Geri Bildirim
  • "Sır" serisi sevdiğim serilerden biridir, tüm kitapların bende yeri ayrı, bu kitapta yarı tanrılarla son kez bir araya gelmek çok zevkli ve hüzünlü oldu, bizimkiler maceraya doymuyor desem yeridir, aileye yeni katılanlar , geçmişten kalan husumetler, kaçırılanlar, yaralananlar, yeni doğan bebekler, düğünler derken, eğlenceli bir maceranın sonuna gelmiş olduk ve fark ettim ki ben bu çocukları gerçekten özleyeceğim:)

    Karakterler arasındaki diyaloglar, espriler, o kadar sıcak ve samimi ki, sanki bir yerlerde gerçekten yaşıyor gibiler :) Müjde Albayrak'ın Hissiz ve Maske kitaplarındaki karakterleri görmek eğlenceliydi, biraz gürültülü patırtılı oldu, gözler morardı falan ama çok tatlılardı, malum bizim delileri tutmak çok zor, özellikle de sevdikleri söz konusu olunca memleketi ateşe verirler :)

    Kitabın sonunda zaman atlaması sayesinde ufaklıkların büyümüş hallerini görmek hoşuma gitti, şu kadarını söyleyeyim babalarından aşağı kalır yanları yok, eh malum çekirdekten yetişiyorlar :)

    Böyle güzel bir seri için yazara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum :)
  • Hepimiz zor dönemlerden geçeriz zaman zaman. Duygularımızı algılamayı hiç bırakamayacağımıza göre hep de böyle olacaktır. Düz bir yolda yürümüyoruz, bazen tepeler tırmanıyor, bazen bataklıklar aşıyoruz. Bazen öyle anlar geliyor ki tüm zorluklar üstümüze yıkılmış gibi hissediyor, altından kalkamıyoruz. Bazen bunu tetikleyen büyük travmalar olabilirken bazen de çok göze batmayan minik değişimler olabiliyor. Hatta çocukluktan başlayan bastırılmış duyguların ortaya çıkıp hayatları kabusa çevirmesi bile mümkün olabiliyor bir minik söz ile. Bu; asla utanılacak bir mesele değil.

    "Herkesin kendi derdi başından aşkın, kime neyi anlatabilirim ki? Bir de beni düşünüp benimle mi uğraşacaklar? O yüzden canım sıkkın olduğunda kimseye söylemiyor, çoğunlukla belli etmiyorum. Söylediğim zamanlarda da bir de ben canlarını sıktığım için suçlu hissediyorum." demiştim terapistime, en yakınlarım için. İnsan olmamızın en temelinde yatan toplu yaşamayla ilgili uzun bir konuşma yapmıştık bunun üstüne. En yakınlarımızı en yakınımız yapan da iyi-kötü günlerimizi paylaşabilmek değil midir sonuçta? Hatta dahası o insanların iyi hissetmediğimiz zamanlarda iyi hissetmediğimizi bilmelerinin hakları olduğuna ikna etmeyi başardı sonra da beni. Bir de tabii duygularım ve düşüncelerim arasındaki bağlantıya dikkat çekmişti.

    Düşüncelerimiz, düşüncelerimizi dile getirirken kullandığımız her kelime duygularımızı inanılmaz derecede etkiliyor. Mesela "Neden hep böyle oluyor?" ile "Neden son zamanlarda böyle oluyor?" cümlelerinin hissettirdikleri çok farklı. Bilişsel Terapi denilen bir yöntem sayesinde bunların farkına çok daha kolayca varabiliyoruz. Bu yöntemden bahsetmek isterdim size fakat bu konuda eğitimi olan ya da yetkisi olan biri değilim bu yüzden yanlış bilgi vermek istemem. Sadece fikir olsun diye yüzeysel olarak bahsedebilirim. Bir kağıdı birkaç sütuna bölüyoruz öncelikle. İlkine yaşadığımız olayı, ikincisine o anda aklımızdan geçen düşünceyi, üçüncü sütuna o hissettiğimiz duyguyu (üzüntü/kırgınlık/sevinç/hayal kırıklığı gibi) yazıyoruz ve 10 ya da 100 üzerinden puanlıyoruz duygularımızı. Diğer sütuna ise o anki verdiğimiz tepkiyi (davranışımızı) yazıyoruz. Sonra da düşüncelerimize odaklanıyoruz. Kendimize karşı dürüst olup tarafsız bir gözle düşüncelerimizi gözden geçirdiğimiz zaman birçok şeyin farkına varıyoruz zaten. Kelime seçimlerine dikkat edip düşüncelerimizi yeniden düzenlediğimizde duygularımıza verdiğimiz puanlar da değişiyor. Denemesi bedava, deneyin lütfen :)

