• Stephen king'in roman türündeki ilk eseri olan kitap. Kitapta asıl korkulması gereken karakter her ne kadar carrie gibi dursada asıl korkulan karakter carrie'nin annesi margaret white. Kitap muhafazakar aile yapısının bir çocuğun aklını ve hayatını nasıl bulandıracağını son derece iyi anlatmış, ki bu bağnaz aile yapısı Stephen king'in romanlarının çoğunda görülüyormuş. Kendisininde özel olarak bu tarz insanlarla problemi var galiba. Kitap asosyal ve ezik insanlarla popüler olan insanları çok iyi sosyal analizler yaparak bize yansıtmış. Özellikle fantastik türdeki romanları seven insanlar için son derece akıcı bir kitap olacağını düşünüyorum. Daha önce fantastik bir kitap okumamış olan beni bile fazlasıyla etkiledi. Bu roman benim için bir başlangıç oldu fantastik edebiyata giriş kitabım ve 2 tane daha kitabını aldım Stephen king'in oyun ve hayvan mezarlığı en kısa zamanda onları da okuyup yorumumu bir kenara bırakacam.
  • Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şiir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazandım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:

    Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
    Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
    Değiştiriyorum son kelimelerimi.
    Değiştiriyorum sonumu.

    Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bi*lirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum, ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri
    işe yaramadı.Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım.
  • Merhaba sevgili 1000kitap ailesi. Bu inceleme hem benim hem de Son Çağrı ' nın ilk incelemesi. Keyifli okumalar...

    Kitabı en son Bursa kitap fuarında Alfa Yayınları'nda ki bir kitabı ararken sanş eseri aldım. Sürpriz oldu yani. Arka tanıtımını okuduğumda çok etkilendim. Birde Dünya Fantezi Ödülü'nü aldığını görünce iyice beni kendine sevdirdi ama okumaya çok geç ve stresli bir dönemde başladım. Üniversite sınavının ilk oturumundan çıkınca biraz o heyecandan ve stresten kurtulmak için onu kendime ilaç olarak gördüm.

    Kahramanımız Scott Crane ve bir poker oyuncusu. Çok küçük yaştayken kendisi gibi poker oyuncusu olan babası, ona poker öğretirken annesi bunu istemez ve Crane'i kaçırır. Anne, Crane'i babasının  yakalayacağından korkarak bırakmak zorunda kalır ve manevi babası Ozzie onu bulur. Crane büyüyünce ve usta bir poker oyuncusu olunca ( Ozzie profesyonel poker oyuncusu ) babası ile bir oyunda karşılaşır. Ama bu oyun bilinen poker oyunlarından değildir. Üstlenme denen bu oyun Crane'in bedenini babasının kullanmasına neden olur. Babası bedeni hemen kullanamaz. O süre zarfında da yakın arkadaşlarına ve ailesine zarar verir. Mecara Crane'in arkadaşı Mavranos, kendisi gibi Ozzie'nin manevi kızı Diana ve  Ozzie ile kendilerini kurtarma çabası içerisinde devam eder.

    Son Çağrı' yı her gün okumamakla beraber iki haftada bitirdim. Biraz uzundu ama beni sıkmadı. İlk 200 - 250 sayfada "Bu kitap gerçekten fantastik mi ? " diye düşündüm çünkü hiç bir fantastik öge yoktu ya da ben fark etmedim. O sayfaları geçince gerçekten farklı ve özgün bir kitap olduğunu bana kanıtladı. Kitaba on üzerinden sekiz puan verdim. Hak ederek..

    İncelememin başında da belirttiğim gibi benim ilk incelemem olduğu için cümle düşüklüğü falan varsa af ola. İncelemem hakkında ki yorumlarınızı lütfen esirgemeyin. Okuduğunuz için teşekkürler. Güzel kitaplar okumanız ve güzel kitaplara denk gelmeniz dileğiyle ...
  • Çünkü senden başka birini düşünerek aşık olmak, hatta yalnızca aşkla bir oyun oynamak, bana son derece açıklanamaz, son derece düşünülemez bir biçimde yabancıydı, dahası şeytana uyup bunları düşünmek bile benim için bir cinayetten farksız olurdu.
  • “Bir çocuk bir sentle çok şey alabilir.”

    William Saroyan, Bitlis’ten Amerika’ya göç etmiş Ermeni bir ailenin, orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908’de Kaliforniya Eyaleti'nin Fresno kasabasında dünyaya geldi. Özlemini çektiği memleket hasretini, çok sonraları giderebilmiş -tabi giderebilmiş mi, orası biraz meçhul-. Neden diye soracak olursanız, tek bir fotoğraf karesiyle hayata olan bakışımı, bir nevi tuhaf da olsa, farklı bir pencere kattı, katmaya yetti diyebilirim. Bir tabela ne kadar anlam taşır ki, bizim gözlerimizde... Saroyan'ın, Bitlis şehir tabelasının önündeki fotoğraflarına bakmanızı isterim. Dillenemeyecek birçok şeyi-duyguyu anlatacaktır bu bizlere:
    https://goo.gl/images/KahNFW
    https://goo.gl/images/nUUDwj
    Bu da rüyasında gördüğü çeşme:
    https://goo.gl/images/9wMvH3


    Saroyan hayatı boyunca altmışı aşkın kitap –öykü, oyun ve roman– yazdı. Düzyazıda kendine özgü bir tarz yarattı. Akıcı, karşısındaki ile konuşur gibi, yaşama sevinci ve coşku dolu bu edebi tarz; kendi adıyla “Saroyanesque” olarak anılır oldu. Bir öyküsünde kendi yazdıklarını nasıl yazdığına, genç yazarların nasıl ve ne şartlar altında olursa olsun, yazabileceğine dair, çok güzel ve ümitvari söylemleri vardı.

