• New York’un sessiz sakin kasabası White River’da bir keskin nişancı dehşet saçıyor ve öldürülen polisin telefonuna bir uyarı mesajı geliyor. Kimsenin kimseye güvenmediği soruşturmaya danışmanlık yapması için çağrılan Gurney'in ise elinde gizemli bir nottan başka bir şey yok.
    Bir parktaki oyun alanında ayak tabanlarına üç farklı harf dağlanmış iki cesedin bulunmasıyla işler daha da karmaşık bir hal alırken yetkililerin resmi açıklamalarıyla ters düşen Gurney, kasabayı labirent gibi sarmış olaylar silsilesini tek başına çözmeye kararlı. Yaklaşmakta olan fırtına herkesi yakmadan cevaplaması gereken bir soru var: Bu akıldışı bulmacada gözden kaçırdığı şey ne?

    “John Verdon şaşırtıcı olay örgüsü, katil avı ve akıllıca düşünülmüş karakterler yaratmada kendini kanıtlamış bir usta.”
    Publishers Weekly
    “Bir bulmacanın parçalarını yerleştirir gibi kitabın son sayfasına dek, katili bulacak olmanın tarifsiz hazzını suç romanlarına özgü gerçekçi gözlemlerle nasıl harmanladığına bakılırsa, bu serinin neden bu kadar popüler olduğunu anlamak zor değil.”
    Kirkus Reviews
  • Hayatımda birden çok kez okuduğum çok az kitap var. Ölene dek yeni bir kitap okusam da bitiremeyeceğimi bildiğim için hep farklı şeyler okumayı seçiyorum. Lakin Çalıkuşu benim için çok farklı. İlk kez lise sıralarında okuduğum bu eseri bıkmadan bir ömür okuyabilirim.
    Çalıkuşu; Reşat Nuri Güntekin tarafından, romantizm akımı etkisinde yazılmış bir kitap. Osmanlı’nın son dönemleri ile beraber kurtuluş savaşı Türkiye’sinin özellikle sosyolojik durumunu ortaya koyan, oldukça akıcı bir roman. Kitap 1922 yılında yazılmış olmasıyla birlikte önce İstanbul Kızı adıyla, dört perdelik bir oyun olarak yazılmış; daha sonra roman haline getirilmiş.
    Romantizmi yaşatan kitaplarla aram pek iyi olmadı hiçbir zaman, ama Çalıkuşu’nun hissettirdiği naifliği hissettirebilen çok az Türk klasiğine rast geldim. Gerçekten de kitap tek kelimeyle anlatılmak istense seçilecek kelime “Naif” olurdu. Kitabın ana karakteri olan Feride’nin saflığı, masumiyeti ve inceliği lise yıllarımda başımı döndürmüştü. Olmak istediğim kişinin Feride olduğunu düşünürdüm. Sonralarda tekrar tekrar okudum. Her seferinde yeni bir tat almakla beraber, Çalıkuşu’nun kelime dağarcığıma kazandırdıklarını azımsayamam. Kuşlara olan ilgim de ilk kez kitaba adını veren Çalıkuşu’nu araştırmamla başladı. Her insanın hayatına bir sakinlik getirebileceğini düşündüğüm bir klasiktir Çalıkuşu. Okunmalı.
  • Steve Jobs,
    Amerikalı Joanne Carole Schieble ve Suriye asıllı Abdulfattah John Jandali'nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Biyolojik annesi evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve Steve’i evlatlık vermeye karar vermişti. Evlatlık vereceği ailenin kesinlikle üniversite mezunu kişiler olmasını istiyordu ve bu tanıma uygun bir aile de bulmuştu. Fakat bu aile son anda istedikleri çocuğun kız olması gerektiğini söyleyince evlatlık işlemleri bu aile ile durduruldu ve sırada bekleyen başka bir aile ile başlatıldı. Steve’in özannesi yeni ailenin anne ve babasının üniversite mezunu olmadıklarını gördüğünde Steve'i evlatlık vermekten vazgeçmişti ama, Steve’in üniversiteye gönderileceği sözü üzerine evlatlık verme işlemlerindeki kağıtları imzalamayı kabul etti.

