• 92 syf.
    ·1 günde·10/10
    Bir arkadaşım bahsetmişti bu kitaptaki bir hikayeden. "Sır" hikayesi. Hayatımda okuduğum en güzel hikaye oldu. Ve sonra "Mürit" hikayesi. Orada bizim modern yaşamımızı tasvir edişi beni benden aldı. Bir ağacın yaprağının tozdan dolayı nefes darlığı çektiğini söylemesi... Son olarak da "Cüz Gülü" hikayesinde geçen şu cümle: "Sövene dilsiz, dövene elsiz oldum". Tek kelime ile muhteşem bir kitap.
  • Birkaç saattir yazarken şunu düşünüyorum, "insandan geriye, yalnız hatıraları kalır" bu cümle beni epey sarstı. Her şey zamanla yok oluyor; bedenler, gülüşler, ağlayışlar. Fakat hatıralar hep yaşıyor; ta ki kalan son kişi unutuncaya kadar.
  • 392 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Büyük hasret sona erdi sözüyle başlamak istiyorum yoruma, zira uzun zamandır yolunu gözlediğim esere sonunda kavuştum. Öyle ki esere başlarken bir günde bitirmek veya bir yıla yaymak arasında kararsız kalmışlığım bu heyecanıma en büyük delildir.
    Tarık Tufan yine okurlarını yanıltmamış ve bütün kitaplarında biraz da olsa hissettirdiği 'kaybolmak' mefhumunu bütün bir kitabın konusu olarak işlemiş. Eserin konusu olan kayboluşun yanında biteviye yalnızlık, huzursuzluk, korku, kaçış ve en önemlisi özlem...
    İnsanın kendisine özlemidir bu kitap,kendisine ve olmak istediğine...
    Geçmişiyle yüzleşmekten kaçan Hakan, yalnızlığı iliklerine kadar hissetmiş lakin geçmişi hakkında tek bir cümle dahi edememiş Yıldız, ölümden son anda kurtulmuşken huzursuzluğun pençesine düşmüş Sonay... Karakter tahlilinin diğer kitaplarına nazaran daha çok ağırlıkta olduğu eser, okuyucusuna duyguların mümessili haline gelmiş karakterleri bir dost olarak hediye ediyor. Bu hediye ile okuyucu kitap bittikten sonra dahi karakterler ile konuşabiliyor, varlığını hissedebiliyor. İşte tam olarak yazarı bende önemli kılan da bu niteliği. Tarık Tufan kitap yazmıyor, karakter yazıyor ve ihtiyacı olan okuyucuya hediye ediyor.
    Binaenaleyh Jülide ve İshak'a (Düşerken eserinin karakterleri) olan özlemim had safhadayken Yıldız ve Hakan sayesinde bu eserde Jülide'ye rastlamak beni ziyadesiyle mutlu kıldı. Sanki uzun zamandır yanımda olmayan dostumdan haber almışım gibi bir histi bu...
    Bu kadar içselleştirdiğim bu eseri tabi ki sevgiyle tavsiye ediyorum. Kaybolan benliğimizi bulmak dileğiyle, kitapla kalın dostlar
  • Adem Kara
    Adem Kara Bir Beyoğlu Düşü - Berlin'de Sanrı - Kanallar'ı inceledi.
    184 syf.
    ·8/10
    Her nereye bakarsanız bakın. Onun için çıkan ilk cümle: Tezer Özlü’nün ağabeyi olma durumu. Oysa hem kardeşinden daha özgün hem de edebiyatımızda farklı bir yerde kanımca.

    Kimileri ‘kasıntı, zorlama’ gibi ifadeler kullanıp onu okumadan yerme yoluna gidiyor. Yapmayın.

    Vüs’at gibi Ferit Edgü gibi hep kıyıda köşede kaldı sanki Demir Özlü.

    85,87,91 yıllarında kaleme aldığı üç anlatısını okuyacaksınız.

