• Bazı kitaplar size bir şeyler fısıldar. İşte o kitaplardan biriydi benim için Kırık Camlar Üzerinde Dans. Okurken kendimi sorguladığım ve sonlarına doğru ağladığım bir kitap oldu. Sevginin gücünün olduğunun kanıtı bana göre bu kitap. Sevgisi için bir çok şeye göğüs geren bir kadın karakter Lucy. Lucy'in gücü ve hayata bakışını o kadar çok sevdim ki kalbimin bir köşesinde onu hissedeceğim.


    Yaşamı boyunca sevdikleri için her şeyi yapacak ve sevenlerinin de onun için her şeyi yapacakları bir hayatı var Lucy'in. Bu güzel hayatında tabiki sorunları var. Bunlardan biri de annesinin genlerinden ona geçen kanser hücreleri.


    Lucy bir yandan kanser ile uğraşırken bir yandan da hayatının aşkı Mickey'in ruhsal sorunlarıyla ilgilenen biri. Mickey bipolar bozukluğu olan birisidir ve hayatı karmaşıklarla doludur.

    "Bipolar bozukluk veya manik depresif hastalıklarda, kişinin motivasyon, düşünme ve ruh halinde belirgin dalgalanmalar göze çarpar. Buna göre bipolar bozukluk hastaları hem depresif dönemler hem de coşkulu veya olağanüstü sinirli bir ruh haline kapıldıkları dönemler geçirirler. İkinci tür dönemler, belirgin bir motivasyon artışıyla beraber görülür. Bu dönemler hafif şekilde ortaya çıkarsa hipomanik epizotlardan, güçlü şekilde ortaya çıkarsa manik epizotlardan söz edilir. Ağır manilerde, mevcut belirtilere bir psikozun semptomları da (hastalık belirtileri) eklenir, örneğin büyüklük hastalığı veya takip edilme korkusu gibi.

    Hipomanik bir epizotta dört gün üst üste olağanüstü neşeli veya sinirli bir ruh hali görülür.

    Ayrıca şu belirtilerden en az üçü görülür: artan hareketlilik, huzursuzluk, konuşkanlık, konsantrasyon zorluğu, azalan uyku ihtiyacı, libidonun (şehvet duygusu) artması, düşüncesiz davranışlar, artan neşelilik hali.

    Hastalar zaman zaman normal seviyenin çok üzerinde kreatif ve verimli olabilirler. Semptomlar, örneğin işini kaybetme veya dışlanma gibi sosyal sonuçlara sebep olmayacak kadar hafif şekilde görülürler.

    Manik bir epizotta en az bir hafta olağanüstü neşeli veya sinirli bir ruh hali görülür. Semptomlar hastanın yaşamını zorlaştırır. Ancak manik bir dönem ilk aşamada artan bir verimliliğe de neden olabilir.

    Şu belirtilerden en az üçünün görülmesi gerekir: artan hareketlilik, huzursuzluk, konuşma arzusu, fikir kaçışı (sürekli hızlı konuşma ve ani şekilde konudan konuya atlama), düşüncelerin hızlandığı hissine kapılma, sosyal çekincelerin kaybı, azalan uyku ihtiyacı, kendini olduğundan fazla değerlendirme, dikkatin kolayca dağılması, faaliyetlerin sürekli değişmesi, korkusuz ve düşüncesiz davranışlar, libidonun artması."

    Lucy aşkı için her savaşı yapacağına inanan ve bilen biridir. Onu 21.yaş gününde gördüğünde ona aşık olacağını hissetmiştir. Tıpkı Mickey'nin hissettiği gibi.

    Ancak evliliklerinin kırık camlarla beraber bir dans olacağını bilerek bu yola çıkarlar. Çünkü aşkın gücü onları ele geçirmiştir.

