• Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • ~ Dış Dünya ~

    "Dış dünya" dediğimiz algılar bütünü, beynimizin, kendisine çeşitli alıcılardan gönderilen elektriksel sinyalleri yorumlaması esasına dayanır. Dahası bu alıcıların kapasiteleri oldukça sınırlıdır. Söz gelimi, gözünüzdeki algılayıcılar, tüm elektromanyetik tayfın çok küçük bir bölümü olan ve adına "görünür şık" dediğimiz 350-700 nanometrelik dalga boyuna sahip ışınları içeren dar bir aralığı algılayabilecek şekilde ayarlanmıştır, onun dışındaki uyarıları algılayamazlar. Kulağınızdaki işitme algılayıcıları saniyede 20-20.000 devir (Hertz) frekansındaki sesleri algılayabilir. Aynen bu gibi, bedenimizden zihnimize bilgi sağlayan tüm algılayıcıların benzer bir aralığı, yani sınırlılığı vardır. Neticede bu algılayıcıların kabiliyeti nispetinde içimizde inşa ettiğimiz “gerçeklik”, dış dünyanın ancak çok ufak, basit ve eğreti bir temsilinden ibarettir.

    Bu tartışmasız gerçek üzerinde bir süre durup düşünmekte büyük fayda var. Tüm bu basit ve temel bilgileri göz önüne aldığımızda, gerçek dünyayı aslına yakın bir şekilde algılıyor olduğumuza inanmak, büyük bir safdillik olacaktır. Bilimsel verilerin bugün bize gösterdiği kadarıyla, dışımızdaki gerçekliğin, algıladığımıza göre çok farklı olması yüksek bir olasılıktır. Hatta 1999 tarihli ünlü "Matrix" filmindeki "sanal yaşamlar"ın oluşturulabilmesi için kuramsal herhangi bir engel yoktur. Önümüzdeki tek engel, halen nasıl işlediğini bir türlü anlayamadığımız sinir sistemimizin ve bedenimizin aklımızı çok aşan karmaşıklığıdır.

    Şöyle bir varsayım, her ne kadar pratik uygulaması şu an itibariyle imkânsıza yakın olsa da, teorik olarak gayet geçerlidir: Vücuttan ayrı bile olsa, hayatta tutulan bir beyin, uygun uyaranlar sağlandığında kendisini farklı ortamlarda farklı deneyimler geçiren bir canlı olarak algılayabilir. Yani siz şu anda, rahat koltuğunda kitap okuduğu sanrısını yaşayan "kavanozdaki bir beyin olabilirsiniz! İşin kötüsü, bunun aksini ispatlamak için elinizde çok fazla kanıt yok...

    Sağduyuya oldukça ters gelen bu sonuç, bilimin son yıllardaki gelişmelerinden çıkan bir sonuçtur. Fakat bir taraftan bakıldığında hiç de yeni değildir. Mesela büyük filozof Eflatun (Platon), ünlü "mağara" benzeşiminde, dünyadaki biçimlerin "idea"lara karşı bir hayal nispetinde olduğunu anlatmak için, gerçeklik hakkındaki tek bilgileri zincirlendikleri mağaranın duvarına vuran dış dünyanın gölgelerinden ibaret olan ve o gölgeleri gerçekliğin kendisi zanneden bir mağara ahalisini örnek verir. Hayatları boyunca başka gerçeklik görmemiş bu insanlar için, mağaranın dışında renkli ve çok boyutlu bir gerçeklik olduğu fikri, en basit tabiriyle “çılgınca”dır fakat ne çare ki hiçbirinin bilmediği gerçek budur! Belki bazı filozoflar ve bilginler, dışarıda bir başka dünyanın varlığına ve gölgelerin sanallığına dair bazı kavrayışlar geliştirip öğretiler şekillendirirler fakat mağaradaki sıradan insan için tek gerçeklik, o mağara duvarındaki temsili gölgeler tiyatrosudur.

    Modern sinirbilimlerinin bizi getirdiği nokta, birçok düşünürün mutasavvıfın ve kadim bilginin daha evvelden hissettikleri şüphelerin bir kez daha doğrulanmasından ibarettir. Dış dünya dediğimiz şey çok sınırlı algılayıcılarımızın gönderdiği sinyallerden yola çıkarak “beyin" dediğimiz organ tarafından oluşturulan bir görüntüden ibarettir. Bu görüntünün aslını maalesef henüz kimse göremedi.

    Kuramsal olarak gerçekliğin "gerçek" yapısını anlamanın bir yolu varmış gibi gözüküyor: Eğer bu yorumlamayı tamamen beyin yapıyorsa, beynin çalışma sistemini tam olarak anladığımızda belki de gerçekliğin doğası hakkında çok daha fazla şey öğrenebileceğiz.

    ~ Gerçek mi, oyun mu? ~

    İnsanların bilgilerinin ve algılarının belli sınırları olduğu, bugünkü bilim tarafından kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Öyle ki bilimin derin dallarında uğraş veren -özellikle teorik dallardaki- bilimciler (bilimin artık tamamlandığını düşünmeye başlayan 19. yüzyıl sonu bilimcilerinin aksine) aynen ilk ve ortaçağ filozofları gibi gerçekliğin "aslı" konusunu tartışır hale gelmişlerdir. İnsanın evren hakkındaki tüm bilgisinin, temelde, duyu organlarını uyaran bazı dış unsurların yarattığı minik elektrik akımlarının, beyin dediğimiz o karmaşık organ tarafından değerlendirilmesi sonucu sahnelenen bir "oyun" olabileceği, gerçekliğin aslını belki de hiç kavrayamayacak olmamız ihtimali, bilimin rutin sorunları arasında yerini almış durumdadır. Bilhassa sinirbilimleri ve teorik fizik alanında uğraş veren bilimciler, bu gibi “derin” sorunlara aşinadır.

