• Tsunamiler vurmadan önce varlıklarını bildirirler, deniz seviyesi yükselip alçalır. Hızla olur ve birkaç kez tekrarlanır, yani eğer neye bakmanız gerektiğini biliyorsanız farkedersiniz. On ila yirmi dakika arasında bir süre sonunda su kıyıdan çekilir. Resifler ve kayalıklar gözle görülür hale gelir. Deniz yatağının genelde suyla kaplı yerlerini görmeye başlarsınız. İşte bu son uyarıdır. Ardından daha yüksek yerlere kaçmanız gerekir
  • 392 syf.
    ·10 günde·7/10
    Uzun zamandır Elif Şafak okumuyordum yeni kitabına bir şans vermek istedim kitabı beğendim lakin son sözü okumasaydım daha farklı bir yorumum olurdu.
    Romanın ilk bölümü bana YouTube da ve TED konuşmasında dinlediğim önceden hayat kadını olan şimdi ise bir lokantada evsizlere yemek yapan Ayşe Tükrükçü’nün hayat hikayesi gibi geldi.Amcası tarafından küçük yaşta tecavüze uğraması,geneleve satılması,genelevden gelinlikle çıkması konuları birebir aynı.
    Yazar son sözde gerçek olaylardan etkilendiğini belirtmiş .
    İkinci kısım daha güzeldi Leyla’nın beş kadim dostunun Leyla’ya olan sevgileri , onların hayat hikayeleri..
    Farklı bir Elif Şafak kitabı sürükleyici ve akıcı.
  • 246 syf.
    ·4 günde
    Yürüyorum
    Adımlarım yavaş
    Adımlarım hızlı
    Adımlarım yoğun
    Yürüyorum, bir bilinmezliğe doğru
    Sonsuzluğa salise geçe
    Gökyüzüne dakika kala...



     
     Bu yazma serüveninde bana eşlik edecek olan herkese şimdiden çok teşekkür ederim.
    Kitabı canım arkadaşım Yağmur önermesi sayesinde okumuş bulunmaktayım, sağ olsun inceleme yapmam konusunda da baya destek oldu. :))

    Teşekkürlerimi sunmayı borç bilerek yazma serüvenime adım atmak istiyorum, izniniz ile birlikte. Sürç- i lisanda bulunursam şimdiden affola.. :))



    Günler gelip geçmekteler
    Kuşlar gibi uçmaktalar..



     Bu sözün bana kattığı şeyler ne oldu ya da zihnindeki kara delik bu söz ile ne kadar genişledi...  Ben ne kadar zamanın kıymetini bilebildim? (!)...

    “Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır” diyor Dante. Bu yüzden mi acaba zaman konusundaki derin üzüntüm? Peki, ben zamanı değerlendirme konusunda neredeyim, geçmiş hatalarımla ve bugünümle yüzleşmeli değil miyim?

    Eski yıldan yeni yıla çıkabilmenin şükrünü başka türlü nasıl yapabilirim? Kaybolan zamana hükmüm yok ama bilemediğim bir güne kadar devam edecek olan ömrümü daha verimli kılmak elimde değil midir?
    Bu soruların cevabını zihnimde sorgularken düşünme fırsatım çok oldu, gönül mukayesesi ile cevabı hâlâ bulmuş değiliz. Umarım en kısa zamanda buluruz. :))



    "Kalbini güzel ört, gelecekten rüzgar sert esiyor."



     Yavaşlamanın Değeri" adlı kitabında yazar Carl Honoré hayatı yavaş bir tempoda yaşamanın yararlarını şöyle açıklıyor: "Akıllıca bir tempoda yaşarsanız, hayatınız daha güzel geçecektir.

    Yavaşlamak, her şeyi kaplumbağa hızıyla yapmakla ilgili değil. Yavaşlamak, hayatın iyi taraflarını tadını alarak yaşamaktan ibaret."

    Aceleden, kendimizle olan bağlantımızı bile kaybediyoruz. Her alanda bilgi bombardımanına tutulduğumuz bu dünyada, hiçbirşey yapmama lüksünü ve sanatını unutmuş bulunuyoruz. Düşüncelerimizle yalnız kalmamız artık mümkün olmuyor. Oysa insanın düşünceleri geleceğe doğru atılan balyozla birer darbe değil midir?