    Steve Jobs 1972 yılında 17 yaşındayken, Cupertino, Kaliforniya'da bulunan Homestead High School'dan mezun olmuştu ve sonunda Portland, Oregon'daki Reed College'e başvurmuş ve kabul edilmişti. Fakat ailesinin tüm birikiminin üniversite eğitimine harcandığını gören Steve, üniversiteyi 1. dönem sonunda terk etmiştir. Steve, geçmişe baktığında hayatında vermiş olduğu kararların en etkilisinin bu olduğunu söylemektedir. Çünkü okuldan ayrılarak hem almakla yükümlü olduğu ilgisini çekmeyen derslere katılım zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır ve ailesinin birikimlerini harcamayı bırakmıştır hem de ilgi duyduğu alanlara yönelebilmek için gerekli olan zamanı yaratmıştır. Steve Jobs üniversiteden ayrıldıktan sonra bir yurt odası bulunmadığı için arkadaşlarının odasında yerlerde yatmıştır. Kola şişelerinin depozitoları ile yemekler almış ve her pazar iyi bir yemek yiyebilmek uğruna 7 mil uzaktaki bir kiliseye gitmiştir. Aynı zamanda Steve, kendi ilgi alanına giren kaligrafi derslerine o zamanların en iyi kaligrafi eğitimi veren ve aynı zamanda ayrıldığı üniversite olan Reed üniversitesinde girmeye başlamıştır. Steve, o günlerde öğrendiklerinin sanatsal ve tarihsel yönünü o kadar güzel ve harika bulmuştur ki bilimin hiçbir zaman bu derece de bir ilerleme yapıp bunu yakalayamayacağını ileri sürmüştür.

    Steve Jobs kaligrafi derslerinin ilk pratik faydasını Apple şirketini kurduktan sonra ilk Macintosh’u çıkarırken onun dizaynında kullandıklarını söylemektedir. Steve Jobs ileride pratik bir kullanım amacı olduğunu bildiği için değil ama inandığı için kaligrafi derslerine gittiğini belirtiyor. Geleceğe yönelik vereceğimiz her kararda bir şeylere inanarak ilerlememiz gerektiğini söylüyor.

    Steve Jobs 1974 yılında 19 yaşında iken arkadaşı Steve Wozniak ile birlikte Atari Inc. Şirketinde oyun tasarımcısı olarak çalışmaya başlamışlardır. 1974 yılında ABD'de, satılan Cap'n Crunch'ların içinden çıkan düdükler, üzerlerinde ufak değişiklikler yapılınca AT&T tarafından uzun mesafeli aramalarda kullanılan denetleme frekansı olan 2600 Hz'i sesini verebiliyorlardı. Bunun sayesinde kısa bir zaman aralığında Jobs ve Wozniak 1974 yılında iş hayatına atılarak pahalı uzun mesafe görüşmelerini bedava yapabilmek için "blue box"'lar üretmeye başladılar.

    1976 yılında Steve Jobs 21, Steve Wozniak 26 yaşında iken Jobs ailesinin garajında Apple şirketi Jobs ve Wozniak ikilisi tarafından kurulmuştur. İlk üretimleri bir masaüstü bilgisayarı idi ve adı Apple1’dı.Fiyat olarak 666,66$ belirlenmişti.1977 yılında Apple2 piyasaya sürüldü ve piyasadaki yerini sağlamlaştırdı.Apple Computer 1980 yılında halka açıldı ve çok iyi değerlerle piyasaya girdi.1983 yılındaSteve Jobs o zamanlar Pepsi CEOsu John Scully'i, "Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?" şeklinde bir konuşma yaparak Apple bünyesine Apple’ın yeni CEOsu olarak katmıştır.Bu olayın ardından 1984 yılında piyasadaki ticari bir başarı yakalayabilmiş ilk grafik kullanıcı arayüzlü bilgisayar olan Macintosh’u piyasaya sürdü.

