• 1008 syf.
    sonunda bitti, keşke bitmeseydi ya da keşke böyle bitmeseydi ama böyle bittiği de iyi oldu.

    "vivos voco!"
    sevgili kramazovlar,

    sevginin o nadide hissini, etrafımı sarışını izledim sayfalarca ve şimdi her bir hücreme işlemiş halde sevginin o boyun bükmüş haliyle yazıyorum bunları dostoyevski'de bulunan umudun pek azından bir yansımayla. en aşağılık ruhların en görkemli dağlarını gören, buraları diyar diyar korkusuzca gezen biri düşünün ki adı dostoyevski olsun fakat varsın biz karamazov diyelim ona. düşünün ki daha doğum anında bir felaketin içinde, sevgisizliğin verdiği hırçınlık içinde yoğrulmuşsunuz. evet sevgi nasıl boyun büküyorsa, sevgisizlikte de bir hırçınlık okyanusların anlatılıp tükenmeyen dehşetli fırtınalarından vardır. oysa bu sevgiye, onun boyun büküşüne talepten başka nedir ki? zıtlıkların insan alışverişinden başka nedir bu? doğanın soylu ruhlarına yaptığı en korkunç işkence değildir de nedir? acı çekeni kutsal saymak, kötü yaşamlardan kuvvetli iyi bir örnek çıkarıp ona tapmak, duyguların dingin sularında artan kalp atışlarımızla dev dalgalar yaratmak biz insanların çoktandır yaptığı şeyler arasında değil midir?! bana sorarsanız gerçek hayatta ölüme en yakın anlardır bunlar. sevginin o boyun eğmiş halini bir kez tadan kişi sanmam ki ölüme bir an arzu duymadan yaşasın ve aynı zamanda yaşamını bir mükafatmışçasına koruyup, dolu dolu yaşamasın. montaigne insanın kendini anlatmasından daha yararlı bir konuşma göremiyor ve bunu yüce gönüllülükle ödüllendiriyor. oysa bana pek mantıklı gelmemişti bu dostoyevski'yi anlamadan önce. zira tek varlığını, kendini, her dönemini ayrı bir kişiliğe idame ettirerek sanatın eliyle canlandırıyor onları. bence birçok kişiden daha canlıdır dmitri fyodoroviç. hatta bunları yazan benden, bunu okuyan sizden bile. ben pek güzel konuşamam diyordu fetükoviç, ben de yapamam. sırayla hiç konuşamam. öncesi ilki ortası hep karışıktır bende. okunmaya değer de bulmam bunları ama belki yansıtmaya çalıştığım duyguların eşiğinde biriyle karşılaşmanın sevinci içinde olabilirim kaderin güzelliğiyle. inanın bana bu kitap benim için bir milat. bu yaşta nasıl anlayabilirsin ki, dediler. kolya edasıyla gurur içinde güldüm ve her bir cümlesini tamamen ruhuma sindirerek okudum. bence tam zamanında olmuş bu. daha geç olamazdı. daha geç olmamalı. alyoşa'nın o son konuşmasında ben de vardım. ben de o çocuklar arasındaydım ve söz veriyorum, unutmayacağım ilyuşeçka'yı, troya'yı keşfeden çocuğu, kolya'yı, kendi mahvoluşuyla 'bereketli bir ürün doğuran' dmitri'yi, hiçliğin içinde hasta kıvranan ivan'ı, bernandları ve asla alyoşa'yı. yüreğim kötülük isteyebilir, kendimi onun içinde bulabilirim ama artık tüm bunlar da içimde ve beni tüm kötülüklerden koruyacak. bilmiyorum herhangi bir kutsal kitabın mealini okusam, hem de tamamen kendimi vererek böyle hoş düşünebilir miydim ama bence ruhumun bu şahlanmasında sadece dostoyevski'nin hakkı var. sevginin boyun eğmişliği içinde çoşkunlukla yazdığım bu satırları hoş görüyle okumuş olduğunuzu dileyerek selamlıyorum sizleri, Alyoşa'yla kalın.
  • Leonardo da Vinci’nin meşhur ‘son yemek’ tablosu.
    Sadece sanat tarihi değil neredeyse insanlık tarihini en çok uğraştırmış eser.
    Nasıl olmasın?
    Hz. İsa toplanmış havarileriyle, son konuşmasını yapıyor.
    Ama ne konuşma: “İçinizden biri bana ihanet edecek!”
    İhanet! 12 yüz. 12 farklı reaksiyon.
    İşte Da Vinci’den ‘o anı’ resmetmesi isteniyor.

    ***

    Leonardo gelenekleri yıkan bir sanatçı.
    Fakat öylesine titiz ki bir süre sonra
    işvereninin keyfini kaçırıyor.
    Çünkü 2 yıl geçmesine rağmen tablo bir türlü bitmiyor.
    Leonardo’nun yavaşlığı manastır başrahibinin sabrını tüketiyor.
    Birkaç fırça darbesinden sonra gün boyu ortalıkta gözükmemesi dedikodulara sebep oluyor. Oysa Leonardo her bir havari için Milano sokaklarında bir yüz arıyor.
    O yüzü önce tüm ayrıntılarıyla zihnine nakşediyor.
    Günlerce izliyor, sonra da sokaktan bulduğu canlı modellerle resmi tamamlıyor.
    Aslında tablonun büyük bir kısmı hızla bitiyor.
    Fakat iki kişinin yüzü eksik kalıyor.
    İsa ve Yehuda. Peygamber ve hain!
    İşte bu iki yüzden dolayı Leonardo tabloyu bir türlü bitiremiyor.

    ***

    İkinci yılın sonunda nihayet genç bir öğrencinin yüzünde aradığı hem bu dünyaya hem de öteki dünyaya ait masumiyeti yani İsa’yı buluyor.
    Geriye bir tek Yehuda kalıyor.
    Sokaklar, köprü altları, limanlar, barlar, hapishaneler, bakmadık yer kalmıyor.
    Ama bir türlü ihanetin yüzü yok.
    Sonunda başrahip, resmi sipariş eden Ludovico’ya Leonardo’yu şikâyet ediyor.
    “Bitmeyen yalnızca Yehuda’nın başı. Bir yılı aşan bir süredir Leonardo resme dokunmadığı gibi, görmeye bile bir kez geldi.”
    Ludovico hemen Leonardo’yu çağırtıyor.
    Leonardo başrahibin kendisini şikâyet ettiğini anlıyor ve koruyucusuna şu ironik cevabı veriyor...
    “Ekselansları bitirilmesi gerekenin yalnızca Yehuda’nın başı olduğundan haberdarlar. Herkesin bildiği gibi, o kötülüğüyle göze batan bir alçaktı. Dolayısıyla günahkârlığına uyan bir çehreyle betimlenmeli. En azından bir yıldır, gece gündüz her gün kentin tüm haydutlarının yaşadığı Borghetto’ya gidiyorum. Ancak henüz aklımdakine uygun kötülükte bir yüz bulamadım. Bu yüzü bulduğumda resmi bir günde bitireceğim. Ancak eğer araştırmam sonuçsuz kalırsa, ekselanslarına beni şikâyet etmeye gelen ve aranan özelliklere tam uyan başrahibin çehresini kullanacağım.”