    "Her evlilik bir danstır Lucy. Bazen komplike, bazen sevgi dolu, çoğu zamansa olaysız. Ama Mickey’le dansınız kırık camlar üzerinde gibi olacak. Acı verecek. Ve sen, ne acıdan kaçabileceksin, ne de bir sonraki adımda canının daha az acıması için ona daha sıkı tutunup az camlı bir yere ilerleyebileceksin…"

    Hayat onlar için son oyununu oynamak için hareket etmeye başladığında Lucy ve Mickey'in hayatı alt-üst olmaya hazır bir bomba gibi hemen oyuna cevap verir.

    Eğer çabuk etkilenen biriyseniz (benim gibi) kitabı okurken bir kez daha düşünün. Ben kitabı severek okudum ama dediğim gibi sizi etkileyecek bir kitap olduğunu söylemem lazım. Lucy ve Mickey'in hayatına bir yolculuk yapmak bana sevginin gücünü bir kez daha gösterdi.
  • Nükleer Silahlar ve Bilgisayar Virüsleri: Bugüne Kadar Yazılmış En Gelişmiş Bilgisayar Kodu

    Bilgisayar kodları, hayatımızın her alanını kontrol etmektedir. Televizyonunuzdan bilgisayarınızın kendisine, akıllı saatlerinizden cebinizde taşıdığınız telefona kadar her modern teknoloji, bilgisayar kodları sayesinde çalışmasını sürdürür. Ancak sadece günlük yaşantımızda kullandığımız cihazlar değil. Şehirlerimizdeki trafik ışıklarından acil durum uyarı sistemlerine kadar daha sayısız üst düzey teknoloji de bilgisayar kodlarına muhtaçtır. Ve... Nükleer silahlar ve bu silahların üretiminde önemli rolü olan nükleer santraller de öyle...

    Peki ya bugüne kadar yazılmış en gelişmiş bilgisayar kodu veya virüsü hangisi, hiç düşündünüz mü? Elbette, bu soru öznel bir soru; dolayısıyla kişiden kişiye yanıt değişebilir. Ancak soru, Harvard Üniversitesi mezunu, Gigantic Software CEO'su ve Electronic Arts Baş Yöneticisi John Byrd'e sorulduğunda, verdiği cevap baş döndürücü ve bir o kadar da gizemli. Biz de sizlerle paylaşmak istedik. Byrd, şöyle yazıyor:

    İnsanlık tarihinde yazılmış en gelişmiş kod, isimlerini hala bilmediğimiz kişi veya kişiler tarafından yazılmıştır. Bir bilgisayar solucanıdır; yani bilgisayardan bilgisayara bulaşacak, bilgi toplayacak, bu bilgileri geri aktaracak ve/veya bulaştığı bilgisayarlara gerektiğinde müdahale edebilecek bir yazılım... Muhtemelen, 2005-2010 yılları arasında bir tarihte yazılmıştır. Bu solucan öylesine karmaşık ve öylesine gelişmiştir ki, ne yaptığına dair sadece yüzeysel bilgi verebilmekteyiz.
     
    Ufak Bir USB'den, Tüm Dünya'ya
    Bu solucan, ilk başta bir USB bellek üzerinde bulunmaktadır. Bu USB'yi sokakta yürürken bulabilirsiniz ve içinde ne olduğunu merak edip bilgisayarınıza takabilirsiniz. Veya e-posta yoluyla size ulaştırılabilir. Her ne şekilde alırsanız alın, solucan Windows işletim sistemiyle çalışan bilgisayarınıza ulaştığında, en ufak bir haberiniz bile olmaksızın, kendi kendini çalıştırmaya başlar. Bilgisayarınıza en az 1 kopyasını bırakır. Şu anda bildiğimiz kadarıyla, bu solucanın kendisini çalıştırmasının en az 3 farklı yolu var. Eğer bunlardan biri çalışmazsa, diğerini deneyebiliyor. Bu yöntemlerden en azından ikisi, solucan ilk keşfedildiğinde, daha önceden hiç bilinmeyen yöntemlerdi. Dahası, her iki yöntem de, daha önceden Windows'ta varlığı bilinmeyen iki ayrı açığı kullanıyordu.

    Solucan bir kere bilgisayarınızda kendisini çalıştırmayı başardığında, bilgisayarınızda yönetici yetkilerini kazanmaya çalışır. Antivirüs programınız olsa da işe yaramaz; çünkü bilinen antivirüs programlarının çoğu bu solucanı tespit edememektedir. Sonrasında bu solucan, Windows'unuzun sürümüne bağlı olarak, yine bu solucandan önce bilinmeyen 2 yöntemden birini kullanarak yönetici yetkilerini alır.

    Bu noktada solucan, yönetici yetkilerine sahip olduğu için, bilgisayarınızda bıraktığı tüm izleri silebilir. Böylece antivirüsünüzü güncelleseniz bile fayda etmez. Bilgisayarınızın kodları arasına kendisini gizler, dolayısıyla nereye bakmanız gerektiğini bilseniz de solucanın kod izlerini görmeniz pek mümkün olmaz. Şöyle izah edelim: Bu solucan kendini gizlemek konusunda o kadar iyi ki, internet üzerinde 1 yılı aşkın bir süre boyunca dolaşmış olmasına rağmen hiç kimse fark etmedi!

    Nihayet solucan, bilgisayarınızda yeterince yer ettikten sonra, internete bağlanıp bağlanamayacağını kontrol eder. Şu iki siteden birine ulaşmaya çalışır: http://www.mypremierfutbol.com veya http://www.todaysfutbol.com. Solucanın aktif olduğu zamanlarda bu sitelerin sunucuları Malezya ve Danimarka'da idi. Eğer internete erişebilirse, şifreli bir iletişim kanalı açar ve bu sunuculara yeni bir bilgisayarı ele geçirdiği bilgisini iletir. Sonra da, interneti kullanarak, solucanın en güncel versiyonunu yükler. Böylece sürekli gelişebilir.

    Bu noktada solucan, kendini bulaştığı bilgisayara takılan diğer USB belleklere kopyalamaya başlar. Bunu, dikkatlice tasarlanmış ama tamamen sahte bir disk sürücüsü yükleyerek yapar. Bu sürücü, güvenilir bir teknoloji firması olan Realtek imzasına sahiptir. Bu ne demek? Solucanı yazanlar her kimse, devasa bir Tayvan firması olan Realtek'in en üst düzey güvenlikli firmalarından birini hackleyip, firmanın elindeki gizli (dijital) anahtarları çalmış olmalıdır. Realtek'in haberi olmadan veya Realtek, aradan geçen aylar ve yıllardan sonra bile fark edemeden!

    Sonrasında, bu sürücüyü yazan her kimse, JMicron'dan gelen diğer bir şifreyle bu sürücüleri imzalar. JMicron da bir diğer büyük Tayvan firmasıdır. Yine, solucanın yazarları, bu firmayı da hacklemiş olmalıdır. Tekrar altını çizelim: Bu hackerların ele geçirdiği şifreler, öyle alelade şifreler değil! Üst düzey yazılım firmalarının gözünün bebeği gibi koruduğu en üst düzey dijital anahtarlardan söz ediyoruz! Firmalar, onca güvenlik kontrolüne ve düzenli olarak yaptıkları güvenlik testlerine rağmen bu hırsızlığın farkına bile varamıyorlar.

    Yani bu solucan (ve onu yazanlar), o kadar iyi! Ama daha vurucu noktaya gelmedik bile!
    Bu noktada solucan, geçtiğimiz yıllarda daha yeni keşfedilen iki Windows açığını kullanır. Bunlardan birisi, ağa bağlı olan yazıcılarla (printerlarla), diğeri ise ağınızda bulunan dosyalarla ilgilidir. Solucan, bu açıkları kullanarak ve kendini kopyalayarak yerel ağda yayılır. Yani bilgisayarınız, çalıştığınız şirkette veya evinizde diğer bilgisayarlara bağlıysa, tüm bu bilgisayarlara da kendini kopyalamış olur. Amaç, olabildiğince fazla bilgisayara bulaşıp, olabildiğince uzaklara erişebilmektir. Bilgisayardan bilgisayara sıçrayarak, kısa sürede Dünya'nın birçok ülkesine ve bu ülkelerde bulunan firmalara ulaşmayı başarır.
    İşte bu noktada solucan, çok spesifik bir kontrol yazılımını bulmaya çalışır. Siemens tarafından geliştirilen bu yazılım, büyük endüstriyel makinaların kontrolüyle ilgilidir. Eğer bunu bulabilirse, bir diğer farkında olmadığımız açığı kullanarak, bu endüstriyel kontrol cihazının programlanabilir mantık kodları arasına kendisini kopyalar. Buraya bir kez ulaştı mı, artık yeri sağlamdır. İstediğiniz kadar bilgisayarınızı değiştirin, parçalarını güncelleyin, yeni yazılımlar yükleyin, fayda etmez. Solucandan kurtulmanın yolu kalmamıştır.

    Solucan, bu kontrol cihazına bağlı olan bütün cihazları incelemeye başlar. Özellikle de endütriyel elektrik motorlarını... Özellikle de 2 firmaya ait olan endüstriyel elektrik motorlarını... Bu firmalardan biri İran'dadır; diğeri Finlandiya'da... Özellikle aradığı motorların ismi, "değişken frekanslı motorlar"dır. Bunlar, endüstriyel sentrifüj makinalarını çalıştırmakta kullanılır. Bu sentrifüj cihazlarını kullanarak, birçok kimyasalı saflaştırmak mümkündür.
    Mesela... Uranyum'u. Nereye gittiğimizi ve tehlikenin boyutlarını fark etmeye başladınız mı?

     
    Nükleer Tesislere Bulaşma
    İşte bu noktada solucan, söz konusu motorların, dolayısıyla da sentrifüj cihazlarının tam kontrolüne sahip olduğu için, bunlara istediği her şeyi yapabilir. İsterse, tamamen kapatabilir. İsterse, hepsini anında parçalayabilir. Yapması gereken tek şey, sentrifüj cihazlarını maksimum hızda döndürmektir. Ta ki parçalanana ve bir bomba gibi patlayana dek... Bunu yapacak olursa, yakınlardaki herkes anında ölecektir.
    Ama hayır. Solucanın amacı bu değildir. Unutmayın: Bu, gelişmiş bir solucandır! Solucanın başka planları var.
    Sentrifüj makinalarının kontrolünü ele geçirdiğinde... Uykuya dalar.
    Aradan günler, hatta haftalar geçebilir. Veya saniyeler... 

    Solucan, zamanın geldiğine kanaat getirdiğinde, sessizce uyanır. Bu "doğru zaman", sentrifüj cihazlarında Uranyum'un saflaştırıldığı zamanlardır. Bu sırada, o sentrifüj cihazlarından birkaç tanesini hedef olarak belirler. Onlara erişimi kısıtlar, böylece insanlar bir sorun olduğunu fark etseler bile, sisteme müdahale edemezler. Mesela, kapatamazlar! En azından yeterince hızlı bir şekilde kapatma kararını alamazlar.

    İşte bu noktada solucan, sessiz sakin bir şekilde, bu sentrifüjlerin dönme hızını kontrol altına alır ve bozar. Ama birazcık bozar. Öyle abartılı miktarda değil. Sadece birazcık daha hızlı döndürür. Veya birazcık daha yavaş. Yani Uranyum'un başarılı bir şekilde saflaştırılması gereken sentrifüj parametrelerini birazcık bozacak kadar.
    Aynı zamanda, bu sentrifüj cihazlarının gaz basıncını yükseltir. Bu gaza UF6 adı verilir. Oldukça tehlikeli bir gazdır. Yine, bu UF6 gazının basınç miktarını birazcık bozar. Amaç, sentrifüj cihazlarının içinde bulunan bu gazın ufak taşlara (çakıllara) dönüşmesini sağlamaktır. Solucan, gaz basıncını, bunu sağlayacak noktaya getirir.
    Sorun şu: Sentrifüjler, gerekenden daha hızlı veya daha yavaş çalışmayı sevmezler. Tahmin edebileceğiniz gibi, aşırı yüksek hızda dönen bu cihazlar, içlerinde ufak çakıllar bulunmasından da hiç ama hiç hoşlanmazlar.

     
    Ama solucanın son bir numarası daha vardır. Diyoruz ya: Tam bir kötücül deha!
    Tüm bu yaptıklarına ek olarak, bulaştığı veri bilgisayarlarına da 21 saniyelik bir sahte görüntü iletir. Bu görüntüde, sentrifüjlerin normal bir şekilde çalıştığı gözükmektedir. Solucan, 21 saniyelik bu görüntüyü tekrar tekrar oynatır. Yani insan mühendisler, ekrana baktıklarında bu sahte görüntüyü görürler. Hiçbir sorun olmadığını düşünürler. Halbuki görüntü sahtedir. Solucan tarafından üretilmiştir.

    Şimdi... Düşünün ki bu Uranyum saflaştırma tesisinden siz sorumlusunuz. Her şey yolunda gözüküyor. Belki motorlardan birkaçının sesi alışageldiğinizin azıcık dışında; ancak bilgisayarlardaki tüm veriler normal sınırlarda ve hiçbir sıkıntı gözükmüyor. Ama sentrifüj cihazları durup dururken bozulmaya başlıyor. Rastgele gibi gözüken bir şekilde, bir şu cihaz bozuluyor, bir bu cihaz. Ancak bu bozulma, öyle aman aman bir bozulma, bir patlama, bir çatlama değil. Durmaksızın sorun çıkıyor. Buna bağlı olarak, üretebildiğiniz saflaştırılmış Uranyum miktarı sürekli düşüyor. Uranyum, işe yarar olması için, gerçek anlamıyla saf olmalıdır. Saflığını bozacak en ufak unsur bile tamamen işlevsiz hale getirebilir.
    Es
    Siz, bu tesisin başındaki kişi olarak, ne yapardınız? Her şeyi tekrar tekrar kontrol eder ve ettirirdiniz. Sorunun nerede olduğunu bir türlü anlayamazdınız. Hatta tesisteki her bir bilgisayarı sıfırlayabilirdiniz, yenilerini alabilirdiniz. Ama nafile... Sentrifüjleriniz her seferinde bozulurdu. Bunun nedenini tespit edebilmenizin ise hiçbir yolu olmazdı.
    Düşünsenize... Sizin yönetiminiz altında, yüzlerce, belki binlerce sentrifüjün yeniden üretilmesi gerekilirdi. Yerlerine yenileri konulsa da, bu yeni sentrifüjler de kısa bir süre sonra bozulmaya başlardı. Hepsi, sizin denetiminiz altındaki tesiste oluyor. Siz sorumlusunuz.
    Ve tüm bu anlattıklarımız, tarihimizde yaşandı!
    Tüm bunların bir bilgisayar solucanı nedeniyle olduğunu hayal etmek bile çok zor. İnsanlık tarihinde yazılmış en haince, en zeki bilgisayar solucanı... Kimin yazdığı bilinmiyor. Ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Bilinen tek şey var: amacı. Amaç, bilinen tüm dijital savunma sistemlerini aşarak, ülkenizin nükleer silah programını yok etmek ve tüm bunları, hiçbir şekilde yakalanmadan yapmak.
    Tüm bu saydıklarımızdan sadece birisini yapmak bile ufak bir mucize ister.
    Hepsini, tek bir yazılımın yapabilmesi ise... Stuxnet isimli solucanın ve bu solucanın yazarlarının eseri.
     