    Hepimiz bu kısıtlılıklarla donanmış durumdayız. "Zaman" ve "entropi" duvarları sayesinde, geçmiş ve gelecekle olan bağlarımız (fizik yasaları gereği) kopartılmışken, şu anin içindeki verilerle yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu işleri kısıtlı araçlarla gerçekleştirmeye çalışırken muhakkak ki "hata" yapıyoruz.

    Evrene ilişkin böyle bir düşünce (yahut gerçeklik anlayışı) çatısı altında, bir insanın veya topluluğun çağlar ötesine uzanan birtakım fikirler ortaya koymasını beklemek veya onun ağzından değişmez gerçekleri duymayı ummak beyhude bir çabadır. Eğer bir insan, "insanüstü" bir kaynaktan (peygamberler gibi) bilgi aldığını iddia etmiyorsa, o zaman nesnel ve nedensel aklıyla gerçekliğin sadece küçük bir kısmına sahip olabilecektir. Ve bu "küçük parça", gerçeğin kendisini anlamaya yönelik tüm çabalarda hatalara sebep olabilecek cılız mı cılız, güçsüz mü güçsüz bir araçtır.

    Nitekim genellikle, her şeyi bildiğini savunarak ortaya çıkan veya birçok şeyi açıklayacak geniş kapsamlı teoriler öneren kimseleri ciddiye almama eğilimindeyizdir. Zaten bilim felsefesi açısından bir kuramın tutarlılığı, çoğunlukla o kuramın "kapsamı" ile ters orantılıdır. Fakat peygamber olduğunu söyleyen biri, birtakım aşkın gerçeklerden bahsediyorsa, bu durumda onu sınayabilmek için herhangi bir "bilimsel" yöntemimiz yoktur. Bu durumda iki seçenek kalır: inanmak veya inanmamak...

    ~ Fakat... ~

    Burada gözden kaçan çok sıkıcı bir "gerçek" var: Beyin dediğimiz organ, yine aynı zayıf algımızla algılayabildiğimiz bilgilerden çıkarsadığımız bir "algı"dan ibarettir. Şimdiye kadar, gerek bu sayfalarda gerekse yüzlerce yıllık araştırma ve düşünce tarihinde adına beyin dediğimiz şey, temel duyu organlarımız aracılığıyla elde ettiğimiz bu temsili bilginin bir yansımasından ibarettir. Aynen dışımızdaki dünyayı zihnimizde oluşturduğumuz gibi, beynimizi ve zihnimizi de aslında zihnimizin içinde şekillendirip anlamaya çalışıyoruz.

    “Gerçek beyni” nasıl "görebileceğiz"? Hakkında her gün yeni bir bilgi sahibi olduğumuz beynimizi anlamak için kullanabileceğimiz en kuvvetli araç, yine kendi beynimiz! Zira, insan beyninden daha karmaşık, daha girift bir şey bilmiyoruz ve bizzat o beynin kuralları ve sınırlılıkları ile bağlı olduğumuzdan, onu aşan bir algı seviyesine ulaşma şansımız bildiğimiz yöntemlerle pek mümkün gözükmüyor. Durumumuz, biraz kaba bir benzetmeyle bilgi işlem yapan bir bilgisayarın 'kendi varlığının mahiyetini" anlamasını beklememize benziyor.

    Jostein Gaarder “Sofie’nin Dünyası” adlı kitabında bu açmazı şöyle dillendiriyor: "İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi."

    Benim için en önemli sorun şu: Beyin kendi kendisini nasıl anlayacak?