    ***

    Bu ironik cevap karşısında Luduvico kahkahayı patlatıp Leonardo’ya aramaya devam etmesini söylüyor.
    Rivayet o ki yaklaşık bir sene daha Leonardo aramaya devam ediyor.
    Ve sonunda aradığı yüzü bir hapishanede buluyor.
    Uzun süre hapishanede bulduğu mahkûmu uzaktan izleyerek çiziyor.
    Hem zihnine hem de not defterine.
    Ve sonunda oturup bir günde tabloyu tamamlıyor.
    Olan bitenden habersiz mahkûm nasıl bir resimde yer aldığını öğrenmek istiyor
    Leonardo mahkûma tabloyu gösterince mahkûmdan çok Leonardo şaşkınlık geçiriyor.
    Çünkü mahkûm “Ben bu tabloyu biliyorum” diyor.
    Leonardo şaşkın: “Nasıl olur, henüz kimse görmedi, nereden biliyorsun?”
    “Bu hallere düşmeden önce öğrenciyken bir manastırda bu tablo için İsa olarak modellik yaptım!”
    Mahkûmun cevabı, birçokları için tablonun kendisi kadar önemli...
    Leonardo için belki de en büyük ilahi oyun.
    Kim İsa, kim Yehuda?
    Kim inançlı, kim hain?
    Kim iyi, kim kötü?

    ***

    Da Vinci’nin son yemek tablosu hakkında bugüne kadar çok şey söylendi.
    Ama galiba en önemlisi o mahkûmun hikâyesi.
    Kim inançlı, kim hain?
    Kim iyi, kim kötü?
    Var mı bundan ilerisi?
    (Alıntı)
  • 384 syf.
    ·10 günde·7/10
    Eser Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlerin görünür anlamlarının dışında gizli manalarının da var olduğunu benimseyen Batınîlik mezhebinin kurucusu olan Hasan Sabbah'ın yaşamını ve onun taraftarlarıyla beraber Alamut Kalesi'nde kurmuş olduğu neredeyse otonom bir devlet yapısını konu ediniyor.

    Bilindiği üzere Bâtınîler, kendilerinden önce de var olan İsmailîlerin farklı ve daha gelişmiş bir dalı mahiyetine sahiptirler ve bu mezhebe malik olanlar yaşadıkları süre boyunca çeşitli devletlerle, özellikle de Selçuklular ile çetin bir mücadeleye girişmişlerdir. Bâtınîler, neredeyse her devletin içerisine sızmışlarsa da kendilerine karşı büyük bir ön yargı olduğu için hep takiye yaparak inançlarını gizlemeye çalışmışlardır. İşte bu mücadeleler sonucunda Hasan Sabbah Kıyametin Kıyameti adı verilen ayaklanma olayıyla
    kendi bağımsızlığını ilan ediyor ve Bâtınîleri artık takiye yapmadan açık bir şekilde dinî propaganda yapabilecekleri yer olan Alamut Kalesi'ne çağırıyor. Alamut'a yerleşen müritleriyle beraber yeni yerler fethetmek ve mezheplerini yaymak amacıyla da çevresindeki devletlerle sürekli savaşlara ve siyasî ilişkilere girişiyor.

    Kitapta Hasan Sabbah kendisi hakkında duymaya alışageldiğimiz kötücül karakterinden farklı bir portreyle karşımıza çıkıyor. Buna göre Hasan Sabbah; akıllı, adaletli, hoşgörülü, İslam dinine bağlı, ne bir peygamberlik ne de bir imamlık iddiasında bulunmuş sadece bir mezhep lideri olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ayrı olarak Hasan Sabbah ve Haşhaşîler adıyla anılan onun müritleri hakkındaki uydurma rivayetlere yer veriliyor. Bazı kaynaklarda Hasan Sabbah ve yanındakiler hakkında bu kitabın tam tersinde bir model çizilmesi hasebiyle hangi bilgilerin doğru olduğu hakkında ihtilafa düşebilirsiniz. Fakat yazarın övgü yanında yergiler de yapması objektif olduğunu da hissettiriyor.

    Anlatıldığı üzere Hasan Sabbah'ın kalesi hem askerî, hem siyasî, hem bilimsel, hem de ekonomik açıdan çok iyi bir duruma ulaşmış fakat Hasan Sabbah'ın ölümünün ardından gelen liderlerin yanlış yönetimi sonucu kale güç kaybetmiş, nihayetinde Moğol Hükümdarı Hülagu Han Bâtınîlerin kökünü kazımış, Alamut Kalesi'ni yıkmıştır.

    Bilahare yazar, İsmailîliğin İslâm tarihi içerisindeki yerini şöyle özetliyor:
    1-Mevcut siyasî, sosyal ve dinî düzene karşı tehdit oluşturmuşlardır.
    2-Münferit bir vaka değil, zaman içinde devrimci şiddet patlamalarıyla su yüzüne vurmuş, uzunca bir mehdîlik hareketleri silsilesidir.
    3-Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir uyum, disiplin ve maksatlı bir şiddet içeren örgütlenmedir.
    4-Nihaî ve topyekûn başarısız olmuşlardır. Pek çok mezhep içinde azınlıkta kalmış ve günümüze sadece küçük cemaat parçacıklarıyla ulaşmışlardır.

    Kitap yüzeysel açıdan güzel ve ayrıntısız bilgiler içermesinin yanında Erasmus Yayınları'ndan kaynaklanan bir olumsuzluk olarak kimi kelimelerdeki yanlışlıklar, noktalama hataları ve cümlelerdeki bozukluklar eserin anlaşılmasını güçlendiriyor diyebiliriz.

    Kitabın genel görünümü bu şekildeydi. İçeriği hakkında daha ayrıntılı bilgiyi ise okumak isteyenler için aşağıya aktarıyorum...

