Cahit Zarifoğlu
Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
Tek bir damla tek bir ses gibi
Aklıma düşüyor

Phaesphoros, bir alıntı ekledi.
 23 May 22:09 · Kitabı okuyor

Bîr
Şehir, zengin bölgelerinde ışıldayan sokak lambalarıyla aşağıda uzanıyordu. Bu insanlar, geceleri gaz lambası yakmayı hakli gösterecek kadar mühimlerdi, sanki ışık onları bir kilit, bir kılıç ya da bir kalkan gibi koruyabilirdi.

Yetim Kraliçe, Jodi Meadows (Sayfa 9 - Wilhelmina Korte)Yetim Kraliçe, Jodi Meadows (Sayfa 9 - Wilhelmina Korte)

Diyorum ki...
Rüyaları zorluyor, kabus oluyorsun!...
Kimsin sen?...
Nasıl bir mecburiyetsin, hayatımın orta yerine düşen!?...
Nikotin den illet...
Su misali, şekilsiz, reksiz, tatsız...
Gayri ihtiyarı, her köşe başında aldığım soluk...
Kendi başına, bir sokak lambası, sönük...
Yarım yamalak, kaldırım taşları...
Kör noktası gecenin...
En sert rüzgar...
Bir çiğ damlası!...
Yegâne ay ışığı...
Nesin sen!?...

Kutudaki Kar Topu
NOT : Okurken şu parçaları da açmanızı öneririm :)

https://youtu.be/5zr1YTZcmrw
https://youtu.be/9f7UyUDHFaA
------------------------------------------------------------


Anamın köyünden dönüyorduk. Hava kar kıyamet. Bindiğimiz dolmuş güç bela ilerliyor sapa yolda. İçerisi soğuk. Dolmuşa binerken Süleyman abinin elime tutuşturduğu ufacık kutuyu tutuyorum sımsıkı. Sanki yüreğim elimde.

Kutu canlı gibi. Kaşkolum, berem ve eldivenim ile korunmaya çalışıyorum soğuktan. İki tane delik var kutuda. Derken birisinden beyaz bir şey fırlayıverdi dışarı. Ne olduğunu bilmiyorum. Korktum elimle dokundum, geri içeri çekildi. Bir süre kutudaki kıpraşmalar kesildi. Ben de uyuya kalmışım.

Eve gelince uyandırdı babam. Ben ve kutum koşa koşa eve girdik. Bir açtım kutuyu ki; içinden, dışarıdaki yağan karı hasetinden çatlatacak beyazlıkta bir yavru tavşan çıktı. Hayatımda gördüğüm ilk tavşandı bu. Önceden sadece çizgi filmlerde görmüştüm. Sanki bir beyaz yün yumağı elimdeydi. Yumuşacık, sıcacık, gözleri kızıla çalan bir kar topu. Adını nedendir bilmem “Mikmik” koydum. Biricik dostum oldu ondan sonra.

Zamanla büyüdü kocaman oldu. Ben beş yaşlarındaydım, o ise bir yaşını geçmişti. Artık yoldaşlığımız ayrı bir boyuttaydı. Beraber yemek yiyor beraber yaramazlık yapıyorduk. En çok lahana, havuç ve turp yemeye bayılırdı. Sobanın önüne bir sofra bezi sererdi anam, üstüne kelem, havuç ve lahana.. evde ne varsa artık onu koyardı önümüze. Mikmik bir yandan ben diğer yandan girişir, çıtır çıtır, kıtır kıtır, hart hurt yer bitirirdik. Karnımız doyunca da sobanın yanına kıvrılırdık. Beraber uyurduk. Bana sarılırdı bile. Otururken ufacık görünürdü. Sakın görüntüye aldanmayın ha! Uzandım mı benim boyuma yaklaşırdı.

Bir gece evdeki daktilo ile oyun oynuyorduk. Ben her zamanki gibi çalışan insandım o ise yanımda çay içmeye gelen ahbabım. Kimsecikler yok, herkes uyumuş. Sadece üçümüz ayaktayız; ben, Mikmik ve turuncu daktilom. Kırlentten yapılmış masamda yazı yazıyorum çat çat çat diye, ufak güçsüz parmaklarımın gücü yettiğince elbet. Yoruldum bıraktım. “Bugünlük bu kadar iş yeter Mikmik. Gel pencereden bakalım”.

Daktilom da bizimle geliyor ve divana zıplıyoruz. Perdeyi aralıyoruz. Dirseklerimi camın mermerine dayıyorum ve dışarıyı izliyoruz; ben, Mikmik ve daktilom. Sokak lambasının turuncu ışığı ile yağan kar enfes bir görüntü sunuyor üçümüze. “Şu nedir?” diye soruyor daktilom. Kayısı ağacı diyorum. Ama aslında o bir at. Gündüzleri üzerine çıkıyorum ve uzak diyarlara gidiyorum. Kazağımın içine Mikmik’i sokuyorum ve uzak diyarlara dört nala gidiyoruz dıgıdık dıgıdık dıgıdık!