    Bazen sorular, cevaplardan daha çok şey anlatıyor insana...
  • İkimiz tükürelim ikimiz
    Sevdiğimizin üzerine
    Sevdiği üzerine ikimizin
    Dilersen zira bu ikisi
    Tam bir vals havasıdır ve tahmin ediyorum
    Aramızda geçen karanlık ve o eşsiz şeyi
    Terkedilmiş aynaların diyalogu gibi
    Emanete alınmış bir yerde belki Foligno
    Ya da Auvergne yöresi La Bourboule
    Kimi isimler uzak bir gökgürültüsüyle yüklüdür
    İster misin tükürelim ikimiz bu büyük yörelere
    Orada kiralık küçük otomobiller gezinmekte
    İster misin zira bir şey daha gerekli
    Bir şey
    Bizi birleştirsin ister misin tükürelim
    İkimiz bu bir valstir
    Bir çeşit rahat ağlayış
    Tükürelim küçük otomobilleri tükürelim
    Tükürelim emir böyle
    Bir aynalar valsi
    Bir diyalog hiçbir yerde
    Dinle bu kocaman yöreleri orada rüzgâr
    Sevdiğimizin üzerine ağlar
    Birisi bir attır yere dirseğini dayar
    Öbürü bir bez sallayan ölü öbürü
    Senin adımlarının izi Boş bir köyü hatırlıyorum
    Yanmış bir dağın omuzunda
    Senin omuzunu hatırlıyorum
    Senin dirseğini hatırlıyorum
    Senin çamaşırını hatırlıyorum
    Senin ayak seslerini hatırlıyorum
    Atsız bir kenti hatırlıyorum
    Yanıp tutuşan bakışını hatırlıyorum
    Boş kalbim bir ölü Mazeppa bir atın
    Önümde götürdüğü dağdaki o gün gibi
    Coşku koşuşumu hızlandırdı katledilmiş meşeler arasında
    Geleceği sezerek kanayan o sırada
    Mavi kamyonlar üzerinde zayıflarken gün ışığı
    O kadar çok şey hatırlıyorum
    O kadar çok akşam
    O kadar çok oda
    O kadar çok basamak
    O kadar çok öfke
    O kadar çok durak bomboş yerlerde
    Ki orda gizemin ruhu uyanıyordu yine benzer şekilde
    Kör bir çocuğun çığlığına bir sınır istasyonunda
    Hatırlıyorum
    Geçmiş zamanda konuşuyorum Canınız isterse
    Alay edin sözlerimin sesiyle
    Sevdi Vardı Geldi Okşadı
    Bekledi Gözledi gıcırdayan merdivenleri
    Ey kaba güçler ey hayalet gören bir insanım ben
    Bekledi bekledi derin kuyuları
    Öleceğimi sandım beklemekten
    Sessizlik kalem açıyordu sokaklarda
    Bu oflayan puflayan taksi başka bir yerde ölmeye gidiyor
    Bekledi bekledi boğuk sesleri
    Kapının önünde kapıların dilini
    Evlerin hıçkırığını bekledi
    Tanıdık eşyalar alıyordu sırasıyla
    Bekledi hayaletsel görünümünü bekledi
    Kaçan mahkûmların Bekledi
    Bekledi Allah belânı versin
    Bir ışıklar zindanından ve birdenbire
    Hayır Aptal Hayır
    Budala
    Ayakkabı yürüdü yün halının üzerinde
    Yeni dönüyorum
    Sevdi sevdi sevdi ama ne kadar çok bilemezsin
    Sevdi geçmiş zaman bu
    Sevdi sevdi sevdi sevdi sevdi
    Ey kaba güçler
    Ne kadar da cüretkâr oluyorlar
    Aşktan bir yeğen öyküsüymüş gibi söz açanlar
    Yuh be tüm bu dalavereler için
    Biliyor musun ne zaman gerçek bir öykü olur
    Aşk
    Biliyor musun
    Her nefes faciaya dönüştüğü zaman
    Günün renkleri bir gülüşün sonucu olduğu zaman
    Bir hava bir gölgenin gölgesi ortaya atılan bir isim
    Her şey yandığı ve aslında bilindiği zaman
    Her şey yandığı
    Ve söylendiği zaman Her şey yanıyor
    Ve gök etrafa dağılmış kum tadındayken
    Aşk ahlâksızlar aşk sizin için
    Beraber yatmaya varmak demek
    Varmaya
    Ya sonra Ha ha bütün aşk bundadır
    Ya sonra
    Konuşabiliyoruz ne olduğunu
    Yıllarca birlikte yatmak
    Duyuyor musunuz
    Yıllarca
    Vebalılarla dolu bir geminin güvertesinde
    Düşen yelkenler gibi
    Geçenlerde gördüğüm bir filmde
    Teker teker
    Beyaz gül kırmızı gül gibi ölmekte
    Onca duygulandıran nedir beni
    Bu son sözcüklerde
    Belki son sözcüğü bir sözcük ki
    İçinde her şey merhametsiz korkunç onarımı olanaksız
    Ve acı Panter sözcüğü Elektrik sözcüğü
    Sandalye
    En son aşk sözcüğü düşünün bir kez
    Ve son öpücük ve en son
    Gevşeme
    Ve en son uyku Bak ne garip
    En son geceyi düşünüyordum ben sadece
    Ah her şey bu korkunç anlama geliyor
    Ben en son anları demek istemiştim
    En son vedalaşmaları en son nefesi
    En son bakışı
    Dehşet dehşet dehşet
    Yıllar boyunca dehşet
    Tükürelim dilersen
    Birlikte sevdiğimize
    Aşka tükürelim
    Açık kalmış yataklarımıza
    Suskunluğumuza ve fısıldaşmalara
    Yıldızlara olsalar bile
    Senin gözlerin
    Güneşe olsa bile
    Senin dişlerin
    Sonsuzluğa olsa bile
    Senin ağzın
    Ve aşkımıza
    Olsa bile
    SENin aşkın
    Tükürelim dilersen



    Louis Aragon
  • İnsan Harası, ilk kez; Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in çabalarıyla 1953 senesinde kurulan Çağlayan Yayınevi tarafından yine aynı sene içinde Türkçeye B.Ersoy tarafından çevrildi.1953 ve 1956 yılları arasında birçok baskı yaptı.1960 yılında,“Gazeteci Kitap ve Yayınevi” ne ait olan baskısı,Oktay Akbal’ın iddiasına göre,yüz binden fazla sattı.Kitap kültürünün tam oluşmadığı altmışlı yıllarda,Türkiye’de böylesine bir satışın olması şaşırtıcıydı.Bu tarihi-kurgu roman, Nazilerin üstün insan ırkı (Ari veya Aryen ırk) yetiştirmek amacıyla kurdukları bir insan çiftliğini anlatmaktadır.Üstün ırk yaratmak gayesi ile Ari ırkının genç ve güzel kadınları ile savaşlarda kahramanlık göstermiş güçlü kuvvetli ve sağlıklı damızlık erkekleri, Führer’in emriyle,bir araya getiren bir tür “Épuration” yani arıtma,arındırma veyahut “Öjen Çiftlikleri”.

    “Pemberotik” ya da diğer adıyla “Rozerotik”[1] kitaplarının yazarı Fransız Louis-Charles Royer,hayalet gibi bir yazardır.İlerleyen satırlarda,2010’da yapılan son çevirinin sahibi,akademiden sevgili Hocam Emine Bogenç Demirel[2] ile yazarı irdeleyeceğiz.