    Batınîlik İslamiyetteki çeşitli mezheplerden sadece birisidir ve Kur'ân'daki ayetlerin görünür anlamlarının dışında daha derinde daha gerçek anlamlar olduğunu savunur. Batınî lideri Hasan Sabbah ve onun Kıyametin Kıyameti denilen ayaklanma olayıyla mezhepsel özerkliğini ilan ettiği Alamut Kalesi'ndeki yaşantının konu olduğu bu kitapsa öncelikle son semavî din olan İslamiyetin peygamberden sonraki devletler ve mezhepler gibi oluşumların arasında nasıl yayıldığını, biçim değiştirdiğini, hatta birtakım çıkarlar için bu devletlerin ve mezheplerin ellerinde nasıl oyuncak olduğunu belirterek söze başlıyor. Bu anlatılarda Abbasîler, Emevîler gibi devletlerin, Sünnî, Şiî, İsmailî gibi mezheplerin daha sonra Hasan Sabbah'ın çıkış bölgesi olacak olan İran'daki çekişmeleri ve şimdiye kadar yazılıp çizilen bilgilerin yanlışlığı vurgulanarak yaşanılanların daha gerçekçi bir yaklaşımla ele alındığı savunulmaktadır. Daha sonraki bölümde 1. Melikşah'ın karısı olan Terken Hatun'un daha öncesinde Bereketü'l Geys adında bir kişiyi evlenme vaadiyle kandırıp Ferruh Sultan'ı öldürttüğü gibi Abdullah Sene adındaki Kirmanşah reislerinin önde gelenlerinden olan bir adamı da evlenme vaadiyle kandırarak Batınîler'in dâîlerinden (bu mezhebi yayan din adamlarından) Ebû Hamza'yı nasıl öldürttüğü ve Terken Hatun ile Abdullah Sene'nin Teneş vasıtasıyla yargılanmaları anlatılmaktadır. Yargılanma sonucunda Terken Hatun'un azmettirici olduğu anlaşılmış olsa da Teneş'in duygusal davranması sonucu (çünkü Terken Hatun, Teneş' in abisi Melikşah'ın eski karısıydı) yine onun istediği sonuçlar doğuyor fakat  Mahmut Secistanî verilen kararlara sinirlenip Hasan Sabah'a mektup yazıp olanları anlatınca Hasan Sabbah yavaş yavaş meydana iniyor.
    Hasan Sabbah müritlerinden önemli bir şahsı öldüren Terken Hatun'a kısas uygulamayı yararlı bulmuyor ve onun elindeki güçlerden yararlanıp kolay bir şekilde dinî propaganda yapabilmek için Terken Hatun'un çeşitli vaatlerle kendi mezhebini kabule ve dost olmaya çağırıyor. Aradaki karşılıklı menfaatlerin farkında olan Terken Hatun ise nihayetinde bazı şartlar ileri sürerek Hasan Sabbah'ın dostluk çağrısına olumlu karşılık verse de mezhebine bağlı olmak istemediğini Hasan Sabbah'ın gönderdiği elçi olan Cevad Masalî vasıtasıyla bildirmek isterken elçi, Teneş'in eline düşüyor ve Teneş, kendisine tuzak kurmaya çalıştıklarını düşünerek elçiye ve Mahmut Secistanî'ye işkence yaptırıyor.
    Daha sonraki bölümde (sanırım bir önceki olayın devamı kesilmiş) Hasan Sabbah'ın öz oğlu olan Hüseyin'i neden öldürttüğü hakkında bilgiler veriliyor. Bu bilgilere göre Hasan Sabbah, oğlunu şarap içtiği için değil, kendisinin ölümünden sonra onun adını kullanarak yerine geçmek isteyeceğini ama imam olmak için uygun bir karaktere sahip olmadığını bildiği için kurduğu düzeni bozmaması için öldürtmüştür. Daha sonra Hasan Sabbah'ın ölümünden sonra kimin onun yerini alacağı yönünde tartışmalar yaşanırken Terken Hatun, Cevad Masalî'ye eğer Hasan Sabbah'ın yerine geçerse onunla evleneceğini vaad ediyor. Bunun için de bunlar Hasan Sabah'a zehirleyerek öldürmeyi düşünüyorlar.
    Kitabın devamında Hasan Sabbah'ın hayatta iken nasıl bir imam olduğu, halkını, şehrini eğitimle nasıl güçlendirdiği, krallık hayatı kurmaktansa halkı ile aynı imkanlara sahip olduğu ve kimsenin açlık, sıkıntı çekmediği bir toplum yapısını nasıl oluşturduğu; buna rağmen kendisinden sonra gelen lider imamların -ölmeden önce Hasan Sabbah'ın sakın yapmayın diye uyardığı hâlde- peygamberlik iddiasında bile bulundukları, üstüne üstlük Hasan Sabbah'ın kurmuş olduğu düzeni bozdukları ve Moğol Hükümdarı Hülagu Han'ın zayıflayan Bâtınîleri nasıl kılıçtan geçirdiği hakkında ara bilgilendirmeler yapılıyor.
    Daha sonra tekrar Hasan Sabbah zamanına dönülerek Hasan Sabbah'ın yerine geçecek olan kişiyi tâyin ettiği toplantıdan bahsediliyor. Bu toplantıda Hasan Sabbah, büyük dâîler (Ebû Ali Erdestanî, Hasan Kasranî, Bozorg Ümit, Cevad Masalî) ile teker teker görüşerek yerine geçecek kişinin kim olmasının uygun olduğu hakkında onlardan fikir alıyor. Bu şahıslardan Bozorg Ümit hariç herkes kendisini uygun gördüğü için Hasan Sabbah Bozorg Ümit'in daha doğru bir karaktere sahip olduğunu düşünerek yerine onun geçeceğini halka bildiriyor ve bunun hakkında yazılı bir vasiyetnamie yazdırıyor. Kendisinin seçilmediğini gören Cevad Masalî, emellerine kavuşamama korkusuyla Hasan Sabbah'ı ve Bozorg Ümid'i elindeki zehirle öldürmeyi tasarlıyor. Fakat olaylar istemediği bir şekilde cereyan ettikten sonra suikast girişimi öğreniliyor ve Cevad Masalî zindana atılıyor. Bu kez Hasan Sabbah, Davut adında birini kadın kılığında Terken Hatun'u öldürmesi için görevlendiriyor, fakat o da Terken Hatun'u yaralamaktan öte amacına ulaşamayınca afyon içip intihar ediyor. Sonra yaralanan Terken Hatun öleceğini anlayınca Nurettin Kulher adında bir komutanı Hasan Sabbah'a karşı savaşması için gönderiyor. Yola çıkan Nurettin Kulher verilen görevi yerine getirmek için planlar yapsa da Terken Hatun ona da güvenmiyor ve Abbasî komutanlarından Vaiz'i peşine takıyor. Vaiz'in Nurettin'le karşı karşıya gelince onu ağır yaralamasına rağmen kendisi de yakalanıyor. Nurettin öldükten sonra artık Terken Hatun da yarasından dolayı ölünce onun yerine geçen Abdullah Caf yönetimi eline alıyor ve Vaiz'in de kısasa öldürülmesine karar veriyor. İkinci bölümün sonunda Hasan Sabbah'ın ölmeden önce halkına yaptığı konuşma ve onun ölümü anlatılıyor. O öldükten sonra yerine geçen Bozorg Ümit, Hasan Sabbah'ın "Mezarımı kimse bilmesin." şeklindeki vasiyeti dolayısıyla bir oyun oynayarak Hasan Sabbah'ın mezarını gizlemeyi başarmıştır.
    Rivayetleri göre Alamut Kalesi 95 yıl çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş, daha sonra Moğol Hükümdarı Hülagu Han tarafından yıkılmıştır.
    Üçüncü bölümde Hasan Sabbah'ın otobiyografik öyküsü olan "Sergüzeşti Seyyidna" referans alınarak doğumuna gidiliyor ve onun ne tür bir ortamda dünyaya gelip büyüdüğü, kimlerle ne şekilde irtibat kurduğu anlatılıyor. Yine bu bölümde Nizamülmülk, Ömer Hayyam gibi önemli şahsiyetlerle yaşadığı anılar okuyucuya aktarılıyor.
    Ayrıca bu bölüme Bâtınîlerin özellikle Celalü'd Devle, Nizamülmülk, Şehzade Arslan ekseninde Selçuklular ile mücadelesi, Kıyametin Kıyameti denilen ve Hasan Sabbah tarafından ilan edilen bağımsızlık bildirisi konu oluyor. Bölümün devamında Bâtınîlerin özgürlük arayışları için yaptıkları hamleler, suikastler, savaşlar; Melikşah'ın, Nizamülmülk'ün ölümü ve Berkyaruk'un tahta geçişi aktarılıyor.
    Beşinci bölüm, Bâtınîlerin Selçuklu ve Abbasîler dışındaki düşmanlarıyla çekişmelerinin ve yine Bâtınîlerin vizyonuna benzer vizyonlara sahip olan mezheplerin anlatımıyla başlar. Hasan Sabbah'ın ölümünün de anlatıldığı bu bölüme Haçlılar da konuk olur. Haçlılar'ın ortaya çıkışı ve Haşhaşîlerin onlarla mücadeleleri aktarılır fakat Haşhaşîlerin esas mücadelelerinin İslam düşmanlarına değil, daha çok egemenlerine karşı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Haşhaşîlerin bir zaman mezhepleri adına suikast girişimlerinde bulunmaları sebebiyle bu işte uzmanlaştıkları ve sonradan çeşitli devletler için de para karşılığı suikast görevlerini üstlendikleri dolayısıyla amaçlarından saptıkları anlatılır. Bölümün sonu İsmailîlerin yapısı ve işleyişi hakkındadır ve Hasan Sabbah'ın kurduğu sistemin "Terörizm" ideolojisi adı altında geliştiğini aktarır. Bu ideoloji "Disiplinli, ve adanmış, mütevazı bir kuvvetle kendinden katbekat üstün güçte bir düşmana karşı, ses getirici darbeler indirilebilecek yeni bir yol" olarak tasvir edilmiştir. İsmailîlerin -ya da şöyle de denilebilir- Bâtınîlerin ve Haşhaşîlerin esas düşmanlarının Sünnî nizamı olduğuna vurgu çekiliyor, çünkü bunlar daha çok Şiî takımınınki gibi bir amaç gütmüşlerdir. Son bölüm olan altıncı bölümde çeşitli kaynaklardaki İsmâilî ve Haşhaşî bilgileri toplanarak bu bilgiler yazar tarafından yoruma tabi tutuluyor. Bu değerlendirmeler sonucu yazar abartılı, yanlış, doğru veya eksik söylemleri belirterek bu şahsiyetler hakkında objektif bilgiler vermeye gayret gösteriyor.
  • 368 syf.
    "Özellikle özgürlüğün düşmanları için sızlanan duyarlılık beni kuşkulandırır."