    Keşif ve Ek Detaylar
    Bu solucanın varlığını ilk olarak Sergey Ulasen keşfetmiştir. Sonrasında detaylıca incelenen solucanla ilgili yukarıda verdiğimiz bazı temel bilgilere ulaşılmıştır. 1 Haziran 2012'de, The New York Times gazetesi, Stuxnet'in ABD ve İsrail'in George W. Bush altında başlatılan ve Barack Obama altında genişletilen "Olimpik Oyunlar Operasyonu"nun bir parçası olduğunu yazmıştır.
    Stuxnet, 2012 yılında İran'a tekrar saldırmış, bu defa güney bölgelerindeki tesisleri hedef almıştır. Eugene Kaspersky'nin iddiasına göre virüs, Rusya'daki bir nükleer tesise de bulaşmıştır. Ancak bu tesis, halka açık internete bağlı olmadığı için, sorun büyümeden kontrol altına alınabilmiştir.

    Symantec tarafından yapılan bir araştırmada, Stuxnet solucanının bulaştığı bilgisayaların %58.85'i İran'da, %18.22'si Endonezya'da, %8.31'i Hindistan'da, %2.57'si Azerbaycan'da, %1.56'sı ABD'de, % 1.28'i Pakistan'da, %9.2'si ise diğer ülkelerde olduğu belirtilmiştir.

    Kaynaklar ve İleri Okuma:
    1. Bu yazının büyük bir çoğunluğu, John Byrd tarafından Quora üzerinde yazılmıştır.
    2. Symantec
    3. Langner
    4. New York Times
    5. Wikipedia
  • Doç. Dr. Recep ARDOĞAN

    Din, bütün insan toplumlarında görülen bir vakıadır ve Bergson’un ifadesiyle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır fakat dinsiz toplum asla yoktur.[1] Buna bağlı olarak belli bir dine inanmayan bireylerin de din ve tanrı ile ilgili bir kanaati vardır. Bu kanaat, inkâr, bilinemezcilik, şüphecilik ve nadiren ilgisizlik biçiminde olabilir. Bunların hepsi taşıyıcısı olan bireyin nazarında öneme sahiptir. Başka bir anlatımla, dinin dışında olan insanlar da dinle ilgili bir kanaate sahiptir. Bu kanaat onu, dine karşı belli bir tavır almaya yöneltir. Bunun sonucunda onlarla bir dine inananlar arasında fikrî ve itikadî bakımdan ihtilaflar söz konusu olacaktır. Eğer din hürriyeti olmazsa, bu ihtilaflar çatışmaya, baskıya ve şiddete dönüşür.Dinî inanç, insanın gerek iç dünyası gerekse gözlemlenebilir yaşantısı üzerinde önemli role sahip bir olgudur. Bu bakımdan, haricî bir baskı altında kalmadan insanın potansiyellerini farklı yönleriyle ortaya koyması, kişilik ve karakterini geliştirmesinde din özgürlüğünün tanınması tabiî bir gerekliliktir. Bu nedenle din özgürlüğünün ihlali, insanların hissiyatını yaralar. Bireyin varoluşun gayesi, hayatın anlamına ilişkin kabullerine dokunur. Onun benlik algısı üzerinde yıkıcı tesirlerde bulunur. Bu nedenle din hürriyetinin tanınması, güvence altına alınması ve ihlal durumuna karşı bir hak olarak ileri sürülebilmesi, insan için son derece önemlidir.Din özgürlüğünün olduğu bir toplumda her birey, istediği inanç ve dini benimseyebilir ya da hiçbir dine inanmayabilir. Ona ne belli bir inancı benimsemesi için ne benimsediği inancı belli bir biçimde ifade etmesi herhangi bir baskı ve zorlamada bulunulamaz. Ayrıca benimsediği inançtan dolayı kınanması ya da suçlanması da doğru değildir. Bu nedenle kişinin bir inanç ve dini benimseyip benimsememesi, benimsediği inancı nasıl ifade edeceği tamamen akıl ve iradesiyle karar vereceği bir durumdur.Din hürriyetini bilinçli bir biçimde kullanılması ve başka bireylerin dinî özgürlüklerine saygı gösterilmesi gerekmektedir. Özellikle, farklı dinleri ya da teolojik kanaatleri benimseyen insanların aynı toplumda iç içe yaşadığı günümüzde bu bir zorunluluktur. Ancak insanların bu konuda gereken duyarlılığı gösterebilmeleri için din hürriyetini insanın doğuştan gelen bir haklarını başlıcalarından olduğuna inanmaları şarttır. Bu da din özgürlüğünün temellendirilmesini, onu gerekli hâle getiren ve içeriğini belirleyen temellerin incelenmesini gerektirmektedir.