    Kendisinin de söylediği gibi, öykülerinde tek bir şeyi anlatır Saroyan; insanı.
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında gören bir yazar." olarak ele alır. Hatta kazandığı ödüllerden biri olan 'Pulitzer ödülünü', ticaretin sanata yön vermeyeceğini söyleyerek geri çevirir. Maddiyata hiç önem vermemiş bir geçmişe sahiptir.

    Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra 4 yılını yetimhanede geçirir. Yetimhane... Dokuz harf dört hece... Bir cami avlusunda ya da bir baba sorumsuzluğu vb... nedenler ile başlayan; anne çaresizliği, anne kokusu hasretleriyle, gerçekleşmeyecek dileklerle, dile gelmez acılarla, kayan yıldızlar eşliğinde geçen; geceleri ile meşhur yetimhaneler...
    Şimdi bunları yazarken, bir kez daha şu hisse kapıldım; babasını yitirmiş bir çocuğu, babasını yitirmiş bir çocuk olmayana dek, hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamacağız. Acısını hissedemeyecek, neler düşünüp, neler yaşadığına, sadece dillendirdiği kadarını bilip, iç alemine asla tam anlamıyla vakıf olamayacağız. Henüz 3 yaşındayken kaybetmiş olduğu babasının yokluğunu tasvir ederken, içim hayli burkulmuştu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da, bazı şeyleri düşünmekten alıkoyamadım kendimi...
    Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda; eğitim sistemiyle yıldızı bir türlü barışamaz ve onbeş yaşında eğitimine son verir. Kendi kendini geliştirmeye koyulur.
    Geldiği konumlar ona değil, o geldiği konumlara sahip olur. Ve gerçek galibiyeti elde eder; insan olur.!

    Bu kitabı, tanıdığı Süryaniler ve geldikleri coğrafyayı anlatan bölümlerden oluşuyor. 19 öyküsünün bir arada toplandığı bir kitap.
    Bir arka kapak yazısı var ki mükemmel:

    "Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni'den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder?"

    Berber ve Süryani olan 'Theodore Badal'dan bahsettiği öyküsünün, ayrı bir havası vardı. Bir çok kez dönüp tekrar okunası gelen bir öyküydü. Saroyan'ın berber Badal'a yönelttiği 'Ermeni misin?' sorusuna, sükunetini muhafaza edip cevap almak yerine, Saroyan şöyle devam eder;
    "Ben Ermeniyim. Bunu daha evvel de söylemiştim. İnsanlar bana bakarlar ve merak etmeye başlarlar, ben de çıkar onlara söylerim. "Ben Ermeniyim," derim. Bu anlamsız bir söz, ama söylememi bekliyorlar, ben de söylüyorum. Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğuna dair bir fikrim yok, ya da İngiliz veya Japon veya başka bir şey. Sadece yaşamanın ne olduğuna dair küçük bir fikrim var." Tabi Badal'ın, Süryani'yim demesi; ve çekilen acıların muazzam tasvirleri dökülür dudaklarından. Çok fazla alıntısını yapmak istemiyorum. Çok güzel ve beni en etkileyen öykülerin başında gelir; Theodore Badal'dan bahsettikleri. İki halkın da yeni coğrafyalarında, yeni kültürlerini nasıl biçimlendirdikleri, ne zorluklar çektiklerini, bizlere hissetirebilmeyi çok iyi başarıyor.

    Esas itibariyle, öykülerinin çok güzel bir tadı var. Hatırında bırakıyor insanın. Dili oldukça sade ve okuyan herkesin anlayabileceği bir doğallıkla sunmuş. Herkesin okuması gerektiği kanaatindeyim. Gerek toplumsal mesaj ve ilişkileri baz almış olduğu öyküleri için. Gerekse bu topraklardan göçmüş -göçmek zorunda kalmış- büyük bir yazardan, buralara ve dünyaya olan bakışının farkındalığı için. Bir makaleden okuduğum, Saroyan'ın, "Yaşayanlar ve Ölüler" kitabının bir kıssası, çok hoşuma gitmişti. Saroyan'dan onu da okuyacağımı belirterek, incelemeye onunla son vereyim;
    "Anneannem, ‘Kürtçe kalbin dilidir’ derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var."
  • Git bir daha yazıl seçmen kütüklerine
    İki mars bir oyun ol, ama ağlama
    Geldi işte son yoklama
    Sirenler üç kez kırmızı alarm çalıyor
    Aslında benimkisi sivil savunma
    Senin devletin var, ekinini yolar

    Alnımda topraktan artakalan yüzlerce kırışık
    Senin için öldü onca insan... niçin
    Niçin arkadaşlarım niçin niçin niçin
    Kahrolsun emperyalizm! Bağımsız Türkiye!

    Sen öl, ben doğarım ölümlerde...
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.