    Bu kitap da bu terapi yönteminin tüm yönlerini, ayrıntılarını örnekler üzerinden kavratmaya çalışan bir yardımcı kitap. Dediğim gibi, bu konuda yetkili değilim. Bu yüzden bu kitabın bir terapist eşliğinde mi tek başınıza mı daha faydalı olacağının kararını veremem ama bana sorarsanız her yükü tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Bu yük ne olursa olsun. O yükü artık kaldıramadığınızı hissetmeye başladığınızda yük ile birlikte düşmeden önce birinden yardım istemekte fayda var. Bir ucundan tutup hafifletecektir muhakkak. Bu kitabı okumaya başlayacaksanız da yanınızda yeni başlayacağınız bir defter bulundurmayı unutmayın; terapiyi tamamladığınızda ne kadar faydalı olduğunu mutlaka görmek isteyeceksiniz. Yöntemin işe yararlığı konusunda genel konuşamam ama bence oldukça etkili bir yöntem. Benim hayatımı etkilediği kesin en azından. Kitap da alanında oldukça başarılı bence, yöntemi öğrenmek için tüm koşulları sunuyor. Yine de iş her zamanki gibi kendimizde bitiyor. Lütfen, kendinize güzel davranın. Siz, çok değerlisiniz. Sen, çok değerlisin!
  • “Aşk” ve “sevgi” kelimeleri insanlıkla yaşıt olmalıdır. Bu kelimelerin ilk insan topluluklarındaki tezahürleri bugünkünden pek farklı olmasa gerektir. Hem arkeolojik bulgularda hem de dini metinlerde böyle düşünmemizi haklı çıkaracak pek çok emare söz konusudur. Ayrıca bir de insanoğlunun değişmeyen doğası/yapısı var. Dolayısıyla insanlık tarihi biraz da bu kelimeler ve karşıtlarının tarihi gibidir. Sanki insanoğlunun on binlerce yıllık tarihinde olup biten her şey, bugün olduğu gibi bu kelimelerin anlam dünyası içinde olup bitmişe benziyor.

    “Aşk”, “sevgi” ve bunların karşıtları ile ifade edilen şeylerin insanoğlunun en yakıcı gündemini oluşturduğu bir gerçek. Bu kelimelerin anlam sahası her yanımızı kuşatmış durumda. Geçmişte de böyle miydi bilmiyorum ama bugün, bu “Aşk” ve “sevgi” kelimelerini birbirinin yerine kullanmaktan kaynaklanan temel bazı sorunlarla karşı karşıyayız. Bu kelimelerin sahip olduğu ilk ve temel anlamaları, bireydeki ve toplumdaki yansımaları neredeyse birbirinin zıddı olacak kadar farklı olduğu halde aynı veya birbirine yakın anlamalarda kullanılması dilbilimsel, sosyal, dini ve ahlaki anlamda ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor.

    “Aşk” kelimesi, etimolojisi ve bu etimolojinin dildeki ve kültürlerdeki tezahürü gereği hep yakıcı, ötekileştirici, benmerkezci, uzlaşmasız bir anlama sahipken son bir kaç yüz yıldır, neredeyse tam tersi bir anlam içinde, “sevgi” kelimesinin yerine kullanıla gelmektedir. Günlük konuşmalar, hikâye, roman ve şiirler hatta dini metinler bu tür kullanımlarla doludur.

    Oysa bu kelimelerin sadece anlamları değil, milliyetleri ve içinde doğdukları toplum da farklıdır. Çünkü “aşk” Arapça bir kelime ve Arap muhayyilesinin bir çocuğudur. “Sevgi” ise Türkçe. “Aşk” kelimesi daima, ifratı ve aşırılığı (el Müncid, Mu'cem’u-l Vasıt) çağrıştırır/ifade eder. Üstelik bu kelime Kur'an'ın tercih ettiği bir kelime de değildir. Çünkü aşk kelimesi türevleri dâhil (A-Ş-K kalıbında) Kur'an'da hiç kullanılmamıştır. Bu kelime Türkler tarafından ne zaman ve hangi anlamlarda kullanılmaya başladı gerçekten araştırmaya değer. Ancak biz uzun bir süredir bu kelimenin hem mistik/tasavvufi ve edebi dilde, hem de günlük dilde genellikle olumlu ve “sevgi” anlamında kullanıldığını görüyoruz. Belki de “galat-ı meşhur” olarak kullanıla gelmiştir bilmiyoruz. Ancak bugünkü anlamda kullanımının çok sorunlu olduğunu ve zihinsel ve toplumsal bir travmaya sebep olduğunu söyleyebiliriz.

    Kelimenin kökeni, aşırı tutkuyu, şeksiz ve sorgulamasız, yani aklı ve mantığı devre dışı bırakan tek taraflı bir bağlanmayı ifade eder. Bu daha çok Kur'an'ın “şehvet” dediği şeye karşılık gelir. Bu kelimenin (şehvet) günümüzdeki kullanımı, Kur'an'daki kullanımı ile aynıdır. Tek farkla ki, günümüzde genellikle cinsel ilişkiyi anlatmak için, Kur'an'da ise her türlü aşırı arzu ve tutku için kullanılır. “Aşk” kelimesinin kadim Arapçadaki kullanımı da bu yöndedir; somut ve dünyevi şeyler için kullanılır.