    Maximillen Robespierre

    _____________


    Fransa'da 1989'ta devrimin iki yüzüncü yıldönümü yaşanırken yapılan bir ankete göre Fransızlar'ın üzerinde en olumsuz imajı olan kişi Robespierre çıkmıştır. 16. Louis ve onun şirret eşi Marie-Antoinnette'yi bile geçmiş yani. Bu sonucu 1789-91 hatta 1792 yıllarında bir Fransız'a söyleyecek olsalar zannederim Fransız şaka yapıldığını zannedip gülerdi. Peki bu Robespierre kim?

    1758'de Fransa'nın Arras şehrinde doğmuş. Baba aileyi terk ediyor, anne Rob, altı yaşındayken ölüyor. Din okulunu yarıda bırakıyor. Bursla Paris'te öğrenimini tamamlayarak ata mesleği olmuş avukatlığa başlıyor. Aldığı davalarda gösterdiği başarılarla ünleniyor. "İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde zincirlere vurulmuştur," sözüyle tanıdığımız Rousseau'dan etkilenip onu, akıl hocası olarak görüyor. Arras'ta Kraliyet Akademisi'ne giriyor. Bu sıralarda Fransa'da ortam giderek gerginleşiyor.

    Dönemin Fransa'sı İngiltere karşısında yakın zamanda aldığı yenilgiden dolayı prestij kaybetmiştir. Bunun intikamını almak için İngiltere'ye karşı bağımsızlık için ayaklanan Amerikan kolonilerine paranın musluğunu sonuna kadar açarlar ve hedeflerine ulaşırlar. Bu savaşlarda birçok Fransız aydını da bulunmuştur. Bunlardan biri olan Lafayette ileride İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi'nin mimarı olacaktır. Bu açıdan kralın onur kurtarma çabası aslında kendi ayağına sıktığı kurşunlar olacaktır. Bu durumun getirdiği birincil zarar ise halihazırda kötü durumdaki ekonomiyi tam anlamıyla iflas noktasına getirmesi olur. Birkaç tane reformcu bakanın önerileri ise aristokrasi, Ruhban sınıfı ve kraliyet ailesinin kendi harcamalarında ve imtiyazlarinda kısıtlamalara gitmek istememeleri nedeniyle başarısız olur. Ortaçağ'dan kalma hiyerarşik toplumsal yapı da artık çatırdamaya başlamış. Tepede Tanrıdan yetki aldığına inanılan Kral'ın otoritesi giderek zayıflamakta, bunun altında bulunan aristokrasi giderek atıl hale gelmiş ve gelişime katkı vermez olmuş buna karşın oldukça imtiyaza sahip, sözüm ona işi uhrevi olan Ruhban sınıfı ise toprak sahibi olmak konusunda aristokratlarla yarışır olmuş. Bu iki zengin sınıf tek kuruş vergi de vermiyorlar. Vergi veren sınıflar burjuvalar ve köylülerdir. Coğrafi keşif ve ardından gelen gelişmeler neticesinde giderek güçlenen ve kral tarafından daha üst kademelerde yer yer görevler verilen burjuvalar, bunlara karşın hala ekonomiye verdikleri katkılar oranında hak kazanamamışlardır. Köylülerin hali ise ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bunların neticesinde artan hoşnutsuzluklara dayanamayan kral, yüzyıldır toplanmayan Zümreler Genel Meclisi'ni toplamaya karar verir. Robespierre de Arras'tan seçilerek bu mecliste kendine yer bulur. Yalnız, Arras'taki aristokratlar ve din adamlarıyla çoktan papaz olmuştur düşünceleri nedeniyle. Sıra başkentte papaz olmaktadır.

    Bu doğrultuda ilk konuşmasında piskoposların servetini eleştirerek hızlı bir giriş yapar. İşler kralın beklemediği gibi gider ve meclis "Ulusal Kurucu Meclis" adını alır. 14 Temmuz 1789'da Bastille'ye yürüyen halkın üzerine ateş açılması nedeniyle yüz vatandaş hayatını kaybeder. Bununla birlikte despotizmin simgesi Bastille düşer. Rivayete göre, dakik ve düzenli hayatıyla bilinen ünlü filozof Kant, bu haberi her gün aynı saatte yaptığı öğle yürüyüşü esnasında alır ve hemen yürüyüşünü yarıda keserek evine döner. Saatin kaç olduğunu Kant'a bakarak anlayan şehir halkı haliyle bu duruma çok şaşırır. Avrupa'da çok önemli bir şey olmuş olmalı derler. Haklılar, çünkü Avrupa için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