    1985 yılında şirket içindeki bir kavga sonucu Steve Jobs, John Scully tarafından görevleri elinden alınmak suretiyle şirketten atılmıştır. Steve Jobs bu olay için hayatında başına gelmiş en iyi şey diyerek söz etmektedir. Çünkü Steve Jobs bu olay sayesinde başarının getirmiş olduğu ağırlıktan kurtularak onun yerine yeniden başlamanın hafifliğine rahatlamasına sahip olmuştur. Bu olay sonrası Steve Jobs Next isimli yeni bir bilgisayar firması kurmuştur. Next'in etkinliklerine bakıldığında genellikle bilimsel amaçlı kullanımlarda gözüktüğü görülüyor. Next’in günümüz bilimine katkısı açısından bakacak olursak, nesneye dayalı programlama, PostScript gösterme ve magneto-optical sürücü teknolojilerinin gelişmesinde yardımcı olmuştur.

    Steve Jobs Apple’dan atılması sonucu kurmuş olduğu Next adlı bilgisayar firmasından sonra 1986’da Edwin Catmull ile ortaklaşa, Emeryville, Kaliforniya'da animasyon stüdyosu olan Pixar'ı kurdular.Firma ilk patlamasını “Toy Story” adlı animasyon sinema filmi ile yapmıştır. Bu filmden sonra ise 1998 yılında Bir Böceğin Yaşamı (A Bug's Life), 1999'da Oyuncak Hikayesi 2 (Toy Story 2), Sevimli Canavarlar (Monsters, Inc.), 2003'de Kayıp Balık Nemo (Finding Nemo) ve 2004 yılında İnanılmaz Aile (The Incredibles) gibi filmlere imza atmıştır. Bu filmlerin hepsi animasyon dalında ödül kazanmıştır.

    1996 yılında Apple, Steve Jobs’ın kurmuş olduğu Next’i 402 milyon$ fiyatla satın alarak Jobs’ı tekrardan bünyesine almıştır. Next’in alınmasıyla birlikte, Mac'lerde Next teknolojileri görülmeye başlanmıştır. Jobs’ın geri dönüşü ile birlikte Apple çıkartmış olduğu iMac ile birlikte çok büyük bir çıkış yakalamıştır. İlerleyen yıllarda Apple, bilgisayar endüstrisine ek olarak müzik çalar, yazılım gibi işlere de el atmıştır.Örnek vermek gerekirse iPod ,iTunes music library.. vb.

    Steve Jobs aynı zamanda Guiness Rekorlar Kitabı’na da adını en düşük maaşla çalışan CEO olarak yazdırmıştır. Steve Jobs’ın şu andaki maaşı 1$dır. Tabi ki Apple’dan belirli aralıklarla hediyeler de almaktadır. 90 milyon$ değerindeki bir jet ya da 30milyon$ değerindeki Apple hissesi bunlara örnek olabilir. =)

    Ayrıca Steve Jobs’a birkaç ay önce kanser teşhisi konmuş ama ameliyatla bu hastalık bir sorun olmaktan çıkarılmıştır.

    Hayata evlatlık verilerek başlayan birisi için şu an nerdeyse her gencin cebinde bulunan iPod’ların üreticisi olan şirketin CEO’su ve kurucusu durumunda olmak büyük bir başarıdır. 
  • Aslında bir etkinlikle başladı her şey. Sevgili arkadaşım Roquentin ‘in açtığı ileti ile. Sabahattin Ali kampı yapmışlardı ve paylaştıkları bilgiler doğrultusunda, öldürüldüğünde yazarın çantasından çıkan Modeste Mignon ve Yevgeni Onegin adlı iki eser ile ilgili konuşulmuş. Bunun üzerine de Sabahattin Ali’nin bir bildiği vardır diyerekten bu eserleri okuma etkinliğine davet etti bizleri Elifçim. İyi ki de etmiş.

    Sürekli kitaplar üzerine araştırmalar ve listeler yapan birisi olarak bu kitabı görmemiş ve duymamış olmak beni hem üzdü hem de şaşırttı. Çok uzun yıllar öncesini saymazsak, Balzac’a ilk başladığım kitap sayabilirim Modeste Mignon’u. Tam bir klasik. Her şeyi ile belli bir ağırlığı olan, okunması gereken bir eser. İlk sayfalarında biraz kafanız karışıyor; kim kimdi, ne söylemişti, bunu hangisi yapmıştı vs klasiklerin o ağırlığını ve ilerleme zorluğunu hissediyorsunuz biraz ama sabrederseniz bunun karşılığını alacağınızdan emin olabilirsiniz.

