"Hz. İbrahim son olarak oğlu İsmail'e bir isteği olup olmadığını sorunca İsmail isteklerini kısaca sıraladı: Babacığım, ellerimi ve ayaklarımı sıkıca bağla ki fazla çırpınıp da sana eziyet vermeyeyim. Elbiseni iyice topla ki kan sıçramasın; sonra annem görür de üzülür. Bıçağı tüm gücünle sapla ki ölümüm kolay olsun. Beni yüzükoyun yatır ki belki yüzümü görünce merhamet eder, emri yerine getiremezsin. Hem ben de bıçağı görmeyeyim, belki korkuveririm. Ayrıca anneme de selamımı ilet. Bundan sonra Hz. İbrahim, bıçağı tüm gücüyle İsmail'in boynuna dayadı. Ancak hiçbir şey olmamıştı. Tekrar denedi, bıçak yine kesmedi. Üçüncü kez yine var kuvvetiyle bıçağı vurup da kesmediğini görünce bunun Allah'ın işi olduğundan hiç şüphesi kalmadı. Tam o sırada Cebrâil elinde bir koçla Allahu ekber, Allahu ekber! diyerek yetişti. Onu gören Hz. İbrahim, sevincinden Lâ ilahe illallahu vallahu ekber! diyerek mukabele etti. Bu olanlara şükrünü ifade etmek isteyen İsmail de Allahu ekber ve lillahilhamd! sözleriyle onlara katıldı"
Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu'nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.