    Bu bağlamda bir parantez içi olarak söylersek, “aşk” kelimesinin "hubbullah"/"Allah sevgisi" anlamında kullanımı hem dilin mantığı gereği hem de akli ve dini gerekçeler dolayısıyla sorunludur. Bu kullanım, aynı zamanda Allah ve insanı aynı ontolojik düzleme indirgemesi dolayısıyla inanç noktasında da ciddi sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Yani bu şekilde bir kullanım, ya Allah'ı/yaratanı, insanın/yaratılanın düzlemine/ seviyesine indirir ya da insanı/yaratılmışı, yaratanın/Allah'ın düzlemine/ çıkarır ki, bu ilişki biçimi her iki durumda da Kur'an'ın genel prensipleriyle çelişir.

    Bir de bu ilişki biçimi soyut da olsa eşyanın hakikatiyle uyuşmaz. Çünkü Tanrı ve insan farklı ontolojik düzlemlerin hakikatleridir. Aralarındaki iletişim çok istisnaidir hep tek taraflıdır. Ya Yaratandan yaratılana (yukarıdan aşağıya) doğrudur; seçilen resullere verilen ilahi vahiylerle sınırlıdır. Ya da aşağıdan yukarıya doğru yine tek taraflı olarak insanın Yaratanına yakarması/duası şeklindedir ve sembolik düzeydedir.

    Müslüman gelenekte, vahyin, resuller dışında tecellisi reddedilse de, yukarıdaki algının (Allah'a âşık olma anlayışının) alt yapısını oluşturan somut ve soyut algılama biçimleri bin üçyüz- bin dörtyüz yıldır (elbette bugün de) Müslüman tasavvurun en başat iki anlayışını (batinilik ve selefilik) oluşturur. Bu anlayışların her ikisinin de Müslüman tasavvurdaki yansıması Yaratıcıyı/Allah'ı somutlaştırarak bir nesneye dönüştürmesi olmuştur.

    Bu somut algılama biçimi, paradoksal bir şekilde somut/zahiri algılama (Ehli Hadis) ile mistik/batini anlayışı aynı kulvarda birleştirdi. Bu anlayışlar bir madalyonun farklı yüzleri gibi yüzyıllardır farklı üsluplarla da olsa aynı somut algıyı ifade edegeldiler.

    "İlahi aşk" dediğimiz şey bu iki farklı tasavvurun izdivacından sonra terennüm edilmeye başlandı. Ve bu hal, "kişinin yaratıcının varlığında yok olma"sı olarak tanımlandı. Ancak, bu algılma biçimi bireyin özgür iradesini ve sorumluluğunu devre dışı bıraktı. Bir açıdan insanı köleleştirdi, bir açıdan da onu tanrılaştırdı. Ama bu algının yeryüzündeki başat görüntüsü insanın köleleştirilmesi şeklinde ortaya çıktı.

    Nasıl ki, kadın veya erkek, aşk hastalığına düçar olduğunda, aklını devredışı bırakarak maşuku karşısında bir köle konumuna düşüyorsa, aynı şekilde maddeleştirilen Tanrı karşısında akıldan, iradeden ve sorumluluktan soyutlanmış insan da bir köleye (sorumluluk ve irade sahibi bir kula/bireye değil) dönüştü ve dönüşüyor. Üstelik bu algı sadece tanrı tasavvuru ile sınırlı da değildir, yönetici- yönetilen ilişkisine de sirayet ederek yöneticilerin kutsanıp masumlaştırılmalarına/ sorumsuzlaştırılmalarına da yol açmış ve açmaktadır.

    Parantezi kapatarak aşk ve sevgi ikilemine dönersek; aşk ile sevgi arasındaki en belirgin temel fark; aşkın, daima sahip olmak ve sahip olunmak, sevginin ise anlamak ve paylaşmak üzerine kurulmuş ve kurgulanmış olmasıdır. Bu nedenle aşk tutkuyu, dolayısıyla tutsaklığı, sevgi ise merhameti, paylaşmayı, sorumluluğu, bağışlamayı, çoğalmayı, bereketi dolayısıyla ahlakı ve var olmayı temsil eder. Ahlak ve var olma bir araya geldiğinde özgürlük tezahür eder. Bunun için sevgi, bir duygu olmanın ötesinde bir özgürleşme/özgürleştirme halidir. Ahlak ve özgürlük birbirinin varlık sebebidir. Biri olmadan diğeri olmaz. Olsa da varlığını devam ettiremez.

