• Tıklım tıklım 'yorgunluk' dolu yürek evim,
    yaşam molasını bekliyor, camda gözlerim..
    Anlatmaya çalışmaktan bitap dudaklar ile,
    son sabır kırıntılarını yaşıyor benliğim..
    Her sesi işiten hallerimde bir durgunluk,
    sessizliğe doğru yelken açıyor ruhum.
    Bir ümit bulabilmek için, ezgisini ömrümün..
  • Hangi şarkılara saklasam seni
    Hangi şiirin satırlarıyla örtsem üstünü ...
    Nedir bu halin ...
    Söylesene
    Küstünmü ?
    Canım çıksada yazacağım seni ...
    Yaşamasam da kalbinde
    Satırlarım da sen ...
    Kalemimin ön sözü sen .....son sözüde sen olacaksın ...
    ( İbrahim )
  • Bu son boş sayfam
    Bundan önce sayfalarca karalanmış duyguları tek çizikte katlettim
    Anladım ki ben artık yazmak değil, yaşamak istiyorum
    Bunca zaman yazarak var oldum artık yaşayarak hissetmek istiyorum..

    (Orkun - Kendimce Satırlarım)
  • İnsanlar çok garip yaratıklar. Ne zaman özel olduklarını hissettikleri an yanlış anlasildiklarini ifade ederler ya da ona uygun davranırlar. Oysa özel olmak herkes gibi olmak değil ki. Bir başkası senin gibi olabilir ama sen benim gözümde bir başkası gibi olamazsın. Olmak istediğin an bilirim ki gitmek istediğin andır. Denmez mi şiirlerde de kitapların ücra sayfalarında da "artık sende herkes gibisin" Farklılık yaratmana gerek yok istediğin ne ise belli etmelisin hayata, insanlara karşı. Bunu yapmalısın ki o hayat ve insanlar seni sekillendirmesin. Öyle de gozukmemelisin sırf yanlış anlaşılmamak için oyle de gozukmemelisin.. Cümlende yeni bir satır başı istemiyorsan bunu belli etmelisin son koyduğun o virgülün ardından. Bak dışarda yağmur yağıyor. Belli! var bir derdi gökyüzünün anlatıyor, konuşuyor su serpiyor toprağına. Illa da herkes gibi olmak istiyorsan bir bulut ol, su ver toprağınin kuruyan dallarına.. Illa da herkes gibi olmak istiyorsan herkes gibi ol, dolma satirlara siirlere katletme konuşulması gereken bir kac meseleyide...

    (Orkun - Kendimce Satırlarım)
  • Sevgili sevgili,

    Merhaba sevgili, ümitsizliğe kapılacağımı mı sandın he? Asla sevgilim. Tam olarak ümit de denemez aslında senin de katıldığın gibi şehri terkedip kuleleri görmek. Sadece bunu bekleyeceğim. Farkında mısın bilmiyorum ama zaman gerek sevgilim. Umarım senin için iyi olur. Ben seni farkettim sevgilim farkında mısın? Sen de kendini farkediyorsun. Ben de kendimi keşfediyorum. Sevgilim, ne zaman beni farkedeceksin? Ümitli değilim sevgilim. Sadece emin değilim. Beni sana motive eden güzelliğin mi? Yoksa görebildiğim aklın mı? Yoksa kirli bilinçaltın mı? Sana son yazdığımda mektubunu almıştın sevgilim. Orada yazdıklarımın ulaşabileceğin son satırlarım olduğunu yazmıştım. Bu doğru mu sevgilim? Bu satırları sadece ben mi okuyacağım? Arkamdan gelip dikizlesen yazdıklarımı, yazmadan geçirsen aklından kanlı kağıtlarımı. Olmaz mı ? Sevgilim üzgünüm ama seni kandırdım galiba, bir ümidim yok artık ama durum ne olursa olsun cezasız kalmayacak sevgilim. Gülmek çok ayıp sevgilim. Hem de kanadığını bile bile gülmek. Salağa yatma sevgilim görüyorsun işte hala kanıyor. Sanırım kendi doktorum olma zamanı geldi sevgilim. Ben yarama pansuman yapayım. Sende gülen dudaklarını uçuklatma. Görüşürüz sevgilim.
  • Allah C.C aramak
    İnsan doğduğu andan ölümüne kadar ve belki öldükten sonra da bir tekâmül yolu izliyor. Bazi insanlar farkında bazilariysa değil tekâmül yolunda bir cok sinavlar çileler kayiplar yenilgiler kazanclar ve bircok olasilik var maneviyati sevenler icin bu satırlarım bazen maneviyata nasil girdiginizi bilemezsiniz birden icinde bulursunuz kendinizi cok seversiniz bağlanır hatta aşık olursunuz maneviyata ve allah cc aramaya yola koyulursunuz dagda tasta toprakta su da yapilan ve yaptiginiz her iste onu hisseder gorursunuz isaretleri takip eder ve gozlerinizi kapatip ic dunyanizda acarsiniz büyük bir yolculuga başladınız şuan ve sakin vazgecmeyi denemeyin vazgecenler kaybedenler sabreden savasanlar kazananlardir ben inaniyorum ki öldükten sonra da ruhlarin tekâmül yolu gorevleri var dünyayı iyilikte tutmak gibi cunku ölüm bir son degil bir başlangıçtır bu yüZden tekâmül yolu devam etmelidir en iyisini allah cc bilir. Dunya bir duzen icinde dönüyor sen varsin ve tek ve ozelsin senden baska kimse yok senin seklinde genlerinde yaratilan sen ilahi duzenin bir parcasisin allahi ararken bu yolda bunlari unutmadan yola devam et, et ki dunya daha iyi frekansa iyilige isiga dogru gitsin ne kadar kotuluk cok ise iyilikte ondan daha fazla olacak ve kotuluk karanlık gunes ile isikle kaybolmaya mahkum oalcaktir Allahin izniyle maneviyat zor ama zevklidir insanlara seslense idim isaretleri takip etmelerini allahi dinlemelerini hep kendilerinin konusmamasi gerektiğini susma lâl sayesinde cevap ve isaretlerin kalbe akacagini düşünüyorum ben bu ilahi duzeni var olmayi maneviyatı butun yaratilmislari seviyorum sevgi butun kapilari acacak olan anahtardir ...

    Kalbinizdeki ışığı yakın ve o isiginiz hic sönmesin bir kiliseye giren mum yakan bir hristiyan, camiye girip eline tesbih alan bir müslüman ve bir sinagog girip dua eden yahudi gibi yureginiz akliniz ve ruhunuz isikla dolu allaha ellerini acip tıpkı yakaran bir sevgi seli sevgi yagmuruna donusup goklere çıksın
  • “BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
    “Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

    “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

    Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
    "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
    “Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
    "Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
    "Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
    "Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

    Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
    "Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

    Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

    "Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/
  • Kitaplığımı karıştırırken, arada sıkışıp kalmış İlhan İrem’ in Pencere, Köprü ve ötesi adlı kitabının ilk baskısını görünce kelimenin tam anlamıyla ‘’Çocuklar gibi şen’’ oldum. Ehh tekrar okumadan olmazdı. Çünkü 1980’ li yılların ortalarında üniversite öğrencisi olacaksın da İlhan İrem’ in şarkılarını dinlemeyeceksin. Sevmeyebilirsiniz; ama,
    Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin
    Ürkek şaşkın kararsız, duyuyorum
    Ve sen bir gökkuşağı kadar, güzelsin
    Rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum...
    Ve ben yağmurlar altında bir yolcu,
    Islak yorgun tutkulu, yürüyorum...
    Sensiz, ben yolumu bulamam....sözlerinden oluşan ''Ayrılık Akşamı'' şarkısını duymamanız mümkün mü? Bu şarkının sözlerine dudak bükenler olduğu gibi İlhan İrem' in bu şarkıda ki ''betimleme'' yeteneğini kavrayanların sayısı da hiç az değildir.