    Kısa bir şekilde bahsedersek; asıl adı Honore Balssa olan yazar daha sonra değiştirip Balzac yapmış ve ‘de’ ön takısını da eklemiş. Köy kökenli bir ailenin çocuğu. Hayatı boyunca edebiyata ilgi duymuş ve bunun için asıl alanı olan hukuğu bir kenara itmiştir. Aşırı dozda kahve içerek geceleri sabahlara kadar eserlerini yazmak için uğraşıyormuş. Zenginlik ve ün hayranlığıyla hayatını sürdürmüş ve aşk hayatına da bu hırsları üzerine yön vermiş. Hayatına giren tüm kadınlar kendisinden yaşça büyük ve zenginler. Maddi sıkıntılarını da genellikle bu sayede aşıyor.

    Eserin bir çok kısmından otobiyografik ögeler taşıdığını yazarı biraz tanıyorsak anlayabiliriz. Canalis ve Balzac’ın ün ve zenginliğe olan düşkünlüğü, Modeste’in ablası Bettina’nın yaşadıklarının çok benzerini yazarın kız kardeşinin de yaşamış olması, Modeste ile La Briere’nin mektuplaşarak aşık olması ile Balzac’ın son aşkı Eveline Hanska ile de 15 yıl boyunca mektuplaşması gibi. Eserin başında da Polonyalı bu kadına ithaf yazısı vardır.

    Güzeller güzeli, asaleti ve zekası ile herkesi büyüleyen Modeste.. Edebi yanı ağır basan, şairane ruhlu bir insanla birliktelik kurmak ister. Okuduğu kitabın şairine mektup yazarak hayranlığını belirtmeye karar verir. Peki bu yazar sizce Modeste’in umduğu gibi birisi midir? Yazdığı şiirlerde yansıttığı hisler gerçek karakteri midir? Bir çok kişiden hayranlık mektupları alan Canalis bu mektubu dikkate almaz ve sekreteri La Briere Modeste’ye cevap yazar. Yazdıkları ile mest olur karakterimiz. Tabii olunmayacak gibi de değil. La Briere’nin mektuplarındaki içten ve güzel sözler benim bile kalbimi kazanmadı değil. Bir oyun gibi başlayan hikaye aşka dönüşürse ne olur dersiniz? Neler olmuyor ki.. Düellolar, atışmalar, egoların çarpışması, kibir, gurur… Bir pembe diziye dönüşüyor biraz ama daha farklı ve biraz daha asil bir şekilde. Tam da bu kısımlarda işte hikaye sizi kendisine iyice çekiyor. Ama yalan üzerine kurulan bir ilişki tabii bir takım sıkıntılara yol açıyor. Peki kim bu aşk savaşının galibi? İşte bu tatlı, bol çekişmeli, kimi zaman kibrin kimi zaman gerçek aşkın masum dünyasının, dostluğun, güvenin vb bir çok duygunun güzel çıkarımlar ve diyaloglar halinde yansımasını okuyacaksınız. Saflığın egoların beslenmesiyle nasıl kurnazlık ve ukalalığa dönüştüğüne, aşkın hem tatlı hem acı taraflarına tanık olacaksınız.

    Yer yer Fransa ile ilgili yergiler, döneminin özellikleri, siyaset üzerine atıflar, Napoleon ile ilgili bir takım sözlere de rastlayacaksanız. Yani bu kitapta ne ararsanız var! Modeste’in kitaplara olan düşkünlüğü üzerinden eserlerle ilgili bilgiler, karakterlerin konuşmalarından mitolojik bir çok ögeler de bilgilerinize yenilerini ekliyor. Balzac’ın büyük gözlem yeteneği, empatisiyle kadınlar üzerine yaptığı değerlendirmeler de onun ustalığını gözler önüne seriyor. Ne desek az belki de. Sanırım boşuna ‘romanın Shakespeare’i ’ olarak anılmamış.
    Okunmalı, okutmalı bu eseri. Yaşatmalı.
    Teşekkürler Balzac.
  • Bir otobüs yolculuğunda bir solukta okunabilecek bir kitap olduğunu bizzat tecrübe ettim.