    Tek Kitap,Altı Farklı Çeviri:

    Çağlayan Yayınevi 1953 basımı 135 sayfa ve 1954 basımı 144 sayfa,Çeviri: B.Ersoy
    Başak Kitabevi 1976,168 sayfa,Çeviri:Başak Kitabevi Tercüme Bürosu
    Gazeteci Kitap ve Yayınevi,1960,128 sayfa,Çeviri:Kayhan Taşkıran
    Demet Yayınları,1962,111 sayfa,Çeviri:?
    Eros Yayınları,1977,192 sayfa,Çeviri:?
    İnsan Harası–Hitler’in Kızları,Delta Kültür Yayınevi,2010,159 sayfa,Çeviri:Emine Bogenç Demirel

    Romanın Hikâyesi

    Genç,sağlıklı ve güzel kadınları kendi arzuları dışında-zorla;İkinci Dünya Savaşında kahramanlıklar gösterip madalya kazanmış sağlıklı ve tabiri caizse damızlık askerleri (eğitim veya zekâ seçici bir ölçüt değildir,yeter ki güçlü-kuvvetli olsunlar) ise kendi komutanlarının emriyle;iki Alman subayı-biri Albay Kont Gunther von Kolz ve bir diğeri Tabip Subay Doktor Heinrich Würzer-Führer’in yazılı emri eşliğinde tüm Almanya ve Fransa’daki cephelerden toplayıp,İnsan Harasına dönüştürülmüş,Bavyera’daki Venüs Köyünde bulunan W… Manastırı’na göndermektedir.Haradaki askerler,beğendikleri güzel ve sağlıklı bir kadını seçip (sanki bir genelevde kadın seçer gibi) on gün boyunca bu kadınları maddi ve manevi hizmetlerine almaktadırlar.Tek görevleri vardır askerlerin:Kadınını gebe bırakmak!Zira gebe kalan genç bakireler ya da kadınlar (kızlar için ölçüt;yaşları 25’in altında olmalı),Führer’lerinin ırkçı-sapık fikirli yeni model Almanya’sı için topuz gibi oğlanlar ve nur yüzlü kız çocukları doğurup bunları eğitimleri için orduya teslim etmek zorundadırlar.Bu tuhaf çocuk fabrikasında,hemen her türlü cinsi sapıklık ta mubahtır:Kadınlar arasında eşcinsel ilişkiler,kalabalık seks partileri vs.İnsani tüm duyguları dışlayan,adeta bir savaş makinesine yedek parça üreten “İnsan Haralarını” anlatan,kısmen erotik bir hikâyedir “İnsan Harası”.

    Neden Farklı Çeviriler?

    Altı farklı yayınevinden çıkan bu romanın iki çevirisini inceleme şansı yakaladım.İlki B.Ersoy’un 1953 tarihli “İnsan Harası” adıyla yayınlanan çevirisi;ikincisi ise Sayın Hocam Emine Bogenç Demirel’in 2010 tarihli “İnsan Harası-Hitler’in Kızları” adıyla basılan çevirisidir.Aynı romanın iki çevirisi arasındaki farklar ciddi boyuttadır.Orijinal metindeki birçok olayın-1953 basımında-çevriye hiç alınmaması düşündürücüdür.Elbette 1953 yılı,Menderes Hükümeti,o günün konjonktürel durumu,Almanya Hükümeti ile bizimkilerin iyi geçinme telaşı ve tabii ki erek okuyucu kitlenin beklentileri göz önünde tutularak ilk baskıda yapılan çok kritik SANSÜRLER göze çarpmaktadır.

    İncelediğim iki çeviri arasındaki çok kritik fark;birinci çeviride –normalde kitapta üç ana bölüm ve her bölümde alt dört kısım vardır-ilk bölümde bir kısmın neredeyse tamamı,çeviriye hiç alınmamıştır (sayfa 15-20 arası,BE çevirisi).Ayrıca yine ilk çeviride bazı paragraflar hiç çevrilmemiş ve atılmıştır (sayfa 45 veya 105 gibi).Yine ilk çeviri,ortalamanın epey altında edebi bir yazınsal dildedir.Duygular,betimlemeler çok mekaniktir.Ama Demirel’in çevirisinde,hem tüm orijinal metnin birebir çevirisi yapılmış,hem de bu vasat ama irrite edici hikâyeden oldukça edebi bir çeviri metni ortaya çıkarılmıştır.Demirel’in çevirisinde 143-144 numaralı sayfalarda SS subaylarına atıf yapılmakta,kader mahkûmu çocuk makinesi iki genç kız,sevgililerine mektupla feryat ederken,bu anlatılanlar B.Ersoy’un çevirisine–ilginçtir-hiç alınmamıştır.

    1953 çevirisindeki sansür;1.Bölüm-2.Kısımda,Öjenizm yani “Irksal Temizliğin” tarifinin ve tarihi durumunun açıklamasının yapıldığı ama çeviri metne hiç alınmadığı görülmektedir.Demirel’se;1895’te Alfred Ploetz’in eseri olan Irksal Temizliğin Temel Taslağı (Grundlinien Rassenhygenie) kitabında Öjenizm biliminin,Führer’in de yardımıyla,1934’den itibaren Alman üniversite eğitimine adapte edilmesi konusu aynen orijinal metinde olduğu gibi çeviri metne almıştır.Hatta B.Ersoy kendi çevirisinde,bir nevi otosansür yapıp–muhatapları Alman asker ve kadınları olduğundan sanırız-“Pezevenk hiç vakit kaybetmedi” (Sf.112 EBD,Sf.96 BE) ya da “kapatma,orospu” demekten bile kaçınmıştır.

    B.Ersoy çevirisinde hiç olmayan dipnotlar,Demirel’in çevirisinde okuyucunun yardımına koşmaktadır.Fransızca metinde Almanca yazılan veya savaşla ilgili Fransızca teknik sözcükler,çevrilmeden aynen yazılıp dipnotlarla açıklanmaktadır.Ayrıca Demirel,kitabın hemen sonuna “Birkaç söz” başlığında bir sonsöz notu ekleyerek,kitabın geçtiği süreçleri,macerasını,toplumsal gerçeklerle uyum içinde bazı göndermelerin sansüre maruz kalmasını,sade bir şekilde kitabın okuyucularına aktarmak istemiştir.