    Aşkta almak, sevgide vermek esastır. Aşk, görünüşü ve gücü; sevgi, emek ve sorumluluğu önemser. Şöyle de denebilir; aşk, aşıktan sorgusuz süalsiz bir bağlanmayı, sevgi ise sevenden, sahiplenilmesini bekler. Birincisi benmerkezci (çıkar/sahiplenme esastır), ikincisi ise bizmerkezcidir (ilke ve birliktelik/hayat esastır). Dolayısıyla ilki hayatı zorlaştırır; çünkü özünde zorlama ve kıskançlık vardır, sonraki hayatı kolaylaştırır; çünkü doğal olana yönelir. Aşk, ateş gibidir; yakar kavurur, içinde eritir. Sevgi, toprak ve yağmur gibidir; hayat verir, çoğaltır.

    Aşk, mutlak anlamda sahip olmayı, sevgi ise karşılık beklemeksizin hak edene vermeyi amaçlar. Aşk, zulme dönüşebilir, sevgi her zaman selam ve barış hudutları içerisinde kalır. Bu hudutların dışına çıkıldığında sevgi, sevgi olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Aşk teslim alır veya teslim olur. Ya kendisi ötekileşir, ya da Muhatabı kendileşir. Sevgi, sürekli barıştır; onun lügatında "öteki" olmadığı gibi "galip" ve "mağlup" da yoktur.

    Bu nedenle Kur'an, aşkı konu edinmemiştir, aşktan söz etmez. Ancak sevgi O'nda her sözün başıdır; "Rahman rahim Allah adına" diye başlar. Sadece bu değil, bir konu olarak da sevgi onda önemli bir yer tutar. Sevgi Kur'an'ın nazarında soyut olmaktan çok somut bir olgudur. Başka bir deyişle Kur'an, sevgiyi kalpten hayata indirmiş, böylece onu anlaşılır ve yaşanılır kılmıştır. Veya sevginin genellikle çift taraflı olduğunu, kalpten kalbe yol/yollar döşediğini hatırlatmaya çalışır. Sevgi; "Sevmek önemli bir erdemdir" ama "sevilmeyi de hak etmek gerekir" der, demek ister. Bazı şeyler yaşandıkça/paylaşıldıkça büyür. Sevgi de böyledir.

    "Hak etmek" sevgide en temel önceliktir. Bunun için olsa gerek Kur'an, "Allah .....sevmez" diyerek, sevginin rastgele dağıtılacak bir erdem olmadığını anlatmaya çalışır. Mesala, zalimlerin, saldırganların (mu'ted), müfsitlerin, nankörlerin, müsriflerin, müstekbirlerin, hainlerin, kendini beğenmişlerin, ... yani özellikle bir başkasına haksızlık yapanların sevilmeyi hak etmediğini anlatmaya çalışır. Topluma karşı suç işleyen kişilere sevgi gösterilerek, kötülüğün meşrulaştırılmasını istemez.

    Aynı şekilde Kur'an, "Allah, şunu, şunları sever" diyerek neyin ve kimlerin sevilebileceğini, bu sevmenin boyutları ve prensipleri konusunda fikir beyan eder. Sevginin platonik bir şey değil, hayatı anlamlandıran ve onu yaşanılır kılan pratik ve sosyal bir gerçeklik olduğunun altını çizer. Sevginin adalet ve makulat çizgisinin dışına çıkmasını sevginin istismarı olarak algılar. Bu nedenle aşırı mal veya dünyalık sevgisini hoş karşılamaz. Dolayısıyla sevginin, seveni tutsak almasından razı olmaz. Sevginin öldürücü değil sağaltıcı bir olgu olduğunu söyler ve onun öldüren, yok eden, kirleten bir nesneye dönüştürülmesine karşı çıkar.

    Sevgi üretken ve doğurgandır. Yalnızlaşmayı değil çoğalmayı sembolize eder. "Hubb"/sevgi ve "habbe"/dane-tohum kelimelerinin aynı kökten olması tesadüf değildir. Nasıl ki, dane ve tohum, maddenin var olmasının ve çoğalmasının kaynağını oluşturuyorsa, sevgi de bir var olmayı ve çoğalmayı ifade eder. Aşk ise ifratı, taşkınlığı, dolayısıyla yok olmayı/yok etmeyi... Öyle ki aşkta birisi var olurken ötekisi yok olur. Veya ikisi birlikte yok olur veya başkalaşır. Sevgide ise bütün taraflar birlikte var olup çoğalırlar.

    Yani sevgi sağaltan ve çoğaltan bir şey. Alındığında, paylaşıldığında azalmayan aksine çoğalan ve çoğaltan bir şey. Sevgi, zulme ve haksızlığa meydan vermediği gibi hak, hukuk, barış ve adaletin kalıcı olmasının da teminatıdır. Toplumsal anlamda böyle olduğu gibi bireysel ilişkilerde de böyledir. Öncelikle seven kişi haddini ve sınırlarını bilir, bunu bildiği içindir ki ne kendisine ne de karşısındakine zarar verir.