“Peki ya şu uçan şey ne?” diye soruyor Mikmik. Açıkçası ben de bilmiyorum onu ama bir melek olsa gerek. Gerçekten de bir şeyler uçuşuyor havada ama ne olduklarını bilmiyorum. Bembeyazlar ve kanatları var sanki. Belki de aklım bana oyunlar oynamaya o zaman başlamıştı. Çoğu kez evdekileri korkuturdum, arka odada birisi var diye. Gaz lambası ile gezer Mikmik’i peşime katar, bilinmeyen yerlere giderdik hayallerimizde. Hayallerimiz de ortaktı onunla, hep benimle gelirdi.

Bir sabah dostum kayboldu ve öğle sonu çıkageldi. Peşine de komşumuz ve şikayeti geldiler. Şikayeti diyordu ki: “sizin hayvan benim bahçemde bir tane sebze komadı.”

Bu olaylar bir kaç defa daha tekrar edince Mikmik geldiği yere gitmek durumunda kaldı. Çok üzüldüm, ağladım. O benim ilk arkadaşımdı. Bir daha onun gibi kimseye yakın olamadım elbet.

O günden sonra daktilom da sustu. Yazı yazdığım ofisi kapattık, kepenkleri kilitledik. Artık kar da eskisi gibi yağmaz oldu; ne periler geldi gecemize ne gaz lambası ile uzak ülkeleri keşfe çıktık. Kayısı ağacı yerinden kımıldamaz oldu. Sarıldım kayısı ağacına, kalbi atmıyordu.

Ali KARAYAZI, bir alıntı ekledi.
17 May 22:12 · Kitabı okuyor

Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
Tek bir damla tek bir ses gibi
Aklıma düşüyor

Şiirler, Cahit ZarifoğluŞiirler, Cahit Zarifoğlu

Bu suskun, durgun sokak lambalarına bakıp gülümsüyordum ve günbatımında, ışıklandığım anda kendimin de bir sokak lambası olduğunu fark ettim.
-Dorian Pastor

BEN YILLAR ÖNCE YAZ'DIM. (Yeni yazı. Yorumlarınızı bekliyorum.)
Eskiden çok yazıyordum. Şimdi azaldı. Düşünüyorum da acaba benim yazmamı azaltan şey ne diye. Aklıma türlü şeyler geliyor. Ya diyorum eskisi kadar yanmıyorum ya da eskisinden de beter yanıyorum ki yazmaya vakit ayıramıyorum. Evet düşününce ikincisi daha ağır basıyor gibi... Yanmak... Belki de ismimin Ramazan olması bunu gerektiriyor. Anlamını taşıtıyor bana. Yanıyordum ve yazıyordum. Yazdıkça yanan bir ben ve ben oldukça yanan bir beden... Ne kendimden kaçabilecek kadar güç ne de kendime gelecek kadar kuvvet var bende. Ben yıllar önce yaz'dım. Şimdi ise sadece yaprak döken bir sonbahar. Bir zamanlar yukarıdan bakardım hava gibi şimdi ise yerde duruyorum toprak misali. Ben bunu yaşadım da yazdım. Ben eskiden yaz'dım ve bunu yıllar önce boşlukta bir kağıda yazdım. Kimdim ki ben? Yazı, şiir, resim, hayal... Nerde eski benliğim ve gideceğim nereye kadar?
Ben kendime hep yokuş oldum. Ne zaman kendime gelmeye kalksam gözüm o yokuşu çıkmakta zorlandı. Ne zaman kendimden gitmeye kalksam bakışlarım o yokuşa saplandı. Ben hep kendime bir yabancıydım. Ben hep kendimin yabancısıydım. Nereye gidersem gideyim tanımadığım bir beden, alışamadığım bir yürekle karşı karşıya geliyordum. Ben hep kendimin yalancısıydım. Ne zaman bir söz çıksa ağzımdan hemen yüreğime dolanır ne zaman bir his duyulsa yüreğimden hemen dilimde takılırdı. Ben hep kendimin gurbeti oldum. İsmini bilmediğim falanca şehrin falanca caddesinde falanca evde falanca kanepede oturan bir beden... Kendini tanımaya adamış tanırken kaybolmuş ve bir türlü o çıkmaz sokaktan kurtulamayan bir adam... Ben hep kendime kızdım. Aldandınız mı siz de benim gibi o sahte konuşmalara, gülmelere, gelmelere, gitmelere... Siz de benim gibi kendinize kızdınız mı bu aldanmalara, çocuksu tavırlara... Ben hep çocuktum. Hâlâ o küçük oyuncakla oynayan o çocuk... Ben hâlâ o çöpten adam çizen, yazın evin bacasından duman tütüten, adamı evden büyük gösteren o çocuk... Ben hep sönük yanan bir sokak lambası... Ben o meyvesi olmadığı için kıymeti bilinmeyen söğüt ağacı... Ben geleni gideni çok olan ama kalanı olmayan bir otobüs durağı... Ben dizesi bol olan ama kimsesi olmayan bir halk şiiri... Ve ben yıllardır kendini arayan, aradikça da kendinde kaybolan, Yunus Emre'nin deyimiyle "Bir avuç toprak, bir de suyum, neyimle övüneyim işte ben buyum."

15.05.2018 22:18

Fısıltı
Umursuzluğu özledim
Kimsesizliği, yalnızlığı
Yüksek tepelerdeki ağaçları
Üstüne konan kuşları özledim
Zamansız esen rüzgarları
Yağmuru özledim
Islanmayı altında sırılsıklam
Bir sokak lambası altında
Saatlerce beklemeyi...

M.DOĞAN