nasıl kaybedebilirsiniz?

    Hiç konuşmadan sadece sessiz bir şekilde yürüyerek biriyle en iyi diyalogunuzu yaşadınız mı?

    Sevgiyi destekleyen dinler neden bu kadar çok savaşa sebep oluyor?

    Kuşkulanmadan bunları bilmek mümkün mü? İyi ve kötü nedir?

    1 milyon dolar kazansanız işinizi bırakır mıydınız?

    Şu an yaptığınız işi daha az oranda yapmayı mı tercih ederdiniz yoksa gerçekten sevdiğiniz işi daha uzun süren saatlerde yapmayı mı?

    Bu günü daha önce yüzlerce kez yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

    En son ne zaman güçlü bir şekilde inandığınız bir fikrin yumuşak parıltısıyla karanlıkta yürüdünüz?

    Eğer yarın tanıdığınız herkesin öleceğini bilseydiniz bugün kimi ziyaret ederdiniz?

    Son derece çekici ya da ünlü olmak için yaşamınızı 10 yıl azaltmak ister misiniz?

    Hayatta olmak ve gerçekten yaşamak arasındaki fark nedir?

    Risk ve ödülleri hesaplamayı durdurarak bildiğiniz şeyi doğru yapmanın vakti ne zaman gelir?

    Eğer hatalarımızdan bir şeyler öğreniyorsak hata yapmaktan neden bu kadar korkuyoruz?
    Kimsenin sizi yargılamayacağını bilseniz hayatınızda neler değişirdi?

    Kendi nefesinizin sesini en son ne zaman dinlediniz?

    Aşık mısın? Son eylemlerinden herhangi biri bu aşkı açıkça dile getirdi mi?

    Bundan 5 yıl sonra dün ne yaptığınızı hatırlayacak mısınız? Bundan önceki gün ne olacak? Ya da ondan önceki gün?

    Kararınızı şimdi vermelisiniz. Soru şu: Bir şeyleri kendiniz için mi yapıyorsunuz yoksa başkalarının sizin için yapmasını mı sağlıyorsunuz?