    Kral, sarayından alınıp Paris'e getirilir. Bu sırada krala eşlik edenlerden birisi de Robespierre'dir. Ardından Fransa'nın her yerinden köylü ayaklanmaları ve belediye devrimleri haberleri gelir. Halk, aristokratların şatolarını yakarlar. Bu döneme "Büyük Korku Dönemi" adı verilir. 27 Ağustos'ta Lafayette tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanır. Egemenlik ulusa ait olmaya doğru ilerlemektedir. Robespierre mecliste bir konuşmasında, kralın veto yetkisine karşı çıkar. Kısa süre sonra ise meclis krala mutlak değil süreli veto hakkı tanımakla yetinir. Karışıklıklar devam eder, Parisli kadınlar Versay'ı basarlar. Kral ailesi Paris'e getirilir. Meclis sıkıyönetim ilan eder. Bu sırada Robespierre, diğer birçok devrimcinin aksine "pasif" yurttaşların meclis seçimlerinden dışlanmasına karşı çıkar. Diğerleri oy vermenin mülkiyet gibi bazı sahip olunan niteliklere bağlı olmasını isterler. Robespierre ise genel oy ilkesinden yanadır. Çünkü onun için "Eşitlik tüm iyiliklerin kaynağıdır; aşırı eşit­sizlikse tüm kötülüklerin kaynağıdır." Meclis Kilise'nin mülklerini ulusun emrine verir. Robespierre, Yahudiler, aktörler ve Protestanların yurttaşlık haklarını savunur. Kısa süre sonra Protestanlara dinsel özgürlük verilir. Seferad Yahudilerine eşit haklar verilir. Robespierre bu esnada yaşanan köylü ayaklanmalarından yana taraf olur. Meclis din adamlarına yönelik reformlarına bir yenisini ekleyerek manastır yeminini yasaklar. Robespierre, derebeylerinin kamu arazilerindeki haklarına karşı çıkar. Aynı ayın sonunda Jakoben Kulübünün başkanı seçilir. Gücü ve saygınlığı giderek artan Robespierre, kralın savaş ilan etme hakkına karşı çıkar ve öte yandan Ruhbanların evlenmesini destekler. Her fikrinde olduğu gibi bu fikirlerinden dolayi da çeşitli çevrelerden tepkiler alır ama o, hedefine odaklanmıştır. Meclis kalıtsal soyluluğu ve unvanları kaldırırken bu aynı zamanda Robespierre'in ve diğer devrimcilerin zaferidir. Robespierre'in uyarılarına rağmen sömürgelerdeki kölelerin durumunda yeterli pozisyon alınamadığı için köleler isyan eder ve kanlı çatışmalar yaşanır. Ruhban sınıfı giderken sivilleştirilir ama bu yöndeki bir adım olan yeni yemine uymayan rahipler olur. Bunlara cezalar verilir, bir kısmı sürülür. Robespierre her ne kadar din konusunda dogmaya ve hurafelere, ruhbanın öncü ve söz sahibi rolüne karşı olsa da diğer radikal devrimciler gibi dine hepten karşı değildir. Zira ileride Jakoben kulübünde Tanrıya inandığını açıkladığı için tepki de çekecektir. Arkadaşlarına ve diğer devrimcilere şunları söyler bu konuda: "İnsanların değer verdi­ği dini önyargılarla doğrudan çatışmak iyi bir şey değil; en iyisi, zamanın insanları olgunlaştırması ve hissettirmeden önyargıların ötesine taşıması­dır." 1791 yılına gelindiğinde Robespierre; temsilcilere mülk kısıtlamalarina karşı çıkar, konuşma özgürlüğünü savunur, ulusal muhafız üyeliğinin açık olmasını ister, miras yasalarının değiştirilmesini destekler. Bilhassa sonuncu girişiminden dolayi şahsi saldırılara maruz kalır. Çünkü kendisi de bir piç olduğu için özellikle bu yasayı istediği söylenir. Robespierre devrimin ilkelerinden taviz vermeden savunmasını ve mücadelesini sürdürdükçe bu saldırıların geldiği noktaların sayısı da şiddeti de artacaktır. Robespierre gösteri haklarını ve basın hürriyetini savunur. Kendisine ve bir arkadaşına basından şiddetli saldırılar olmasına rağmen de muhalifleri aynı şekilde saldırılara maruz kalırken de tavrını değiştirmez. Bu kararlı ve tutarlı duruşu muhalifleri de dahil herkesin takdirini toplar. Onun adı "Dürüst Adam"dır artık. Kolonilerdeki özgür "renkli derilileri" destekler. Arras'tan beri karşı çıktığı ölüm cezasına karşı olan duruşunu mecliste de sürdürür. Bu konuda şunları söyler: "Tek bir suçsuzu kurban etmektense yüz suçluyu cezasız bırakmanın daha iyidir." Aynı ay içinde Robespierre'in istediği gibi kolonilerdeki özgür siyahların çocuklarına eşit haklar verilir.

    Paris savcılığına seçilir. Bu sırada ise kral Paris'ten kaçma girişiminde bulunur. Herkes Vahdettin gibi uzman değil bu işlerde, Kral ülkeden çıkmadan yakalanır. Robespierre bu durumu fırsata çevirir ve haklı olarak, kralın tahttan indirilmesi çağrısında bulunur. Her an dış tehdit korkusu yaşayan ve bu yönde komploların döndüğü bir ortamda kralın kaçış girişimi, tüm bunları somutlaştırmış olur. Buna rağmen kralın tahtta kalmasını isteyenler de vardır. Şimdilik onların dediği olur. Bu sırada kral, 1791 Anayasasını onaylamaya mecbur kalır. Robespierre'in bir isteği daha gerçekleşir, Fransa'ya katılmak isteyen iki bölge ilhak edilir. Eskenaz Yahudilerine eşit haklar verildiği sıralarda Robespierre, halk derneklerinin kamusal tartışmalara müdahil olmasını yasaklayan bir kanuna karşı çıkar.

    Tarihler 1 Ekim 1791'i gösterdiğinde meclis artık "Yasama Meclisi" adını almış, 20 Eylül 1792'ye kadar da bu yönde görevde kalacaktır. Bu sırada başlıca tartışma konusu Fransa savaş açsın mı açmasın mı tartışmasıdır. Jakobenlerin rakibi olan ve daha ılımlı olup, devrimler konusunda kralla uzlaşmacı tavra sahip, yer yer karşı devrimcilere kayan, devrimi halka yaymak değil kendi çıkarlarının doğrultusunda sınırlandırmak isteyen Jirodenler, ısrarla savaş açmak isterler. Bu da onların en büyük hatası olacak. Robespierre buna şiddetle karşı çıkar. Jirodenlerin Amerikan bağımsızlık savaşını örnek göstermelerini de gülünç bulur. Ancak dinletemez, sonuçta Fransa Avusturya'ya savaş ilan eder. İçeride de çatışmalar ve yer yer ayaklanmalar devam etmektedir. Bunlardan birinde yiyecek ayaklanmasında, Etampes Belediye Başkanı Simonneau öldürülür. Meclis onu över, Robespierre buna karşı çıkar. Çünkü bu başkan halkı aç bırakmış ve onlara haksızlık yapmıştır. Devam eden savaşta Fransa onur kırıcı mağlubiyetler yaşar. Bunun sorumlusu görülen Jiroden temsilcileri meclisten kovulur. Prusya da Avusturya'nın yanında savaşa dahil olur. Fransa için çember daralır. Bu daralma aynı zamanda kral için de geçerlidir. Halk onun düşmandan yana olduğunu düşünmeye başlar ve onun bulunduğu yere saldırırlar. Öncesinde Avusturya'nın yayınladığı Brunswik Manifestosu ve Robespierre'in kralın indirilmesi yönündeki konuşmaları bu gelişmeyi hazırlar. Manifestoda Fransa'ya gözdağı verilir. Bu onur kırıcı belge Fransız milliyetçiliğini arttırır. Robespierre ise konuşmasında, "kralın dokunulmazlığı bir uydurmadır" diyerek Louis'nin tahttan indirilmesini savunur. Neticede kral tahttan indirildi. Lafayette'nin Avusturyalılar tarafına geçmesi, devrime karşı sürekli komplolar olduğunu düşünen ve dile getiren Robespierre'in haklılık kazanmasına neden olur. Korku hakimiyetini artırır. Verdun Prusyalılar tarafından ele geçirilir. Bunun üzerine korku halkta yogun öfkeyle kendini gösterir. Zincirinden boşalan bu öfkenin önünde Robespierre de duramaz. Her ne kadar onun emri altında olduğu söylense de buna dair bir kanıt yoktur. Sonuçta "Eylül Katliamı" adı verilen katliam yaşanır: Paris hapishaneleri basılır ve yüzlerce din adamı ve diğer kralcı mahkumlar giyotine götürülürler.

