Nitekim Adem'le başlatılan insanın hikayesinde, inşa ettiği mitolojisinde, geliştirdiği felsefe-biliminde, Rönesans ve Aydınlanma dönemlerindeki yaklaşımında, ticari kapitalizm, sanayileşme ve son olarak teknolojikleşmesi sürecinde bu arayış ve serüveni görürüz, İnsan; yiyeceği bir meyveyle, çalacağı bir ateşle ve Tanrı'yı konumlandırmasıyla yani mitolojik tahayyülüyle ve teolojik yaklaşımlarıyla, fikre ve olguya yönelik zihni tasavvuruyla (felsefe-bilim), aletleri ve makinaları kullanımıyla (teknik-sanayi) içinde bulunduğu hali değiştirme teşebbüsü içerisinde bulunmuştur.
Nermin Yıldırım’ın Ev romanı, insanın içindeki o derin, karmaşık ve bitmek bilmeyen "yuvayı arayış" yolculuğunu o kadar naif ama bir o kadar da sarsıcı anlatıyor ki... Kitabı bitirdiğimde, yazarın sorduğu o temel soru bende de yankılanmaya devam etti: Ev neresidir? Dört duvardan ibaret bir mekân mı, geçmişin gölgeleri mi, yoksa insanın ait hissettiği o ilk ve son sığınak mı?
Kendi içsel labirentlerimizde kaybolduğumuz, aidiyeti, köklenmeyi ve en çok da "kendimize dönmeyi" sorguladığımız bir hikaye bu. Yıldırım'ın kelimelerle kurduğu o sıcak, tanıdık ama bir yandan da melankolik atmosfer, okurken adeta kendi hafıza odalarımda geziyormuşum gibi hissettirdi.
Kısa, sakin ama derin bir iç döküş izlemek, insan ruhunun o kırılgan eşiklerinde dolaşmak isteyen herkesin yolunun bir gün bu Ev’den geçmesi gerek. Çok sevdim, zihnimde uzun süre ağırlayacağım kitaplardan biri oldu.
Beni tanıyanlar bilir ne kadar şiir sevmediğimi…
Kitabı bir gecede bitirmiş ve çok beğenmiş olmanın sevinci, ayrıca yazarın arkadaşım olmasının vermiş olduğu mutlulukla bu incelemeyi yazmayı