    Hikayenin ana konusu; satrançta Allah vergisi bir yeteneğe sahip olan taşralı bir genç Mirko Tzentovic ve Hitler'in Avusturya'yı işgali sırasında esir tutulan Dr.B. arasındaki satranç maçı.

    Satranç Mirko'nun belki de tek becerikli olduğu konu olduğundan, Mirko sosyal iletişimi zayıf bir genç. Erken yaşta satranç şampiyonu olması ise egosunu fazlasıyla okşamıştır.

    Dr.B. ise Gestapo tarafından psikolojik baskı dolu bir esaret sürecine maruz bırakılmıştır. Esareti süresince okuyabildiği tek kitap, bir satranç kitabıdır. Satranç, Dr. B. için ilk başlarda çok etkili bir zaman geçirme enstrümanı olsa da; bir süre sonra saplantı haline gelmiştir.

    Bir gemi yolculuğunda karşılaşan bu iki karakter, iki ayrı satranç dehasıdır. Karakteristik farklılıkları, satranç konusunda sahip oldukları yetenekleri ve oyun tarzlarını da farklı kılar.

    Eser çok berrak ve akıcı bir üslupla yazılmış. Karakterler ise oldukça özgün ve çok iyi biçimde tasvir edilmiş.

    Stefan Zweig bu kitabı yazdıktan sonra intihar ederek hayatına son vermiş. Belki de hikayenin yarım kalmış bir görüntü içinde sona ermesi, yazarın çalkantılı ve buhranlı bir dönem yaşadığının göstergesi. Hikaye gibi, yazarının hayatı da yarım kalmış... Bu bağlamda yazarın kendi bunalımlarımı, kırgınlıklarını Dr. B. karakteri ile ifade ettiği söylenebilir.

    Keyifli ve güzel okumalar dilerim...
  • Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın oyun türünde yazdığı, Türklerin batılılaşma macerasını anlattığı eseridir. Romanın baş kahramanı Coşkun Ermiş, anlaşılamamış, yalnızlaşan silik bir aydın portresidir. İçindeki bunalımdan, yalnızlıktan da oyunlar yardımıyla kurtulmaya çalışır. Oğuz Atay milletinden ve geleceğinden oldukça ümitsizdir. Hatta o kadar ümitsizdir ki Coşkun’un oğlunun adının Ümit olma ironisini yapmayı da ihmal etmez kanımca. Buna rağmen topluma seslenmeyi de ihmak etmez. Kimi yazarların aydın kimliğine bürünerek halka karşı takındığı tavrı da eleştiren Oğuz Atay, milletine neden geri kaldığını açık açık sormaktan da geri kalmaz.
    Bu noktalar dışında kadın karakterlerin onu anlayamadığını görmekteyiz. Emel Coşkunun yazdıklarını beğenmektedir. Karısı Cemile ise onun yazdıklarını saçmalık olarak görmektedir. Cemile Coşkun Ermiş’in eleştirdiği her şeyin tam karşısında durmaktadır. Oyunda dikkat çeken bir nokta da Tanzimat’ın getirdiği ikiliğin yansımaları.. bir yandan Van gogh bir yandan Osman Hamdi örneğinde olduğu gibi. Şu an günümüzde olduğu gibi bir yanımız Doğu bir yanımız Batı’da kalmış durumdayız. Ne birinden ne diğerinden vazgeçiyoruz. Bu durumda ikiliği, kimlik çatışmalarını beraberinde getiriyor. Son olarak Coşkun Ermiş’in karamsarlığı, anlaşılmazlığı, yalnızlığı, hayatı bu kadar ciddiye alışı, oyunla gerçeği birbirinden ayırmaması en etkileyici kısımlarıydı.
  • Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi