aramızdaki konuşmalar ne kadar kısa ve basit olursa olsun, asla sıradan değildi ve açıklanamaz bir biçimde doyurucuydu. bir çocuk konuşmayı nasıl öğrenirse, ben de öyle öğreniyordum iletişimi, kendimi ifade etmeyi; sevginin büyük ve süslü sözcüklere gerek duymadığını. paslı ve küflü kavramlardan kurtuluyor, her sözün değerini, tazeliğini keşfediyordum. yeniden akmaya başlayan bir nehir gibiydim.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
giderek ilgim artıyordu. hem bilgece bir yönü vardı, hem de şeytanca; ikisi de aynı ölçüde çekiyordu beni. konuşmayı olabildiğince uzatmak, onu, kendisini anlatmaya ikna etmek, bu gizemli kabuk adamı çözecek ipuçlarını ele geçirmek istiyordum. güçlü bir önseziyle biliyordum ki, kabuk adamın bana öğretebileceği, o zamana değin ıskaladığım çok önemli bir şey vardı; yaşama dair, belki ölüme. belki de dünyayı, benim için daha tanıdık ve duyarlı kılacak gizi biliyordu.
içimde bir şeyler kıpırdandı, yüreğimdeki ağır bir taş yerinden oynamış, yuvarlanmaya başlamıştı. üzüntüyle ona döndüm, bakışlarım onunkileri ilk kez yoğunlukla karşıladı. aramızda sözcüklerin olmadığı, sessiz, derin bir konuşma geçiyordu.
emekleme çağımdan beri, sadece zeki ve başarılı olduğum sürece sevgi -ya da “sevgi” diye adlandırılan bir şeyi göreceğimi öğretmişlerdi bana, ama hiç kimse, sevmeyi nasıl başaracağımı öğretmemişti.