    Robespierre'in çağrıları yanıt bulur ve 20 Eylül 1792'de "Ulusal Konvansiyon" Meclisi kurulur. Aynı gün cepheden zafer haberi gelir. 21 Eylül'de ise Fransa'da Cumhuriyet ilan edilir. Konvansiyon'da cepheleşmeler olurken cepheden zafer haberleri gelmeye devam eder. Bu arada kralın yargılanmasına sıra gelir. Daha önceden idama karşı olmakla öne çıkan Robespierre'in bu sefer kralın idamını istediğine şahit olunur. Hatta bununla ileride dalga da geçilecektir. O, şunları söyler: "Ne ceza vereceğiz Louis'ye? .. Şahsen ben, yasalarınızla çok aşırı miktarda verilen ölüm cezasından iğreniyorum ve Louis'ye karşı ne sevgi ne de nefret hisse­diyorum; ben sadece suçlarından nefret ediyorum. Ölüm cezasının kaldırılmasını teklif etmiştim ... bu ceza ancak, bireylerin ya da toplumun güvenliği için gerekli olduğu durumlarda haklı görülebilir. Ama Louis ölmeli, çünkü vatanın yaşaması gerekli." Kendisiyle çelişiyor gibi gözükse de Fransa'nın dört bir yandan düşman tarafından kuşatıldığı, daha düne kadar İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayınlayan ismin bile düşman tarafına geçtiği, daha yeni kralın şu anki düşmanın da kaçmak istediği, güvenin ve düzenin yerle bir olduğu, her gün ülkenin bir yerinde ayaklanmanın olduğu bir ortamda vatan için kralın kellesini istemek gayet normaldir. Şimdiye kadar o kellenin yerinde durması hatadır hatta. Nihayet 21 Ocak'ta 16. Louis giyotine gönderilir. Bu olayın hemen ardından Fransa, İngiltere ve Hollanda'ya savaş ilan eder. Manifesto tüm halk üzerinde olmasa da vatansever Cumhuriyetçiler üzerinde ters etki yaparak onların meclis etrafında bir olup düşmana karşı güçlü direnç göstermesine neden olmuştur. 300 bin kişi askere alınır. Böyle bir ortamda halen halkın yiyecek ayaklanmasında bulunması, Robespierre'in ilk defa ayaklanmadan yana olmamasına neden olur. Devrimci Mahkemeler yeniden kurulur. Yanısıra Gözetim Komiteleri kurulur. Robespierre güçlü merkezi bir hükümet kurulması çağrısında bulunur. Çünkü bir yandan da federatif isyanlar yaşanır. İspanya'ya da savaş ilan edilir ve bu esnada Vendee İsyanı bastırılır. Bir yandan da halkın durumunu rahatlatacak birtakım yasalar çıkarılır. Beklenilmeyen bir ismin daha Avusturya tarafına geçişi öfkeyi artırır. Kamu Güvenliği Komitesi kurulur. Robespierre yeni İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi taslağını hazırlayıp sunar. Tamamı değilse de büyük kısmı aynen kabul edilir. Avusturyalılara katılan isimlerin Jirondenlerden oluşu onları hedef tahtasına oturtur. Zira içte de kendi siyasi hesaplarını daha öne koymaları hayli tepki çeker. Onlara karşı isyan çıkar. Ardından da önde gelenleri meclisten atılır. Federatif isyanlarin bastırılmasi hükümeti güçlendirir. Güçlenen hükümet 1793 Anayasası'nı ilan eder: "Fransız Cumhuriyeti bir bütündür ve bölü­nemez."

    Din adamlarının birçoğunun devrimlere uymadıkları için görevden uzaklaştırılması eğitimde zayıflığa neden olur. Robespierre bunun için laik bir eğitim anlayışı oturtmak için Halk Eğitim Planı'nı sunar. Bu esnada Paris'te, ünlü bir Jakoben gazeteci Marat suikast sonucu hayatını kaybederi. Marat, oldukça radikalliğiyle tanınıyordu. Sürekli birilerinin ölümü istemesiyle ün yapmıştı. Robespierre onunla adının yan yana anılmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Devrimi onun gibilerin kana susamışlığının zarar vereceğini düşünüyordu. Bu esnada Toulon'da Britanya kuşatmasını zayıf bir birlikte sahip olmasına karşın kıran genç komutan Napolyon ilk başarısını gösteriyordu. Onun Robespierre ile arasının iyi olduğu söylenir ve ileride bu yüzden az kala kendi canından olacaktır Napolyon. Bilhassa Napolyon'un başarılı savaşları ile güçlenen hükümet, zorlu 1793 yılını atlatmak adına radikal tedbirlere gider. Robespierre ise bu sırada Konvansiyon'un başkanı olmuştur. Yakın arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, ihanetler, her şeyden daha çok önem verdigi Cumhuriyet'in iç ve dış tehditler sonucunda yıkılma tehlikesi, 1789 devriminin kazanımlarının yok edilmek istenmesi Robespierre'in radikal kararlar almasına neden oldu. Buna sık sık yaşadığı hastalıklar da eklenince şüpheciliği arttı ve her yerde komplo görmeye başladı. Sonuç olarak birtakım kararlar aldı:

    - Devrimci Mahkeme'deki da­valar, jüri üyelerinin "vicdanları rahatsa" üç günden uzun sürmemeliydi ve şüphelilere tutuklanmalarının sebebi konusunda açıklama yapmaya gerek yoktur. (S.184)
    - Umutsuz bir askeri kriz ve silahlı bir karşıdevrim koşullarında 17 Eylül tarihli Şüpheliler Kanunu artık açıkça, "davra­nışları, ilişkileri, sözleri ya da yazılarıyla tiranlığın, federalizmin ve öz­gürlük düşmanlarının partizanı olduğunu gösterenler"i gözaltına almak ya da korkutmak için kullanılacaktı. Gözetim komiteleri tarafından tutuklanan "şüpheliler" arasında sözleri, eylemleri ya da statüsü ancien regime'i çağrıştıranlar, karşıdevrimci sözleri ve eylemleriyle hükümeti eleştirenler ya da mal stoklayanlar vardı. (S.185)
    - Devrimci mahkemelere şüpheciliği artan Robespierre, kendi tanıdıklarını atar. Bir süre sonra bu mahkemelerde tek ceza idam olarak belirlenir. Artık halkın en büyük aktivitesi, giyotin karşısında popcorn yemektir.

    Robespierre ise bu durumu şu iki sözünde anlatır ve temellendirir:
    "Anayasal bir hükümetin birincil hedefi yurttaşın özgürlüğü, devrimci hükümetinse halkın özgürlüğüdür. Anayasal bir hükümette, bireysel özgürlükleri devletin tecavüz­lerden korumak hemen hemen yeterlidir; devrimci bir hükümetteyse devlet kendini, saldıran hiziplerden korumak zorundadır. Devrimci hükümetin, iyi yurttaşlarına devle­ti koruma borcu vardır; halk düşmanlarınaysa ölümden başka borcu yoktur." (S.198)
    "Bu durumda, siyasetinizin ilk kuralı, halkı akılla, halkın düşmanlarınıysa 'terör"le yönlendirmek olmalıdır. Barış zamanında halk yönetiminin ana kaynağı erdemse de, devrim sırasında bu hem erdem hem terördür: Erdem olmazsa terör öldürücüdür; terör olmadan erdem güçsüzdür. Terör, hızlı, sert, katı bir adaletten başka bir şey değildir …" (S.203)

    Giyotine gidecekler arasına beklenilmeyen bir isim de eklenecektir: Danton. 14 ay öncesine kadar birbirlerine çok sıkı mektuplar atan bu iki devrimci karşı karşıya gelmiştir. Danton'a göre Robespierre diktatörlüğe gidiyor, Robespierre'ye göre Danton komplolar peşindedir. Sonuçta Danton tutuklanır. Aynı, o sırada Paris'te diğer 6 bin insan, tüm ülkede ise 80 bin insan gibi. Yani her 350 kişiden biri gibi! Nihayetinde Danton giyotine gönderilir. Onun ölmeden önce, "Devrim çocuklarını yiyor" sözü meşhur olur ve "Her devrim kendi çocuklarını yer," şeklinde söylenir hale gelir. Bu arada Robespierre'in her ne kadar giyotinin başında resimleri yapılsa da kendisi hiçbir idama katılmaz, idamların ve idam kararlarının kaçında bizzat kendi parmağı var bilinmiyor. Ancak başkan o olunca günah keçisi de otomatikman o oluyor. Tabiki büyük sorumluluğu söz konusu, o yadsınamaz. Robespierre, Yüce Varlık Kültü adını verdiği bir proje ile dine yaklaşır ve bu onun diktatörlüğe gidişi olarak yorumlanır. Jirodenler ve diğer muhalifler şiddetli propagandaya başlar. Arada önemli bir kanun geçer, bu kanun Fransız kolonilerinde köleliğin kaldırılmasıdır. Robespierre'e suikast girişiminde bulunulur. Robespierre hem fiziken hem ruhen çökmüş durumdadır. Artık her şeyden ve herkesten şüphe etmekte ve korkmaktadır. 27 Haziran'da Konvansiyon'da konuşulmasına dahi izin verilmez. Ve diğer dokuz kişiyle birlikte tutuklanır. Hapiste çenesine yediği kurşunla alt çenesi zedelenir. Kimisi intihar etmek istedi dese de çoğu kişi buna ihtimal vermez. Sadece 17 saat sonra "Dürüst Adam" giyotine yatırılır. Bundan önce cellat çenesindeki bandajı çeker ve meydanı Robespierre'in acı çığlığı kaplar. Popcorn yemesini hızlandıran halk keyiflenir. Robespierre'in ise alt çenesi yere düşmüştür. Ardından da giyotinde kellesi yere düşer.