    1. Din Özgürlüğü Kavramı

    ‘Din özgürlüğü (religious liberty)’, kişinin aşkın ve mutlak varlığa ilişkin inanç, inançsızlık ya da bir dini benimseme arasında seçim yapma ve bu inanca bağlı davranışları bir baskı ve engelleme olmadan kendi iradesiyle özgürce bireysel veya topluluk içinde gerçekleştirebilmesidir. Din ve vicdan özgürlüğü hakkı, bireylerin hem kozmik-metafizik inanç veya kanaatlerini, hem de bu dinî-felsefî öncüllerden kaynaklanan bireysel ve toplumsal alana ilişkin ödev tasavvurlarını gerçekleştirme iradelerini korur. Birinci boyut, vicdani özgürlükle, ikincisi ise inancı dışa vurmakla ilgilidir.[2] Bazılarına göre din özgürlüğü, hürriyetlerin asıl kalkış noktasını oluştururken, bazılarına göre de düşünce, kanaat ve vicdan özgürlüklerinin tabiî bir sonucu ve tezahürüdür.[3] Oysa din özgürlüğü, sübjektif yönüyle, vicdan hürriyetinin içindedir. Ancak objektif yönüyle onu aşar.

    İnanç özgürlüğü daha kapsayıcı olarak görünmekle birlikte,[4] aslında din hürriyeti kavramı içinde, inanç özgürlüğü ve onun tezahürleri doğrudan mevcuttur. Çoğu dinin içerdiği ilke ve kuralların şu dört alanı kapsadığını söyleyebiliriz:

    - İnanç

    - İbadet

    - Ahlak

    - Toplumsal düzenlemeler

    Din, dinî inancın ibadet, ahlak ve toplumsal ilişkiler alanındaki tezahürlerini doğrudan içeren bir kavram olduğundan, din özgürlüğü ifade hürriyetinden ayrı bir bütünü ifade eden farklı bir kavramdır.Daha çok ahlâk ve hissiyatla ilgili görünen vicdan ve kanaat kavramları, dine göre daha bireysel bir anlam taşır. Bu nedenle de kanaatlerin çok farklı tezahürleri vardır ve bunu belli içeriklerle sınırlamak mümkün değildir. Tabiî olarak bir kanaate dayanan din ise, belli biçimlerde tezahürlere sahiptir. O toplumun zihniyetinde ve ya­şam tarzının biçimlenmesinde önemli bir rol oynar. Bireysel kanaatlerden farklı olarak toplumsal ilişkiler içinde de somutlaşabilir. Dolayısıyla, kanaat hürriyeti ve din özgürlüğü benzer noktalara sahip olsalar da bunlardan ikincisi, ayrı bir kategori oluşturur. “‘Vicdan hürriyeti (liberty of conscience)’ tabiri ise, daha çok fikir hürriyetini, yani felsefî ve dünyevî görüşleri tercih etme ve benimseme hürriyeti de dâhil düşünce ve ifade hürriyetini çağrıştıran bir kusuru vardır.”[5]