    "İçime çektiğim hava değil gökyüzüdür..."

    kitapta çok sevdiğim sözlerden biriydi, incelemede de imzası ve izi olsun istedim. :)





    Kemal Sayar'a göre insanlar aslında çok iyiler ama çevreleri kötü ve yaşadığımız düzen bozuk. yazarın çözüm önerisi olarak sunduğu tezleri kabul etsek bile dünyanın ve insanların değişeceğine dair kesin bir kanıt var diyebilir miyiz, meçhul. (Ama imkansız olarak da görmüyorum.)




    Geniş ailenin kaybedilmesi, kapitalizm için bir fayda sağlıyordu, böylece küçül(tül)müş ailenin toprağa ve atalara sadakati kalmayacak, hareketlilik artacak, yer değiştirmeyle birlikte iş ve tüketim sahaları da genişleyecekti. ama çekirdek aile, bir evvelki nesille en yeni neslin irtibatının kopması, onlardan alınan hayat bilgisinin azalması anlamına da geliyordu.

    Modern zamanlarda insanın benliği, toplumsal yaşantısı büyük bir değişim geçirirken aile bağları çözülüyor, mahremiyet, aşk gibi duygular biçim değiştiriyor. “Değişiklik” derken, sadece modern zamanlarda kadın ve çocuk haklarından söz edilmesini ve geleneksel ailenin görünümünde ortaya çıkan değişiklikleri kastetmiyoruz.

    Dünyanın her yerinde akrabalık ilişkilerinin zayıfladığı, sosyolojik araştırmalarla ortaya konuluyor. Ebeveynin, olmanın önemi giderek azalıyor. Geleneksel dünyadaki ebeveynin, aile büyüklerinin otoritesi çocuk bakıcıları, sürekli sayıları artan öğretmenler, anne ve babanın son olarak birlikte olduğu insanlar arasında dağılmış durumda. Çocuklar artık neredeyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Oysa tek istedikleri şey bir yuva. İşte burda Kemal Sayar şu tanımı sunuyor:




    Çocuklar ellerine kâğıt kalem aldıklarında bir yuva, bir ev resmî çizerler. Dış dünyanın olanca karmaşıklığına rağmen ev, düzeni temsil eder. Ev sükûnet ve hûzur demektir.



    Güzel olan, kayda değer olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. telaş ve acelecilik toplumuna karşı, ağırdan alma ve sükunet toplumunu diriltmemiz gerekiyor. Sevmek için zaman ayırmak gerekir. bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. zamanla olgunlaşırız. lütfen yavaş gidiniz."




    Son olarakda beğendiğim bir alıntı ile yazımı noktalamak istiyorum;

    "Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. bu ülkenin en soylu insanları, diğerinin acısını en çok içinde hissedenleridir."


    “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”

    Tolstoy


    İncelememi vâkit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim, hûzurlu ve mutlu vâkitler dilerim.
  • "Küstahlık ve aptallık beni daha Rusya topraklarına adım attığım ilk adımda selamladı.. O sırada bir çavuş da dışarı fırladı ve pasaportumu istedi ki ben de verdim. Beş dakika boyunca pasaporta baştan aşağı baktı ve sonra da Rus vizesini okumuş gibi yaptıktan sonra başını salladı ve bana geri verdi. Eğer bu bir Türk kulübesi olsaydı yemek ikram edilirdi ve benim hoş tutulmama imtina edilirdi; fakat burada bir bardak su istediğimi işaret ettim ve adam elime bir bardak tutuşturup su pompasını gösterdi. İlk anda çok şaşırdım; ama son anda medeniyete (!) geri döndüğümü ve daha fazla Türk topraklarında olmadığımı anladım. "
  • 392 syf.
    ·8/10
    Aşk ve ustam ve ben kadar başarılı bulmadigim ama kısa sürede okuyup bitirdiğim bir çok yerinde içimin acidigi bir çok yerinde sinirlendiren fakat bazı bölümlerinde bir yarım kalmışlık hissi uyandıran bir Roman di...
  • Kimi zaman parasızlıktan yakınan Cemal Paşa, Enver Paşa’ya yazdığı 4 Aralık 1919 tarihli
    mektubu bu sıkıntısını dile getirir:
    “...Fakat benim en ziyade belimi büken para meselesidir. İstanbul’dan gelen refikam bir miktar para
    ile geldi. Bu para, bizim burada ancak bir sene geçinmemiz için kafidir. Eğer bugün 25.000 İsviçre
    frangına sahip olsam, burada bir dakika bile kalmayarak hemen İsviçre’ye giderim. Benim İsviçre’de
    bulunmam son derece faydalı olur. Bu parayı temin edebilmek için kime müracaat edebileceğimi tahmin
    ederseniz, hemen bana yazınız, ben de kendisinden isteyeyim