    ***

    İNSAN HARASI–HİTLER’İN KIZLARI’NIN ÇEVİRMENİ EMİNE BOGENÇ DEMİREL İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJ

    Nereden aklınıza geldi bu kitabı çevirmek? Hikâyesi nedir çeviri sürecinizin?

    Bu kitapla,Lisans Bitirme tezim sayesinde tanıştım.Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş yapıtlarla ilgili bir bibliyografya çalışmasıydı.Çeviri Sosyolojisi alanındaki çalışmalarıma ilk itiş gücünü veren de bu tezdir.Oradaki kitapların yıllara göre dağılımı,yeniden üretimleri ve arkalarındaki politik,sosyal,ekonomik, kültürel değişkenler,kaynak/erek araştırmalarına yöneltti beni.1950-1975 yılları arasında Türkiye’de popüler ürünlere olan ilginin artması ve Louis-Charles Royer’nin yapıtlarının tekrar tekrar çevrilmesi,Doçentlik çalışmamı bu konular üzerine yapmamda etkili oldu.Daha sonra,Delta Yayınevi de yazar Royer üzerine yapmış olduğum bu çalışmalar nedeniyle bir çeviri önerisi getirdi.

    Yazardan biraz bahseder misiniz? Kimdir Louis-Charles Royer? Ve kimin yazarıdır,kimler için yazmıştır?

    Yazar,sizin de söylediğiniz gibi uzunca bir süre benim için de hayaletti.Ancak Paris’te Milli Kütüphane’de ve IMEC’de yapmış olduğum araştırmalar sonucunda döneminin önemli yazarlarından biri olduğuna fark ettim ve ayrıca birçok kez sansürlendiğine de.İnternet ortamındaki araştırmalarımla Fransa’nın Rennes şehrindeki bir kitap satış sitesinden yazarın kitaplarının orijinallerine ulaşma olanağı buldum.Özellikle roman,öykü,tarihsel öyküler yazan Louis-Charles Royer 1885 yılında doğmuş;ancak ölüm tarihiyle ilgili hiçbir bilgi yok.Dünyanın her köşesinden esinlendiği AŞK’ı yazan Louis-Charles Royer,kadını aşkın,arzunun, tutkunun,baştan çıkartmanın nesnesi olarak görür.Tenten’in Hergé’si gibi anlatılarında farklı ülkelerden beslenen yazar,döneminin modasına uygun,kadın kahramanlarıyla egzotik yolculuklara çıkar.Bu yapıtlarıyla geniş okur kitlelerine ulaşmayı da başarır.

    Romanın vermek istediği mesaj sizce nedir? Kurgusunu nasıl buldunuz?

    Roman,Nazilerin üstün ırk yetiştirmek amacıyla ne kadar insanlık dışı ve akıl almaz projeleri düşünüp,gerçekleştirdiklerini vurguluyor kuşkusuz.Her ne kadar popüler bir ürün görünümünde olsa da döneminin bilimsel,sanatsal gelişmelerine gönderme yapan,politik değişimleri anlatan ilginç bir kitap.Yazarın sürekli kullandığı devrik cümlelerle örtüşen bir kurguya sahip olup,bölümlerin başlıkları okuru sürükleyici bir örgü içine alıp götürüyor.Bu arada,“Hara” terkedilerek başka ülkelere kaçırılan oralı çocukların yıllar sonra öykülerini fark etmeleriyle ilgili yazılar da uluslararası dergilerde konuyu tekrar gündeme taşımayı başarmıştır.

    İki çeviri arasındaki bu derece ciddi farklar,“Sansür” için ne diyeceksiniz?

    Zaten bu fark beni çeviri yapmaya yöneltti diyebilirim.Hele diğer çeviriler tam kopyala/yapıştır yöntemiyle yapılan ürünler.Yüksek Lisans öğrencilerimle diğer beş çeviri üzerine yapmış olduğumuz çalışmalar,arkalarındaki dönemlerin koşulları konusunda ilginç karşılaştırmalar yapabilme olanağı da verdi bize. Sizin de değindiğiniz gibi çevirideki eksiltmelerin politik nedenleri olduğu kuşkusuz.

    Çevirinizde bu derece özenli bir dil kullanmanız takdire şayan. Dili bu derece duygulu kullanma edimini nasıl elde ettiniz?

    Yazınsal çeviri,tabi ki özel ve çok emek isteyen bir alan.Edebiyat sevgisi ve bilgisi olmadan olmaz diye düşünüyorum.Burada,kariyerim boyunca dille sürekli uğraşmamın getirdiği bir avantajdan da bahsedebiliriz.

    1953’te 1 TL’ye satılan bu tip metalaşmış kitaplar günümüzde de var.Herkes okusun diye siparişle yazılan ya da kolaya kaçılıp intihal yapılan ve sudan ucuza satılan kitaplar var.Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

    Bence o günkü koşullar çok farklı;aynı arka plan geçerli değil.1953’te Refik Erduran’ın dediği gibi öncelikle saygın kitaplar basmak üzere kuruluyor Çağlayan Yayınevi.Nazım Hikmet’in isteği de zaten bu doğrultuda.Ertem Eğilmez’in Louis-Charles Royer’yi keşfetmesiyle yayınevinin de biraz sermaye oluşturması serüveni böyle bir ürün macerasına taşıyor yayınevini.Şimdiki yapıtların,bu kadar bilinçli edebiyat sevgisiyle,bilgisiyle,gerçek edebiyatçılarla yani gerekli kültürel alt yapıyla ve aynı önceliklerle yaratıldığını sanmıyorum.

    Edebiyatın Felsefe ile Sosyoloji arasındaki bağı sizce nasıl olmalı?