    Sevgi sadece ölü ruhları değil, ölmüş toprakları da diriltir. Nasıl ki, yağmur, toprağın derinliklerine nüfuz ederek onu dirilişin, var olmanın hayatın kaynağı kılıyorsa, sevgi de kalplere sirayet edince oradan yeni bir varlık fışkırır. Hayata anlam ve amaç katar. Yani sevgi, bir nevi hür ve sorumlu olma duygusu; sevmek ise hür ve sorumlu olma halidir. "Allah sevgisi"veya "Allah'ı sevmek" dediğimiz şey de, bir varlık olarak onu sevmekten çok
  • Öncelikle bu kitabı bana hediye eden ve Cengiz Aytmatov etkinliğinin öncüsü Okuma Delisi arkadaşıma teşekkür ediyorum =)) Saol dostum...

    Aytmatov gerçekten eli öpülesi ustalıkla ve beceride bir yazar. İlk Beyaz Gemi'yi sonra Gün Olur Asra Bedel kitabını okumuştum daha önce. Şimdi de Selvi Boylum Al Yazmalım...
    Anlatmak istediği kurguyu, olayı hem basit ve yalın bir dille hem de gerçekten etkileyici bir üslupla anlatmayı başarabiliyor. Aytmatov'la henüz tanışmadıysanız mutlaka ve mutlaka tanışın. Ben onun hakettiği kadar değer görmediğini görüyor ve gerçekten üzülüyorum.

    Bilmiyorum neden ama içinde hüznü barındıran kitapları daha çok seviyorum. Bu eserler bana daha çok gerçekçi ve anlamlı geliyor çünkü. Her ne kadar hayatlarımızda çoğunlukla mutluluğu ve sevinci istesek de bir hayatın, ömrün, yaşamın hüzünden ayrı düşünülemeyeceği bir gerçektir.

    Bu kitabı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse : '' Çok duygu dolu, güzel ve bir o kadar da buruk ve kırık bir aşk hikayesi. ''

    Hikaye bir gazetecinin ağzından anlatılıyor. Bu gazeteciyle bir şekilde İlyas'ın yolu kesişiyor. Ve hikaye başlıyor.

    Kitap 3 bölümden oluşuyor.
    Bunlardan birincisini sadece anlatmak istiyorum. (Kitabın büyüsü kaçmasın, okuyacak olanlar var ise etkilenmesin diye) ''Şoförün Öyküsü''
    Bu bölüme baş karakterlerimiz kamyoncu İlyas ve köylü bir kız olan Asel'in tanışma bölümü diyebiliriz. İlyas bir gün yük taşıyorken kamyonu bozuluyor. Kamyonu tamir etmeye çalışırken tarladan gelen Asel, İlyas'ın yanına geliyor. Ve o an her şeyin başlangıcı olmuş oluyor. İlerki günlerde birbirlerini görmeden yapamıyorlar ve yolları hep kesişiyor. Kısa süre sonra kaçıyorlar ve mutlu bir yuva kuruyorlar. Ama İlyas'ın işteki bazı kişisel egoları yüzünden bu ilişki çok zarar görüyor. Yıpranıyorlar. Bunlara bir de aldatma olayı eklenince ve Asel'in kulağına bunlar gidince, Asel bebekleri İsmet'i alıp evden gidiyor. Ve sonrasında öyle şeyler yaşanıyor ki... ''Yol Bakım Ustasının Öyküsü''nde Asel'e ne olduğu,nasıl olduğunu öğreniyorsunuz. Bir aşkın nasıl harap olduğuna tanık oluyorsunuz. Ve en son ''Son Söz Yerine'' adlı 1 sayfalık bölümde, tekrar, kalıcı bir şekilde ayrılışlarına tanık oluyorsunuz.

    Çok iyi bir olay örgüsü işlemişti Aytmatov bu kitabında, ve benim en sevdiğim kitaplarımın arasına bir yenisi eklendi. Aytmatov çok büyük bir yazar, gerçekten...

    Ve son olarak Jehan Barbur'dan ''Selvi boylum Al Yazmalım'' :
    https://youtu.be/AL2Nlt1Yezo
  • Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitabı yaklaşık bir ay öncesinde tanıdım. Daha öncesinde tanışmış değildim. Ama Neruda... Pablo Neruda, benim lisedeki yıllarımın buhranlı dönemlerinin oluşturduğu boşluğu dolduran bir şair. Âdeta lise yıllarımın aşkı...