    İlhan İrem şarkıcı, söz yazarı ve besteci kimliğinin yanında söylemleriyle farklı bir yer de olan bir filozof belki de..… Bu ülkenin değişmeyen ya da değişemeyen ‘’ya benimsin ya toprağın’’ anlayışından çok uzak bir ‘’sevgi’’ yi anlatıyor bizlere. Bir kişiyi seven, onun dışında tüm dünyaya kayıtsız kalmamalı bu durum sevginin yüceliği değildir. Akıllıca sevmek varken delice sevmek neden diye soran İlhan İrem çağın düşünce yapısının dışında kalan bu nedenle de dönem dönem içine kapanan bir sanatçı.
    Bu kitapta onun hayat yolculuğunun hikayesi aslında. Pencere…. Köprü …. Ve ötesi 1983 ve 1986 yılları arasında İlhan İrem’ in piyasaya sürdüğü ve ülkenin müziğinde çıtayı çok yükseklere çıkardığı bir dönemi. Senfonik pop müziğinin öncüsü. (Tabi burada müzik konusunda ki bilgimin iyi bir dinleyici olmaktan öteye gitmediğini de belirtmem gerek. ) Serinin son albümü. Ve ötesi...
    https://www.youtube.com/...42TJYjt4&t=2156s

    İşte bu üç albümün oluşum sürecinde İlhan İrem’ in iç dünyasını anlattığı aynı ismi taşıyan kitabı Pencere....Köprü.... Ve ötesi....1980 li yıllarda üniversite öğrencisi olan ben yaştakilere yakıştırılan ‘’kayıp nesil’’ yakıştırmasının, aslında o dönem gençliğine yapılan büyük bir haksızlık olduğunun da kanıtı :)
    Kitabın ilk bölümünde İlhan İrem bu üç albümünde ki felsefeyi yer yer düzyazı şeklinde, ama çoğunlukla hayat yolculuğunu neden, nasıl sorularıyla harmanladığı şiirlerle anlatmakta okuyucuya. Bu anlatım kitabın bir bölümünde de Nuri Kurtcebe’ nin harika çizimleriyle çizgi roman tadında çıkıyor karşımıza.
    Kitabın ikinci bölümün de İzzet Eti, Burak Eldem ve Adnan Özer’ in gözünden İlhan İrem anlatılıyor. İlhan İrem’ in kişiliğini, kaç kere yenildiğini ve kaç kere ayağa kalktığını sevgiye ve sevgiliye bakışını öğreniyoruz. İnsan olmanın İlhan’ ca felsefesini ve ölümlü olmanın sadece nefes almak olmadığını.
    ‘’Hit’’ olan şarkılar yaratan bir İlhan İrem’ den ‘’Metafiziğe’’ yönelen İlhan İrem’ e geçişin yolculuğu cümlesi ile kitabın özetini yapabiliriz aslında.
    1975 yılında Çıkardığı ‘’Kuklacı amca’’ şarkısı; gezegeni kirletenlere karşı bireysel olarak karşı çıkabilmenin özlemini anlatıyor mesela. Anlatıyor ama o yılların modası! gereği albüm hemen toplatılıyor tabi. Dinlemek isterseniz buyrun …https://www.dailymotion.com/video/xcgobq

    2009 yılında çıkardığı albümden bir parça olan’’ Benim adım İnsan’’ ı dinleyince İlhan İrem’ in felsefesini daha iyi anlıyorsunuz. Çocuklara yönelik bir albüm bu aslında. Bir çok isim var şarkı da . Kimler mi var. Buyrun ....
    https://www.youtube.com/watch?v=iGpyKs6Oz4Q