    Bu üçlü,ayrılamaz ve birbirini sürekli besler. Felsefe olmadan düşünemeyiz;edebiyatın tadını alamayız;sosyoloji olmadan hiçbirinin arasında ilişkisellik kuramayız.Dolayısıyla günümüz gençlerinde sıkça tanık olduğumuz,merakları oluşamayan ya da olanak bulamayan,bilgilerin ayrı ayrı çekmecelere kullanılmadan depolandığı durumdan bahsediyorum.Bilgiler arasındaki geçişliliği olanaklı kılmak ve bu bilgileri günlük pratiklerimizde kullanabilmek için, söz konusu alanları içselleştirmek gerekiyor diye düşünüyorum.

    Yeni çeviri çalışmalarınız var mı? Bahseder misiniz?

    Çeşitli çeviri önerileri alıyorum; ancak şu anda akademik önceliklerimden dolayı zaman ayıramıyorum. İlk fırsatta tekrar bir çeviri yolculuğuna çıkmak istiyorum.

    İnceleme ve Röportaj: Süha DEMİREL, 26 Ocak 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    İnsan Harası
    Hitler’in Kızları
    Louis-Charles Royer
    DELTA KÜLTÜR YAYINEVİ
    Çeviren: Emine Bogenç Demirel
    Yayın Yılı: 2010
    160 sayfa
    13,5×21 cm
    Karton Kapak
    ISBN:9944216364
    Dili: TÜRKÇE

    [1] Prof.Dr.Emine Bogenç Demirel’in türettiği bir sözcüktür.

    [2]Prof.Dr. Emine Bogenç Demirel, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı Bölüm Başkanıdır.
  • ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993
  • Güneş açıp da çocuklar oyun oynamak için sokaklara çıktıklarında, ne kadar güzel bir gün diye herkes umutlandığında ben kendimi çok kötü hissederdim; benim bir türlü katılamadığım bir coşkunluk gösterisini haksızlık olarak düşünürdüm.”...

    ...
    “Yoo, şimdi olmaz. Şimdi keyfi yerinde. Kendisine zevk veren bir şeyden sırf tanımadığı birine yardım etmek için vazgeçmeyecektir. Ters bir tepki gösterirse bir daha ona yanaşamazsın. ‘Deliler’ ilk izlemini çok ciddiye alırlar.”...

    ...
    Zedka’nın ciddiyetinden kuşkulanmaya başladı ya da akıl hastalarının başkalarından daha İyi bir yaşam sürdürdüklerine kendi kendilerini inandırmanın bir yolu muydu bu? Ama ne önemi vardı? Şu anda ilginç, farklı, tümüyle beklenmedik bir yaşantı içindeydi: İnsanların akıllarına geleni rahatça yapabilmek için deli numarasına yattıkları bir yer düşünün...

    ...
    Her şeyi aptalca bulduğu için yaşamın kendisine empoze ettiği şeyleri kabullenmişti her zaman. İlk gençliğinde seçim yapmak için çok erken olduğuna inanmış, gençliğinde, yani şimdi ise, değişmek için çok geç kaldığını düşünmüştü.

    ...
    Her gün işe gidiyor, hiç geç kalmıyor. üstlerinin kendisini bir tehdit olarak görmemeleri için elinden geleni yapıyordu; rahatı yerindeydi, herhangi bir mücadeleye girişmediği için herhangi bir gelişme de kaydetmiyordu; tek istediği ay sonunda maaşını almaktı.

    ...Erkeklere belirli bir miktar zevk vermeyi öğretmişti kendine, ne daha çok, ne daha az, yalnızca gerektiği kadar..

    ...
    Ruh, gümüşümsü bir tel ile bedene bağlı kalıyordu, ama telin sınırsız uzama yeteneği vardı. Gerçi bazı söylencelere göre (kitaplarda) gümüş telin kopması halinde kişinin öleceği belirtiliyordu....

    ...
    Bazı daha tutucu hekimler ise yaşamda herhangi bir sarsıcı değişikliğin -başka bir ülkeye göçmek, çok sevilen birini kaybetmek, boşanma, aile ya da iş yaşamında aşırı baskı gibi- depresyona yol açabileceği görüşündeler. Modern araştırmalar, kışın akıl hastanesine yatırılanlar ile yazın yatırılanlar arasındaki sayı farkından yola çıkarak güneş ışığının depresyon konusunda etkili olduğunu ileri sürmekteler...

    ...insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler, kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.

    ...
    “Kendimi toparlamalıyım. Verdiği kararlardan ne olursa olsun dönmeyen biriyim ben, her şeyi sonuna dek götürürüm.”
    Yaşamı boyunca pek çok şeyi sonuna dek götürdüğü doğruydu, ama hep önemsiz şeylerdi bunlar, bir Özürle sona erebilecek bir küslüğü uzatmak, bir ilişkinin sonu olmadığını düşündüğünde adamı sevdiği halde telefon etmemek gibi. Kolay konularda ödün vermemekte üstüne yoktu; sanki ne kadar güçlü ve aldırışsız olduğunu kendi kendine böyle kanıtlayacaktı. Oysa aslında kırılgan bir insandı, hiçbir zaman üstün bir Öğrenci olmamış, okulda spor dallarında da pek bir başarı gösterememiş, evinde de huzurlu bir yaşam sağlayamamıştı..

    ...
    Kalabalık bir yere girdiğinde herkes dönüp ona bakardı, ama hemen her geceyi bir manastır odasında, antenini doğru dürüst ayarlatmaya üşendiği televizyonun karşısında yapayalnız geçirirdi. Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi, ama bu görüntüyü sağlamak, kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen tüm enerjisini tüketmişti.

    ...
    O anda her şeyden nefret ediyordu: kendisinden, dünyadan, önündeki sandalyeden, koridordaki bozuk radyatörden, kusursuz insanlardan, canilerden. Bir akıl hastanesindeydi, insanların genellikle kendi kendilerinden sakladıkları duyguları bastırmamakta ve gürdü. Nedense hepimiz yalnızca sevmek, kabullenmek, işlerin kolayını bulmak, çatışmadan kaçınmak üzere yetiştiriliriz. Veronika her şeyden nefret ediyordu ya, en çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika'yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kimbilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu.