    Lise yıllarımda bir grup arkadaş çevrem vardı. Siyasî nedenlerden dolayı birçoğu cezaevlerine girdiler. Ben de tek başıma kaldım. Yalnız ve kelimenin tam manasıyla çaresiz idim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Koskoca toplumda bir fert olarak tek başınaydım. Düşünebiliyor musunuz...(Ya da ben öyle hissediyordum. Tıpkı Stefan Zweig'in Satranç kitabındaki Dr. B. gibi. O nasıl ki bir hücrede tek başına kaldıysa ben de memleketimde/toplumumda öyle idim.) Hiçbir şey fayda vermiyordu. Yatağıma uzandığımda, yatağım bir kabir gibi geliyordu bana. Ve artık doktora gitmeye karar verdim. Birkaç gün sonra doktora gittim. Tamı tamına 8 yıl önce idi bu anlattıklarım. Hangi doktora gideceğimi dahi bilmiyordum. Psikiyatri bölümü uzmanına gideceğime yanlışlıkla nöroloji bölümü uzmanına gittim. İyiki de yanlışlıkla gitmişim. Doç. Dr. Emre ...(Soyadı aklıma gelmedi) Beni muayene etti. Şiir yazıp yazmadığımı sordu... Velhasıl uzatmadan söyleyeyim bana Pablo Neruda'nın kitabını verdi ve okumamı istedi. İşte Neruda ile kökleşmiş tanışıklığımız burdan itibaren başladı ve böyle de zihnimde yer edindi. Verdiği (Neruda'nın) kitabında şu şiirle başlıyordu :
    " HAYRANIM DENİZCİLERİN SEVDASINA- [PABLO NERUDA]

    Hayranım denizcilerin sevdasına,
    öperler ve çekip giderler.

    Söz verirler,
    ama dönmezler bir daha.

    Her kapıda bir kadın yollarını gözler:
    denizciler öperler ve giderler.
    Ve
    ölüm yatırır onları bir gece
    denizin döşeğine.

    Hayranım öpüşlerde paylaşılan sevdaya,
    döşekte ve ekmekte paylaşılan.

    Sevda bu, kimi sonsuza uzar,
    kimi bir yıldız gibi kayar.

    Sevda kutsallaşır yakınlaştıkça,
    kutsallaşır uzaklaştıkça.

    Erimiyor artık gözlerinde gözlerim
    tadlanmıyor yanında acılarım.

    Ancak taşıyacağım bakışını her nereye gidersem,
    Sen de taşıyacaksın acımı her nerede yürürsen.

    Senindim, sen de benim.daha ne olsun?

    Bir dünya turu yaptık aşkın geçtiği yerlerden.

    Senindim, sen de benim. Öyle de kalacaksın,

    Aşıladım ya kendimi bahçenden kestiğim filize.

    Alıp başımı giderim. Kederliyim: hep sürecek kederim.

    Beni sardığından beri,bilmem ki nere giderim.
    Elveda der bir çocuk yüreğinden bana.
    Ben de derim elveda.

    Bu alıntıladığım Neruda'nın şiirinde denizcilerin hakkında yazdığı satırlarda ne kadar da halden anlayan cümleler kurduğunu görüp hissedebiliyoruz. Âdeta bizi o pozisyona sokup onların halinde anlama teşebbüsünde bulunuyor. Zaten kendisini de böyle büyük bir şair yapan da bu çabasından ötürü verdiği/telkin ettiği duygulardır. Âdeta içerimize işliyor. ..

    Kuruntular kitabını da sitede keşfettim. 1000kitap.com/sinemgln arkadaşımızın sayesinde oldu. Onun alıntılarını okuduktan sonra tabi. Okurken beni lisedeki yıllarıma götürdü. Âdeta 2010 yılları genzimi yaktı. Ben de okuyacaklarımın listesine ekledim. Ve kısmet oldu okudum. İyi ki de okumuşum. Yazarın hayatı hep sürgünlerde geçtiği için sürekli devrik cümlelerle bazen de satırların yerlerini değiştirerek yazdığı şiirlerine farklı soluklar aldırmıştır. Biz de okuduğumuz zaman bunları gözönüne alarak okumalıyız. Yoksa salt kafadan okursak siyak ve sibakın yerleri değişik olduğundan tam bir bağlantı kuramayız. Ve bu şekilde aklımız bir karış havada kalır. Bir örnek vermek istiyorum: "s.57
    #30452835
    Pusuya yatalım, yakalamak için ışığı,
    bir kereliğine ve her zaman için
    kendi ışığımız oluncaya dek,
    her günün güneşi."

    Bir de şiiri kendi düzeltmem ile okuyalım:
    "Her günün güneşi
    Kendi ışığımız oluncaya dek,
    Bir kereliğine ve her zaman için
    Pusuya yatalım ışığı yakalamak için."

    Aslında karışık değildir. Mizahi yapmadığını söyler kitabın başındaki Neruda ile söyleşi satırlarında. Fakat Neruda, düzyazı, roman ve oyunların temel öğelerinden biri olarak görür mizahı. Kendisi de bu anlamda mizah yapmıştır. Alışılmışın dışında bir anlayışla satırlarını kaleme ordan da kâğıda aktarmıştır.