    Sevgiyi, Mutluluğu, paylaşmayı öğretecek İlhan İrem’ lere bu dünyanın çok ihtiyacı var. Hele bu çağda... İlhan İrem’ in devam eden yaşam yolculuğu nerelere varacak ben de merak ediyorum….
    Yıllar öncesinden okuduğum altını çizdiğim kitabı bugün ki aklımla tekrar okuyunca, gözümden kaçan , o yaşlarda yüreğime dokunmayan ama bugün beni çok etkileyen yeni satırlarım oldu altını çizdiğim. Eskiden okuduğumuz kitapları karıştırmalı ara ara, nereden gelip nereye gittiğimizi görmek için. Benim için sadece bir kitap değil di, 20’ li yaşlarımdı tekrar okuduğum. Olanlar olmuş şarkısında ki gibi ;
    Giderken bıraktığım
    Asmalar üzüm olmuş.
    Yerlerde bütün kollar
    Bütün bağlar bozulmuş.

    Ben mi yaşlandım yoksa
    Dünya mı alt üst olmuş?
    Ben gideli buralara
    Olanlar olmuş, olanlar olmuş.

    Ben mi gülmüyorum Tanrı'm?
    İnsanlar mı somurtmuş?
    Görmeyeli buralara
    Olanlar olmuş,olanlar olmuş....
  • Merhaba! Güzel kadın, merhaba mutluluğum
    Sensin bütün yaşantım, nefesim ve soluğum
    Ben seni her namede kelam, kelam yaşadım
    Sensiz aşılan yollar anladım ki boş adım
    Merhaba! Ey sevgilim yani benim tek eşim
    Sensiz inan hep dara düşer bu garip başım
    Ben senin kollarında huzurla uyuyorum
    Bir tek seni söyleyip ve seni duyuyorum

    En çaresiz anımda ben hep seni düşledim
    O güzel bakışını yüreğime işledim
    Seninle var oldum ben, seninle yok olayım
    Sen çağır beni yeter, hemen sana geleyim
    Güllerin en güzeli senden güzel olamaz
    Şu bende ki yerini inan kimse alamaz
    Satırlarım seninle baştan başa bezeli
    Benim için dünyanın sensin yar, en güzeli

    Şiirlerde adını yazmadan hiç duramam
    Tek hayalim sensin yar, sensiz hayal kuramam
    Kalemlerim utanır güzel adın yazmaya
    Ressam cüret edemez güzel yüzün çizmeye
    Prensesler utansın senin güzelliğinden
    Seni gördüm ve geçtim sevdiğim benliğimden
    Çoktan kayıp etmiş ya yüreğim bile seri
    Senin olduğun yerdir, dünyanın güzel yeri

    Mezarım gamzelerin, mutluluğum gülüşün
    Erlere el bağlatır o heybetli gelişin
    Senin tadın bal da yok, güzelliğin kimse de
    Ben sana vurulmuştum yıllar önce lise de
    Lügatler anlatamaz senin güzelliğini
    Kimse tarif edemez yârim özelliğini
    Şimdi satırlarıma bura da son diyorum
    Bana sevme deme yar! Seni çok seviyorum.



    Muhterem TAŞ
    Şair/Yazar
  • Yapraklar son demlerini döküyordu
    Çöplerin arasındaki kedi miyavlamaları
    Biraz sonbahar biraz ilkbahar havası vardı gökyüzünde
    Yağan yağmur isteksiz, esen rüzgar hevessizdi bugünlerde
    Bir de o çok özlediğim çocukluğum..
    Yaşamak 80 lerine ulaşmış bir dede kadar hevessiz,
    Toprağına küsmüş bir kök kadar isteksizdi bugünlerde..

    (Orkun - Kendimce Satırlarım)
    https://www.youtube.com/watch?v=YFD2PPAqNbw