    İlki olan Bir Beyoğlu Düş’ünde;

    İstanbul sokaklarında gezdirecek sizleri. İster anı olarak okuyun isterseniz kurmaca. Size kalmış.

    “Öyle sanıyordum ki, başka bir yaşam gerekliydi bana. İlerde yaşanacak ya da geçmişte yaşanmış. Bu yüzden pek çok düş görüyordum.”(s.22)

    Böyle ifade edecek ve ‘düşlerindeki’ hayatı adımlayacak satırlarda.

    İkincisi Berlin’de Sanrı ise;

    Heinrich von Kleist’e saygı niteliğinde yazılmış ve hikayesinin merkezine aldığı yine bir Kleist karakteri olan ‘Michael Kohlhaas’ eşlik edecek bizlere. Somut bir arayış için yola çıkıp ‘benliğinin sınavıyla’ karşılaşacak. Yorulacak, bıkacak.

    “Bir kez, artık hiçbir bozulabilecek ilişkinin içine girmemeye karar vermiştin; yaşamıştın, yaşamıştın ve bıkmıştın birçok şeyden; daha açıklıkla söylemek gerekirse ‘yaşamın bayalığından’ bıkmıştın.”(s.103)

    Son anlatısı Kanallar’da ise insanlar, kanallar ve bağlar diyerek imgelerle mesajları olacak.

    “ ... yaşam denilen bu bitimsiz yıkıntılar yığınına bu kadar basıp durduktan sonra, bu simgeleştirmenin gerçekliğine inanmaktan başka çaren yok.”(s.138)

    Emek isteyen bir okuma serüveni olacak; ama fazlasıyla lezzetli. Buyurun.
  • 516 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Bir haftadır beni göğe çıkartıp yere atan ve sonrasında askıda bırakan bir kitaptı Masumiyet Müzesi. Okuduğum en iyi aşk romanı olabilir, tabii eksik gördüğüm yönleri de tamam olsa ne ala. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” cümlesiyle başlayan ve “Herkes bilsin, çok güzel bir hayat yaşadım.” ile biten kitabın bu iki cümle arasında kalan sayfalarında sizin de benim gibi yeri gelecek göğe çıkacak, yere düşecek ve askıda kalacağınız çok anın olacağını düşünüyorum. Ve kitabı her gördüğünüz yerde kitabı okurkenki duygularınızın hep diri olduğunu fark edeceksiniz.
    Romanın konusu temelde şöyle: İstanbul sosyetesinin önemli ailelerinden bir tanesinin oğlu olan, eğitimini yurtdışında tamamlaşmış, kendisini çok iyi yetiştirmiş ve 70’li yıllarda babasının fabrikasının genel müdürü olmuş Kemal Basmacı’nın yine kendilerinin uzaktan akrabaları olan genç ve çok güzel olan ancak kendi camialarından olmayan, babası emekli öğretmen annesi terzi, kendisi de bir butikte tezgahtar olarak çalışan Füsun’a karşı duyduğu takıntılı, saplantılı büyük aşkını; Füsun için neler yaptığını veya Füsun yüzünden nelerden vazgeçtiğinden bahsediliyor. Ve bunun dışında romanda 70’li yıllardan günümüze doğru geliyor kitap. O yıllarda İstanbul özelinde Türkiye’deki toplumsal, fiziksel ve sosyolojik değişme görülüyor. O dönemin zengin ailelerinin ve çocuklarının neler yaptığını, nerelere gittiklerini, hayatlarını nasıl idame ettirdiklerini ve hayata olan bakış açıları görülüyor. Orhan Pamuk sadece burjuva yaşantısını derinlemesine bir şekilde anlattığı için oldukça olumsuz eleştirilere maruz kalmış. Fakat bence yazarın bu şekilde eleştirilmesi yanlış bir tutum çünkü kendisinin de yaşantısı kitabında sonunda da açıklamaları üzerine aşağı yukarı kitapta bahsettiği burjuva kesiminin yaşantısına denk düşüyormuş. Bence kişinin elbette yaşadığını, gördüğünü ve bildiğini romana aktarması gayet doğal bir durum. Bunun dışında o dönemleri kasıp kavurmuş birçok aileyi de perişan etmiş bankerler olayını, 80 ihtilalini(öncesini ve sonrasını), sokağa çıkma yasaklarını ve bu yasakların halkı nasıl etkilediğini, tek kanalda TRT’yi ve sinemayı, bu sanatsal aktivitelerin halkı nasıl etkilediğini, halk ile olan ilişkilerine de şahit olunuyor. Ayrıca yazar, kadın-erkek ilişkilerine ve özellikle romanın birçok yerinde bahsettiği gibi başlı başına bir bölüm de ayırdığı evlilik öncesi ilişkiyi ve bekareti; o dönemin insanlarının bu konuya Batılılaşma ve modernleşme olarak nasıl baktıklarını(daha doğrusu bakmaya çalıştıklarını) yazar bize akıcı bir üslupla anlatmış. Bunların da dışında belki de kitaba adını vermesine sebep olan “insan-eşya” ilişkisini detaylı bir şekilde irdelemiş yazar. Eşyalara verdiğimiz anlam nedeniyle onlara verdiğimiz değeri bizlere harika bir şekilde anlatmış. Kitabı okuduktan sonra geçmişten bugüne kullandığınız eşyalara farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyorsunuz. Son olarak Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabıydı ve kitabı okuduktan sonra kendisinin ününü gayet hak eden bir yazar olduğuna kanaat getirdim. Bunun dışında bir erkeğin bir kadına karşı duyduğu kasvetli, buhranlı, takıntılı aşkını da müthiş bir şekilde yazmış. Kitabı okurken “aşk” olgusuna dair net tanımlamalarım olup, aşk olgusunu insanların hoşlantı ile karıştırdıklarını ve aşkın var olmadığını savunurdum fakat bu kitap aşk temasını o kadar güzel işlemiş ki ve aşk ile ilgili öyle tartışmalara yer açmış ki kitabın bazı bölümlerinde kitabı kapatıp aşk olgusu ile ilgili kendimi sorgulamalara ittim. Ayrıca bahsettiğim Kemal’in saplantılı ve buhranlı aşkını okurken siz de onunla birlikte aynı ruh haline bürünüyorsunuz. Kemal’e yeri geliyor kızıyorsunuz, acıyorsunuz, nefret ediyorsunuz, seviyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz, bazen anladığınızı sanıyorsunuz bazen de gerçekten anlıyorsunuz. Ama en sonlarına doğru kitapta sadece Kemal’in duygularını okuduğunuz için bir raddeye geliyor ve sıkılıyorsunuz, yeter artık ne olacaksa olsun diyorsunuz. Fakat aynı zamanda da acaba sonrasında ne oldu merakıyla kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Bazı filmler vardır; kasvetlidir, karanlıktır ama bir türlü başından kalkamazsınız. Çünkü senaryosu ve oyunculuğu çok iyidir. İşte bu kitapta o filmlerden:)) Kitapta eksik olarak gördüğüm noktayı da şöyle belirtmek istiyorum; kitap hep bize Kemal’in gözünden bu olayları anlatıyor. Füsun ne hissetmiş, ne duymuş, ne görmüş, olaylara nasıl bakmış, neden o tepkileri vermiş onları bilemiyoruz. Keşke Füsun’un açısından da bir bakış kitapta yer edinmiş olsaydı.
    Kemal’in bu kadar saplantılı bir aşk yaşamasını kendime yediremedim. Çünkü onun aşkı biraz zorlamaydı benim için. Kemal’in yerinde olsaydım Füsun üzerinde bu kadar üstelemez ve hayatımı yaşardım ama tabii o zaman hissettiğim aşk olmazdı:)) bir insanın dokuz seneye yakın sadece aşık olduğu insanın yakınında bulunmak için aynı eve zor şartlar altında ve hiçbir zorunluluğu yokken gidip gelmesi üstelik aşık olduğu insanla arasında o kadar az iletişimin bulunması… Bence çok yaralayıcı ve kabul edilebilir bir durum değil. Ama en sonunda Kemal’le gurur duyduğumu ve onu tasdik ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü kendisi kimseyi dinlemedi ve her ne kadar saplantı raddesinde de olsa duygularının ve aşık olduğu insanın peşinden gitti. Öyle ki her şey bittikten sonra bile hala peşinden gittiği duygularının ve aşkının en büyük simgesi zaten bu Masumiyet Müzesi’dir.:))
  • 110 syf.
    ·Puan vermedi
    Aforizmalar kitabı olunca ayrı ilgimi çekiyor çünkü kitapların en sevdiğim cümlelerini toplamış gibi hissediyorum. Hele bir de kitabımız Konfüşyüs’tense. Peki kimdir Konfüçyüs?