    ______________


    Robespierre sadece 1 yıl hükümette bulundu. Ama bu 1 yıl devrimin en kritik zamanıydı. Avrupa'nın pek çok devleti Fransız devriminin ilkelerini kendileri için tehdit olarak görerek dört bir yandan ülkeyi işgale başlamıştı. Çoğu devrimci ilkelerden ziyade kendi kazanımlarını öncelikli konuma yerleştirmişti. Hala kralcı olanlar çoktu. Halkın çoğunluğu ise devrimin ilkelerini zaten anlamaktan uzak ve kendilerince haklı olarak kendi hayatlarının kalitesini düşünüyordu. Manipülasyona oldukça hazır haldelerdi. Öyle ki daha düne kadar "Yaşasın Dürüst Adam" diye yere göğe sığdıramadıklari Robespierre'i anında çizebiliyorlardı. Hiç umulmadık isimler düşmanın yanına geçmekteydi. Düzeni sağlamak, vatani kurtarmak ve devrimin kazanımlarını korumak için olağanüstü önlemler şarttı ama bunu yapmak için sorumluluk almak ateşten gömlek giymek demekti. Robespierre bu gömleği giydi. Bedelini ise fiziken ve ruhen çökerek ve nihayetinde ise giyotine gönderilerek ödedi. O öldürüldükten sonra onu eleştirenler bu sefer insanları giyotine göndermeye başladı. Pek çok Robespierreci intihar etmeyi tercih etti. Daha düne kadar Robespierre'yi mutlak suretle destekleyenler "kandırıldık" demeye ve onu şeytan ilan etmeye başladı. Devrimin günah keçisi ilan edildi. Bir yıllık iktidarı "Terör" dönemi olarak anıldı. Onun hakkında olumlu ilk biyografiler ancak 1860'larda yazılabildi. Şu an işçi sınıfının sevmesine karşın bilhassa Paris'te adını nefretle anmaya pek çok insan devam etmektedir. Günümüzün terörünü onun yönetimiyle özdeşleştiren pek çok kanal ve insan var. Öyle ki onu Usame Bin Ladin'le bir tutan önde gelen yayın kuruluşları var. Onun değeri ise bilhassa faşizmin zirve yaptığı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında bilinir hale geldi. Şu an kitabını da okuduğum Fransız Devrim Tarihçisi Sorbonne Profesörü Georges Lefevbre onun hakkında şunları söyler: "Robespierre, demokrasiyi ve genel oy hakkını savunan ilk insan olarak … Fransa'da aristokrasinin hakimiyetini yok eden 1789 Devrimi'nin yiğit savunucusu olarak tanımlanabilir. O koşullar yüzünden, normalde nefret ettiği -ölüm cezası ve basına sansür gibi- eylemlere zorlanmış büyük ve barışçı bir insandı." Kendisi hakkında ilk olumlu biyografi yazan isim ise şunları söyler: "Sadece demokrasinin kurucularından biri değil, dünyada yaşamış en yararlı insanlardan biriydi. Bir kusuru vardı: 22 Prairal Yasası büyük bir hataydı, onun Terör'ü birdenbire sona erdirme arzusundan doğan büyük bir hata." Bu kitabın yazarının değerlendirmesi de şu şekildedir: "Sonuçta; Fransız Devrimi 1789'un -halk egemenliği, anayasal devlet, yasal ve dini eşitlik, sınıf ayrıcalıklarına ve derebeyliğe son veren gibi- çok önemli vaatlerini 1793-94'te Cumhuriyet düşmanlarına karşı içgüdüsel ve başarılı tepkilerle korumayı başardı."

    Kitabın bir yerinde büyük adam kimdir diye soruluyordu. Cevap olarak da bu dünyanın güçlülerine "Haksızlık yaptın," deme cesaretini gösterendir deniyordu. Robespierre tüm hatalarına karşın tüm güçlülere hep bunu demeyi bilmiş ve sadece demekle de kalmamıştır. Bu "büyük" adam ve "büyük" devrimci öldüğünde henüz 36 yaşındaydı. Klavye başında veya insanın olduğu yerde kendisine en ufak bir şey dokunmuyorken devrimcilik yapması kolaydır. Böyle yapılan devrimcilikte kan akmaz tabii ve kan akmamasi için ne ideal fikirler ve dünyalar çizilir tozpembe. Ama önemli olan Avrupa'nın göbeğinde ve Avrupa'nın en büyük devletinde kaç yüzyıllık düzenine karşı ve onun yıkıntılarının içindeki kaosta tüm düşmanlara karşı büyük bir karmaşanın içinde devrimcilik yapabilmektir. Ve böyle bir ortamda tozpembeliği kimse beklemesin. Kendi tarihimize bakalım: 600 yıllık imparatorluk artık yok hükmünde ve yurt diye bir şey kalmamış, bu bilinç bile birçok insanda yok. Askerden kaçan kaçana… Halkın önemli bölümünün halen kendisine biat ettiği sultan kendi saltanatıni kurtarmak için düşmanla kol kola, bir avuç vatansever subay kelle koltukta bu halkı bilinçlendirip onları var olma savaşına hazırlıyor. Sakarya önünde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal önderliğinde 22 gün 22 gece göğüs göğüse savaşıyor ama zannediyor muyuz tüm halk ordaydi. Bu savaşın adı boşuna Subaylar Savaşı değil, askerin çoğu kaçmıştı. Onları suçlamak değil gaye, onlar yüzyıllardir ezilen, üzerlerinden geçinilen, cahil bırakılan insanlar… Savaş bitince onları bu hale düşüren sistemle ve sistemin başında olanlarla hesaplaşilmaya başlandığında devrimlere karşı çıkan onca insan hem de savaşta üst düzey komutan olanlar vardı. Kendilerince gerekçeleri vardı. Hiçbiri kesinlikle hain değil. Ama 2020'den bakıp onları mağdur mazlum göstermek veya Fransız Devrimi'nde akan kanın yanında devede kulak kalacak idam kararlarını büyüterek ve bunları tamamen haksız olarak görmek kolay iş. Bir gecede cahil kaldık demek kolay iş. Zor olan yüzyıllardir cahil kalmış bir halkı aydınlatmaktir tüm güçlüklere göğüs gererek. Bunun için ateşten gömleği giyenler Türkiye'de Atatürk olur ismi, Fransa'da Robespierre, Latin Amerika'da El Libertador, Küba'da Che Guevara ve Castro, Rusya'da Lenin, İskoçya'da William Wallace
    ve daha niceleri… Tabi, teşbihte hata olmaz derler, bunu da belirteyim. Hepsi birebir aynı şeyleri yaptılar ve birebir aynıdırlar anlamı çıkarılmasın.