    ...
    Derken, hayatında en sevdiği kişiden, annesinden de nefret etmeye koyuldu. Harika bir insandı annesi, bütün gün dışarıda çalışır, akşamlan ev işleri yapardı: kızı iyi okullara gitsin, piyano, keman çalmayı öğrensin, prensesler gibi giyinsin, en son moda spor ayakkabılara, blucinlere sahip olsun diye kendi yaşamını feda etmiş, yıllarca aynı eski entarileri yamayıp giymişti.
    “Tüm sevgisini bana veren birinden nasıl nefret ederim?” diye düşündü Veronika; kafası karışmıştı, duygularına gem vurmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı, nefret taşmıştı bir kez, kendi özel cehenneminin kapılarını sonuna dek açmıştı. Kendisine sunulan sevgiden nefret ediyordu, çünkü hiç karşılık beklemeyen bir sevgiydi bu, saçma, gerçekdışı, doğa yasalarına aykırıydı.
    Hiç karşılık istemeyen bu sevgi onu suçluluk duygularına boğmayı başarmış, kendi hayallerini çöpe atmak pahasına bir başkasının beklentilerini yerine getirmek isteğini yaratmıştı.

    ...
    Hastanenin bir hastası değil de yöneticisi olması bu yüzdendi işte, herhangi bir karara varmadan önce uzun uzun düşünürdü.

    ...
    Dr. Igor damardan beslenmeyi durdurmaya karar verdi, bırakacaktı Eduard biraz daha erisin, yemek yemeyi kendi istesin. Durum çok kötüleşirse bir rapor yazıp sorumluluğu Villete'in yönetimindeki hekimler konseyine devredebilirdi. Babası ona, “Başını beladan kurtarmanın en iyi yolu sorumluluğu paylaşmaktır.”...

    ...
    Üstelik, yeni yapılan araştırmalar bir başka gerçeği ortaya çıkarmıştı: Savaşların psikolojik kurbanları vardı, ama bunların sayısı stres, tekdüzelik, doğuştan gelen hastalıklar, yalnızlık, dışlanmak gibi sorunların kurbanlarından çok daha azdı. Bir toplum, savaş, hiperenflasyon, salgın hastalık ve benzeri ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunda intihar sayısında hafif bir artış görülse de, depresyon, paranoya, psikoz vakalarında belirgin bir düşüş kaydediliyordu. Söz konusu sorun çözümlendiğinde vakalar gene normal düzeye dönüyordu. Dr. Igor’a göre bu şu anlama geliyordu: İnsanlar ancak koşullar buna elverdiğinde delirme lüksüne sahiptiler.


    “Şaşılacak bir şey yok, hayat böyle. İnsanlar mutlulukla başa çıkamıyorlar bir türlü.

    ...
    Dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler, fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. Yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. İşte Acılaşmak burada devreye girer. Acılaşma'nın (ya da Dr. Igor'un tercih ettiği adıyla Vitriol'ün) ana hedefi iradedir. Bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar, çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır.


    Dış saldırılardan kaçınmak amacıyla, kendi içsel gelişmelerini de sınırlamışlardır. İşe gitmeyi, televizyon seyretmeyi, çocuk yapmayı, trafikten şikâyet etmeyi sürdürürler, ama bunlar hep otomatiğe bağlanmıştır ve herhangi bir duyguyla ilişkileri yoktur - her şey kontrol altında olduğu sürece.
    Zehrin bünyeye yayılmasının yarattığı en büyük sorun, tutkuların -nefret, aşk, umutsuzluk, merak vb.- su yüzüne çıkmasını önlemesidir. Acılaşan insan zamanla hiçbir istek duymaz. Ne yaşayacak, ne de ölecek iradeye sahiptir artık, sorunun özü de budur.

    ...
    Kronik acılaşma vakalarında, söz konusu kişi hastalığını haftada yalnızca bir kez hisseder: pazar günleri Öğleden sonraları. O durumda tekdüze bir işle oyalanamadığından, belirtiler ortaya çıkar. Bir türlü geçmek bilmeyen o sakin öğle sonları cehennemden farksızdır, kişi huzur yerine derin ve kesintisiz bir sinirlilik içinde olduğundan hayatında bazı şeylerin hiç de doğru düzgün gitmediğini fark eder.

    ...
    Veronika ta çocukluğundan beri biliyordu ki piyanist olmak için dünyaya gelmişti.
    On iki yaşında ilk piyano dersini aldığı günden beri biliyordu bunu. Öğretmeni de ondaki yeteneği görmüş, mesleğini bu yönde seçmesi için yüreklendirmişti onu. Ama ne zaman kazandığı bir yarışmadan duyduğu sevinçle annesine koşup, her şeyi bir yana bırakıp kendini piyanoya adayacağını söylese hep aynı tepkiyle karşılaşıyordu. Annesi ona sevecenlikle bakıyor, “Ama yavrum, kimse piyano çalarak hayatını kazanamaz,” diyordu.


    ...aslında herkes deli, en deliler de deli olduklarının farkında olmayanlar.