    Sürgünde olduğunu yukarıda da söylemiştik. Buna binaen sürgünden geldikten sonra bu satırları kaleme almıştı. Bu bahisten de bir alıntı yapmak isterim: s.54 #30453459
    "Kim söyleyebilirdi yaşlı derisiyle
    bu kadar değişeceğini yeryüzünün?
    Eskisinden daha çok yanardağ var şimdi
    yepyeni bulutlar var gökyüzünde
    başka türlü akıyor ırmaklar.
    Üstelik neler yapıldı!
    Yüzlerce otoyol açtım
    yüzlerce yapı,
    incecik temiz köprüler,
    gemiler, kemanlar gibi."
    Cezaevinde bir müddet kalanlar, sürgünden gelenler veya gurbette olup da uzun bir müddet gelemeyenleri muazzam bir şekilde satırlara aktarmıştır. Aslında bu alıntı da hepimizin ortak pay sahibi olabilecek meseleler gizlidir. Bundan 20 yıl önce nasıldı dünya ve şimdiki günümüz dünyası nasıl? Bu sorunun cevabıdır yukarıdaki satırlar. Neydik ve ne olduk meselesinin tezahürüdür.

    Neruda bizi anladı seneler önce. Biz de onun eserlerini okuyarak onu ve toplumumuzu yansıttığı şekliyle anlayabiliriz. Okurken şunu da farkettim gerçekten böyle tertemiz akıcı satırlardı benim için. Bizi yansıtıyordu. 'Yabancı bir yere gelmedim' diyordum kendi kendime. İçim ferahlıyordu. Son olarak okumanızı isterim. Tanışmamışsanız da tanışmanızı isterim bu büyük şahısla...
  • Gerçek, çılgınlık olmadan aşkın olmayacağıdır. Sadece çılgıncasına aşık olanlar, bir insanı sevmenin ne demek olduğunu bilir.
    Ferzan Özpetek
    Sayfa 236 - Can yayınları
  • İncelemeye başlamadan önce Salih Beye yaptığı Kafka okuma etkinliği için teşekkür ederim. (#29790582)

    İNCELEMEYİ OKUYACAK OLANLARA NOT: Milena'ya Mektuplar hakkında olan incelemem ataerkil bir kafa yapısıyla yazılarak bolca Kafka hakkında ağır ithamlar ve kitap hakkında küfür içermektedir. Arthur Schopenhauer ve onun gibilerin fikirleri ile Sevgi,Aşk vb. saçma konular için birkaç aforizma ve düşüncelerimi içermekle beraber kitabı yerin dibine sokmaktadır.
    Eğer hala incelememi okumak istiyorsanız bu incelemenin size katacağı şey; 1 Puan verdiğim bu kitaba olan incelememi aşağıda yazacaklarıma uyuyorsanız sizde sevmeyerek 1 puan verebilirsiniz, ya da aşağıda yazacak olduklarım sizin benimsemeyeceğiniz türden düşüncelerse büyük ihtimal kitabı sevebileceksiniz. Neyse o zaman incelemeye geçelim.

    Öncelikle bu tarz kitaplardan nefret ettiğimi çoğu kişi bilir. Birkaç hafta önce büyük bir hevesle alıp okuduğum Genç Werther'in Acıları'nda da aynı duyguları yaşayarak kitaptan nefret etmiştim.
    İncelemesi için: #29714846

    Peki bunun altında yatan düşünceler nedir ve neden bu tarz kitaplardan nefret ediyorum?
    Bir insanın bir insanı sevmesi mümkün müdür ya da aşk dediğimiz şey aslında nedir?
    Konuya Cemal Süreya'dan uzaklaşarak biyolojik açıdan bir düşünce geliştirirsem olay tamamiyle üremek...
    Bir insan bir insanı asla sevemez. Ortada aşk diye bir şey varsa eğer, bu tamamiyle insan neslinin devam edebilmesi için vücudun,kişiyi üremek için zorlaması için ürettiği hormonlardan başka bir şey değildir.

    Hiçbir insan bir başkasını sevmez bunu bi' kabullenelim. Bütün insanlar ömrü boyunca yalnızdır. Doğduğumuz zaman yalnızızdır, uyuduğumuz zaman yalnızızdır, geceleri bile yalnız başımıza kalırız ve ölürken bile yalnız ölürüz...

    Mitolojide birkaç saçma düşünce vardır mesela her insan zamanında tekmiş ve bir Tanrı tarafından ikiye bölünmüşler güya! Sonrada (Ruh Eşini) arayacaklarmış tüm hayatları boyunca(!)
    Böyle bir şey mümkün değil bana göre.
    Her insan özeldir derler ve ben de sırf bu söze dayanarak diyorum ki özel olan kimse kendisine ne aynı ne de benzer bir kişi bulabilir.
    Bu yüzden de her insan yalnız doğar ve yalnız ölür.

    Sokrates'in bu konudaki düşüncelerine gelirsek, kendisi Schopenhauer ile benzer fikirlere sahip olup Aşk için bir nevi "ulaşılamayan arzu" der. Yani birisini sevmek ve bir ilişkiye başlamak onun için aşkın bitmesidir. Aşk bu yüzden yolda olmaktır. Yolun sonuna varmak değil...
    Kendisinin bilgilendirici videosu için:https://www.youtube.com/...0BaVx0j&index=52

    Peki bu konuda Schopenhauer ne diyor?
    Arzulardan bahseder çokça bizim yaşlı bunağımız. Tüm hayatını yalnız başına geçirmesinin ardında da gerçekten de bilgelik vardır. Bütün hayatımız boyunca arzu ederiz. Bu bir yemek için olur bir kadın için olur...
    Peki bu arzuların sonu nereye varır? Yani bir yemeği yemek için iştah duymanızın ardından yemeği yediğiniz anda ne olur. Hiçbir şey...
    Aynı durum birisiyle ilişkiye girmek için de geçerlidir.
    Bu yüzden insan hayatında arzuların peşinden koşmak biraz saçmadır.