    Ama hepsi krala, padişaha ve nicelerine karşın "Yaşasın halk", "Yaşasın özgürlük" diyebilmişlerdir.

    Son söz olarak Robespierre'in şu sözleri alıntılamak istiyorum. Buraya kadar okuyan onları da okur, fazla gelmez sanırım:

    Robespierre'in Şubat 1794'te yaptığı konuşmadan bir bölüm:

    "...Kralcılar için hoşgörü, kimileri için ağlamak, düşmanlarımız için merhamet diyorlar! Hayır! Merhamet masumlar içindir, merhamet zayıflar içindir, merhamet talihsizler içindir, merhamet insanlık içindir.

    Toplum yalnızca barışsever yurttaşlarını korur. Cumhuriyetin tek yurttaşları cumhuriyetçilerdir. Bu yüzden kralcılar, komplocular, yalnızca yabancıdırlar, daha doğrusu düşmandırlar. Özgürlüğün tiranlığa karşı yürüttüğü bu korkunç savaş bölünmez bir bütün değil midir? İçerideki düşmanlarımız, dışarıdaki düşmanlarımızın müttefikleri değiller mi? Ülkemizi parçalayan suikastçiler, halka hakim olanların vicdanlarını satın alan entrikacılar; vicdanlarını satan hainler; halkın çıkarlarını karalamak, erdemlerini öldürmek, ihtilaf çıkartmak ve ahlaki karşı devrim aracılığıyla siyasi karşı devrimi hazırlamak için çalışan kiralık kişiler; bu adamların tümü hizmet ettikleri tiranlardan daha mı az tehlikelidirler?"

    Robespierre'in idamından önce yaptığı son konuşmasından bir bölüm:

    "Ey halk, sen ki korkulansın, pohpohlanansın ve küçümsenensin; sen, egemen olarak kabul edilip köle gibi davranılansın; adaletin bulunmadığı yerde yöneticilerin tutkularının hüküm sürdüğünü ve halkın sadece zincirlerini değiştirdiğini unutma!

    Senin için kamusal erdemlere karşı mücadele eden, senin kendi sorunlarında senden daha fazla söz sahibi olan, senden kütle olarak korkan ve yüzüne kütle olarak gülen ama seni tüm iyi yurttaşların şahsında bireysel olarak medeni haklarından yasaklayanlar olduğunu ve bu alçakların birliğinin ortasında yaşadığını unutma!"


    "Alçaklar bize halka ihanet yasasını, diktatör olarak adlandırılma pahasına böyle dayatıyorlar.

    Bu yasaya boyun eğecek miyiz? Hayır!



    İyi okumalar.
  • Yeni doğan bir bebeğin ağlaması bir
    eylem çağrısıdır. “Acele edin, birisi bana
    yardım etsin!” Ancak ağlayan bebekler ilginin yanı sıra başka bir şey daha kazanıyor.
    Yeni bir araştırma bebeklerin hayatın ilk
    birkaç gününde anadillerinin melodilerini
    taklit eden şekilde ağladığını ortaya koydu.
    Bir bebek ilk doğduğunda dış dünya
    hakkında bir şeyler öğrenmeye çoktan
    başlamış durumdadır. Gebeliğin son üç
    ayında fetüsün kulakları annesininki de
    dâhil dış sesleri duyabilecek kadar gelişmiştir. Bu da yeni doğan bebeklerin bir aylık olana kadar anadillerinde konuşulmasını tercih ediyor gibi görünmelerini
    açıklayabilir. Yaklaşık 4 aylıkken bebek, dış
    dünyaya dair pek çok tecrübe edinmiştir
    ve daha gelişmiş bir ses üretim yoluna
    sahiptir. İşte bu dönemde bebekler ebeveynlerinin dili ya da dillerinde agulamaya
    başlar. Ancak araştırmacılar bebeklerin
    bu dönemden önce anadile özel sesleri çıkarabileceğini düşünmüyordu.
    Almanya’daki Würzburg
    Üniversitesi’nden davranış bilimci
    Kathleen Wermke ise farklı bir şeyden
    kuşkulanıyordu. 20 sene boyunca
    bebek ağlaması üzerinde çalışan
    Wermke, örneğin 2 aylıkken daha
    karmaşık melodi ve ritimlerle ağlayan
    çocukların sonraları daha gelişkin dil
    becerilerine sahip olduğunu görmüştü.
    Wermke “Sanıyorum ki ağlamanın
    melodisi gerçekten de dil gelişiminin
    başlangıcı” diyor. Yeni çalışması
    da bunu kanıtlar nitelikte.
    Wermke ve ekibi, 2 ila 5 günlük 30
    Alman ve 30 Fransız bebeğin sayısal
    ağlama kayıtlarını analiz etti. Ağlamaların
    tümü de kendiliğinden gerçekleşmişti,
    yani bebeklerin hiçbiri bu çalışma
    için ağlatılmamıştı. Araştırmacılar
    ağlamaların alt perdelerden üst
    perdelere doğru mu yükseldiği ya da
    üst perdelerden alt perdelere doğru
    mu alçaldığı sorusuna yanıt aradılar.
    Fransız bebekler daha çok yükselen
    perdelerde sesler üretirken, Alman bebekler daha ziyade düşen perdelerde
    sesler üretiyordu. Ekibin bildirdiğine göre,
    bu melodiler bebeklerin anadillerindeki
    tipik konuşma kalıplarına uyuyordu.
    Wermke’ye göre bulgular, yeni doğan
    bebeklerin birkaç yıl içinde söyleyecekleri cümlelerin habercisi olan sesleri
    zaten çıkartabildikleri yönünde. Wermke
    bunu son derece akla uygun buluyor.
    “Bir bebek dil gelişiminin başlaması
    için neden 4, 5, ya da 6 ay beklemek
    zorunda olsun ki?” Wermke, “bebeklerin doğumdan itibaren başladıkları
    hızlı öğrenmenin sonuçlarını sergilediği göz ardı edilemeyecek olsa da
    dilin melodisini ana rahmindeyken
    öğrenmeye başladıklarını” söylüyor.
    Kanada British Columbia
    Üniversitesi’nden gelişim psikologu
    Janet Werker, “Okurken şaşkınlıktan
    ağzım açık kaldı” diyor ve ekliyor,
    “araştırmacılar, yeni doğan bebeklerin
    nesneler arasındaki farkları
    duyabildiklerini, annelerinin sesini
    tercih ettiklerini biliyordu, fakat bunun
    bebeklerin ses üretimlerini gerçekten
    etkilediğini göstermek oldukça
    şaşırtıcı”. Werker, bu konuda yapılan
    eski araştırmaların tersine bebeklerin,
    seslendirme becerisini aslında kontrol
    edebildiğinin gösterilmesinin özellikle
    etkileyici olduğunun altını çiziyor.
    Wermke bir sonraki aşamanın
    Çince ve Japonca gibi diğer dil
    altyapılarından gelen bebeklerin
    ağlamalarını karşılaştırmak
    olduğunu söylüyor.
    Ayrıca işitme engelli bebekleri
    de ağlamalarının ne derece farklı
    olduğunu görmek için incelemek
    istiyor. Wermke’ye göre
    bu çalışma, dilin söylenen ilk kelimeler
    ya da ilk hecelerle başlamadığını
    hatırlatıcı nitelikte. Yeni doğan bebekler
    uyumak, yemek ve ağlamaktan başka
    birşey yapmayan şekilsiz minik şeyler
    olarak görünebilir, ancak konuşma
    dolu bir hayata hazırlanmaya
    çoktan başlamış durumdalar.