    Takım elbiseli adam konuşmasını sürdürdü:
    “Nasruddin, öğleden sonra saat ikide konferansına başlayacağını duyurmuştu. Pek başarılı bir gösteri olacağa benziyordu: Bin kişilik salonda tüm yerler satılmış, dışarıda kalan yedi yüzü aşkın kişi konuşmayı kapalı devre televizyonda izlemeyi göze almıştı.
    Saat tam ikide, Nasruddin’in müritlerinden biri sahneye çıkarak, üstadın elinde olmayan nedenlerle gecikeceğini bildirdi. Topluluktan bazıları öfkeyle kalkıp, paralarını geri isteyerek salonu terk ettiler. Gene de, konferans salonunun içinde ve dışında bekleyen pek çok kişi kaldı.
    Saat dördü bulduğunda Sûfi üstat hâlâ görünürde yoktu, insanlar yavaş yavaş salonu terk etmeye, çıkarken gişeden paralarını geri alarak evlerinin yolunu tutmaya koyuldular. Saat altıyı gösterdiğinde, başlangıçtaki bin yedi yüz küsur seyirciden geriye kala kala yüz kişi kadar kalmıştı.
    Derken Nasruddin geldi. Zilzurna sarhoş görünüyordu, en ön sırada oturan çok güzel bir genç kadınla flörte koyuldu.
    “Salonda bulunanlar son derece şaşırmış ve öfkelenmişlerdi. Kendilerini tam dört saat beklettikten sonra, bir de böyle davranmaya nasıl cüret ediyordu bu adam? Homurtular yükseldi, ama Sûfi üstat, onlara aldırmadı bile. Genç kadına yüksek sesle ne kadar seksi olduğunu açıkladıktan sonra birlikte Fransa’ya gitmeyi önerdi.”
    Amma da hocaymış, diye düşündü Veronika. Neyse ki kendisi hiç böyle şeylere kapılmamıştı.
    ‘‘Nasruddin, protesto eden seyircilere ağzına geleni söyledikten sonra ayağa kalkmaya çalıştı, ama paldır küldür yere yuvarlandı. Seyirciler tiksinti içinde salonu terk etmeye koyuldular, bunun şarlatanlıktan başka bir şey olmadığını, bu aşağılık gösteriyi basına yansıtacaklarını dile getirdiler.
    “Geriye kala kala dokuz kişi kalmıştı. Öfkeli grupların sonuncusu da salondan ayrılınca, Nasruddin yerden kalktı; tamamen ayıktı, gözleri parlıyordu, son derece onurlu ve bilgece bir görüntüsü vardı.

    ...
    ‘Beni dinleyecek olanlar sîzlersiniz,' dedi. “Tinsel yolculuğun en zor iki sınavını başarıyla geçtiniz: gereken ânı bekleyecek sabra ve karşılaştıklarınızdan hayal kırıklığına uğramayacak cesarete sahipsiniz. Sizleri öğrenci olarak kabul edebilirim.”...


    ...yaşamın tinsel anlamım araştırmanın, insanlara gerçek sorunlarını unutturmak amacını taşıdığını öğretti bizlere. Oysa, sence yaşamı kavramaya çalışmak gerçek bir sorun değil midir?”...


    “Kimsede daha fazlası yok, şimdiki zaman ise her zaman kısadır. Tabii bazı insanlar, bir sürü şeyler biriktirdikleri bir geçmişleri ve daha bir sürü şey biriktirebilecekleri bir gelecekleri olduğuna inanırlar, o başka.


    Düşünceler kafanıza üşüşmeyi sürdürecektir, ama onları bir kenara itmeye çalışın. İki seçeneğiniz var: Ya zihninizi denetleyeceksiniz ya da zihninizin sizi denetlemesine izin vereceksiniz.

    ...deliliği elden bırakmadan normal insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla dikkat çekmeden başarmaya bakın.


    “Ama insanlar böyle işte,” dedi. “Hemen hemen tüm duygularımızın yerini korku aldı.”


    Gene de, genç kızın varlığı oradaki pek çok kişiye dokunmuştu, kimileri yaşamlarını yeniden gözden geçirmeye bile hazır gibiydiler. Kardeşlik Çemberi'nin toplantılarından birinde, biri durumunu açıklamaya çalışmıştı. Villete’te ölümler ya birdenbire meydana gelir, dolayısıyla kimse bunlar üstünde durmaya vakit bulamazdı ya da uzun bir hastalık sonucunda, ölümün bir kurtuluş sayıldığı koşullar oluştuğunda.


    Bir gece önce soğuk hava iyi gelmişti, ama şu anda sokağa kadar nasıl gidecekti? Her hareketinin her ayrıntısını bilinçli olarak izliyordu bir kez daha -soluk alıp verişini (soluk alıp vermek için özel bir çaba göstermezse bedeninin bunu kendi başına yapmayacağından korkuyordu), başını bir yandan öte yana çevirişini- imajlar bir televizyon kamerasının hırıltısı eşliğinde birbirlerini izliyor gibiydiler...


    Meslektaşı onun sakinleşmesini bekledi İyi bir avukat olduğundan, hiçbir şey sormadı; yanıtları sorgulamayla değil sessiz kalmakla alacağını biliyordu.

    Vitriol üzerine yazacağı kitaba seks konulu uzun bir bölüm eklemek zorunda kalacaktı. Ne de olsa pek çok nevroz ve psikozun temelinde cinsellik yatıyordu. Teorisine göre fanteziler beynin gönderdiği elektrik itkilerdi ve bunlar gerçekleşmediği takdirde o enerji gövdenin başka bölümlerine aktarılıyordu.


    Bu insanlar kendilerini bir akıl hastanesine kapatmışlar, dünyayı kurtarmaya kalkıyorlardı; tabii en ufak bir riski göze almaksızın.


    Bence bu ufak tefek sorunlarla baş etmek için ödenen bedel, onların varlığını inkâr etmekle ödediğimiz bedelden daha az.


    Eduard artık huzur içindeydi. Birkaç saniye önce kalbinde yeni yeni kıpırtılar hissettiyse. aşk denilen şeyin daha önce kendisine sunulan hiçbir şeye benzemediğini anlamaya başladıysa, elektroşok tedavisi -ya da uzmanların yeğlediği terimle elektroconvalsiv terapi (ECT)- bu sapmaları silip süpürmek, onu normale döndürmek için birebirdi.


    “İyileştim mi?”
    “Hayır. Siz farklı bir insansınız, ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. Bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.”...