    Burada komik bir şekilde bir söz söylemek istiyorum. Neden Leyla ile Mecnun efsane oldu, neden Ferhat ile Aslı ya da Shakespeare'nin Romeo ve Juliet'i?
    Cevap basit, Mecnun Leyla için çöllere düşmese kimse onları efsane yapmazdı!

    Aynı durum için ise benim hayran olduğum Slavoj Zizek, Sapığın İdeoloji Rehberi adlı filminde Titanic filmini eleştirerek farklı ve etkileyici bir fikri ortaya atar.
    Eğer filmimizin ana karakterleri yani o müthiş kadın ve erkek, gemi batmasaydı ne yapardı?
    Sorunun cevabı basit, birkaç hafta New York'ta geçirilen mutlu ve ateşli günlerden sonra mutsuzluk...

    Aynı noktaya tekrar dönersek Schopenhauer'ın sevdiğim bir düşüncesi ile bu konuşmayı sonlandırmak isterim. İnsan hayatında mutsuzluğun sonu yoktur ve insan mutluluğu hedeflememelidir.
    Burada insanın yapabileceği en mantıklı davranış mutsuzluğunu en aza indirgemektir.

    Tekrardan Modern Toplumlara dönersek; Burada Kapitalist Düzenin insan beyinlerine Reklam, Gazete, Kitap, Film vb. birçok propaganda yolu ile aşıladığı fikir olan Sonsuz Aşk hiçbir zaman olmamıştır.
    İki insan birbirini sevip hiçbir zaman mutlu olmamıştır. Bütün Aşk hikayeleri kavuşamamakla biter ve bizim gördüğümüz o bütün aşk filmleri de insan beynine yapılan saldırı ve aşağılamadan başka bir şey değildir.
    Siz hangi efsanede mutlu son gördünüz?

    Komik olan ise şudur; Aşk diye bir şey varsa, bu ancak bir Cemal Süreya şiiridir...

    Aşk hakkında yaptığım bilgilendirmeden sonra tekrardan kitaba dönersek burada yüce olan Kafka'nın salak bir kadın yüzünden aşağılanmasını görürüz.

    Günlerce, haftalarca ve yıllarca mektuplaşmalar vardır. Peki bu neden tiksindirici ve sizin de midenizi bulandırmıyor mu?

    Öncelikle yukarıda bahsettiğim olaylardan dolayı her insan yalnızdır ve hayatı boyunca birkaç kez belki birisi ile ilişkisi olur. Burada insanın karakterinden ödün vermemesi gerekir bence.

    Franz Kafka'yı bir düşünsenize, Yılların yazarı...
    Onlarca roman, hikaye yazmış birisi ve hepsi de mükemmel.
    Dünyanın tepesine oturmuş biri gibi.
    Peki sonra ne oluyor?
    Kıçı kırık bi' kadın çıkıp geliyor ve kendisine mektuplar yazdırıyor...
    Soruyorum sizlere! Milena denilen şahsiyet Kafka olmasa hangimiz tarafından tanınırdı?
    Tarihin tozlu sayfalarına bile kaldırılmadan her insan gibi kimsesi olmadan ölüp gidecekti. Ama burada Kafka sağolsun kendisini yüceltebildiği kadar yüceltti(!)

    Sonuç ne?
    Bir insan kendisinin bu kadar yerlere inmesine nasıl izin verir?
    Düşünsene koskoca Kafka'sın ve bir kızdan mektup bekliyorsun. Vallahi gülesim geliyor ya. Hele o saatlerce mektup beklemeleri sonra aynı mektubu defalarca okuması falan...
    Tiksiniyorum senden Kafka!


    Hiçbir insanoğlu kendisinin bu kadar aşağılanmasına izin vermemelidir! Karakterinden ödün vermemelidir.
    Burada sevmediğim hatta sinir olduğum nokta ise yukarıda bahsettiğim Kimsenin Kimseyi Sevmediği düşüncesidir.
    Yani Kafka burada boşa kürek çekip durmuştur.


    Neyse çok uzattım sanırım. Kitabı neden sevmediğimi birazcık anlamışsınızdır ve kitap hakkında yazdıklarım bunlardır.

    Yukarıda anlattıklarım sizin kabullenemeyeceğiniz fikirler ise, Size Milena'ya Mektupları okumanız konusunda iyi okumalar dilerim.

    Benimle aynı fikirde olanlar ise zaten kitabı okumaz bile...