    Çin uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. Kongzi (Konfüçyüs), Çin geleneklerini derleyip yeni kuşaklara aktarmıştır. Öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş ve kendine özgü eğitim yöntemlerini halka yaymayı başarmış bir düşünürdür. Hala da Çin ve çevresindeki kimi ülkelerde sosyal yapışkan niteliği taşıyan hakim ahlaki değerler Kongzi tarafından ortaya konmuş değerlerdir.

    Konfüçyüs kendisinin bir şey kurucu değil koruyucu olduğunu söyler. Eski zamandan gelen kutlu alışkanlık ve düşünceleri korumaya çalışan kişidir. Der ki “Ben yapıcı değil, ancak naklediciyim. Eskilere inanıyor ve onları seviyorum”

    Öğretileri o kadar insancıldır ki onu dünyanın ilk hümanisti diye tanımlayanlar bile vardır. Çünkü o insanın kendini değiştirmesinin çaba, bilgi ve bilinçle olacağını, kendisi değişince de toplumun ve dünyanın da değişeceğini söyler. Ayrıca “kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkasına da yapmayın” der.

    Ve son olarak ekler; “Üç yüz cümle içinden öğretilerimi özetleyecek bir söz seçmek olsaydım, şunu seçerdim:
    ‘Kötülük olmasın düşüncelerinizde’”
  • 74 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bedensel engelliyim, yürüyemiyorum ve ben muhtacım.
    Bırakın başkasının işine yaramayı, çoğu kendi ihtiyacımı dahi karşılayamıyorum.
    İnsanların bize ne gözle baktığını ben kelimelere yeterince dökemem ama Samsa size  bunu en iyi şekilde aktarabilir.
    Samsa'ya göre aile konusunda şanslıyım ama çevremdeki insan topluluğuna eş değeriz.
    Pazarda, cafede, markette aklınıza gelebilecek her yerde insanlar gözleriyle dövüyor.
    Yanlış anlaşılma olsun da istemem, engelim ile barışık ve çok aktif bir insanımdır.

    "Kitap çok ince o yüzden herkes okuyor" söylentilerine kesinlikle katılmıyorum.
    İnsanlar kitabı okurken kendi hayatlarını göz önünde bulundurup "böcek" olduklarını hissettikleri için okumayı tercih ediyorlar.
    Başından tutun son sayfasına kadar elbet bunu kanıtlayacak bir yanınız ortaya çıkıyor.
    Aslında bu sistem şartlarında hepimiz birer Gregor Samsa'yız.

    Kitabın özetini şu cümle ile yapabilirim; "başkalarının sana verdiği değer onların ihtiyaçlarını karşılayabildiğin kadardır."

    Bazıları kitaptan bir şey anlamayıp yarıda bırakma eyleminde bulunabilir.
    Bunu çok görmem açıkcası çünkü  kitap ince dahi olsa, kolay yutulur lokma değil.
    Her kitabın bir okuma zamanı vardır
    Eğer bu kitapta sıkılıyor, anlamadığını hissediyorsan kitaplığının "baş köşesine" koy ve zamanı gelince kesinlikle oku...

    Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.