    Din özgürlüğü, sahip olunan ve açıklanan kanaatin “dine ait”, “dinî bir anlam ve değere sahip” ve­ya “din hakkında”, kısaca “dinle ilgili (dinî)” olma özelliğiyle ve açık­­lama yollarının dinî bir değer ifade etmesiyle, ‘dü­şünce ve ifade öz­gürlüğü’nden ayrılır.[6] Bunun yanında bir dinî değere inanmamak, bir bakıma dinin değer kaynağı olmadığına, yanlış veya sap­tırıcı ol­du­ğuna inanmaktır ve din özgürlüğünün muhtevası da bu çer­çevede (yapabilme şeklinde değilse de kaçınabilme şeklinde) olur. Yani din hür­riyeti, inanmak kadar inanmama özgürlüğünü de kapsar. Bunun ya­­nında, din özgürlüğü, dinin mahiyetini belirleyen belli normatif çer­çe­veyi dışarıda bırakan düşünce özgürlüğü içinde de düşünülemez. Ay­rı­ca belli bir fikrî arka plana sahip eğitim, uygulama, toplanma ve der­nek oluşturma gibi sosyal faaliyetler, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ifade edilirken bunlar, dinî saikli olduğunda din özgürlüğü içinde yer alır.

    2. İnsan Hakları İçinde Din Özgürlüğünün Yeri

    Alman hukukçu G. Jellinek (1982) tarafından birey, toplum ve devlet ilişkisi göz önüne alınarak yapılan üçlü tasnifte, din özgürlüğü, “negatif statü hakları” içinde yer alır. Bu tasnifteki hak grupları şöyledir:

    1. Negatif statü hakları

    2. Aktif statü hakları

    3. Pozitif statü hakları

    Bunlara sırasıyla koruyucu haklar, katılma hakları ve talep hakları da denmektedir.[7] Dolayısıyla din hürriyeti, devlete karışmama yükümlülüğünü getirir. Bireye devlet, toplum ve üçüncü kişilerin dahline, siyasi baskılara karşı korunan bir alan belirler. Siyasi iktidarı, hiçbir zaman aşamayacağı ve kişinin özel alanını belirten çizgilerle sınırlandırır.Ancak zorunlu eğitim uygulamasının olduğu yerde din öğretimi ve eğitimi de, kanaatimizce, pozitif bir hakka dönüşür. Aksi hâlde zorunlu eğitim belli bir fikrin aşılanması gibi olacaktır. Dolayısıyla din hürriyetinin pozitif (devlete yerine getirme/temin etme yükümlülüğü getiren) uzanımları da vardır.Fransız hukukçu Karel Vasak tarafından yapılan tasnif ise insan haklarını tarihsel gelişimine göre üç kuşağa ayırır.

    I. Kuşak haklar (negatif statü ve aktif statü hakları)

    II. Kuşak haklar (ekonomik, sosyal ve kültürel haklar)

    III. Kuşak haklar (çevre hakkı, barış hakkı, gelişme/kalkınma hakkı)

    Bu tasnifte de din hürriyeti, anlaşılacağı üzere I. Kuşak haklar içinde yer alır.

    Diğer yandan özgürlükler bireysel ve kolektif tezahürleriyle de

    1. Kamu hayatının özgürlükleri,

    2. Bireysel özgürlükler olarak iki grupta incelenir. Bireysel özgürlükler de iki gruba ayrılır:

    1. Maddi hürriyetler: Hapis, kölelik ve esaretin olmayışını ifade eden fiziksel hürriyeti; barınma, seyahat ve yerleşim özgürlü­ğü­nü; çalışma, girişim, mülkiyet gibi ekonomik özgürlükleri kap­sar.

    2. Manevi hürriyetler: Din hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, eğitim, öğretim, yayın, toplanma, dernek kurma gibi hürriyetleri içerir. Dolayısıyla bu sınıflandırmada da din hürriyeti, bireysel ve manevi nitelikteki özgürlükler içinde yer alır. AİHS’nde din hürriyeti, düşünce özgürlüğünden ayrı olarak ancak aynı madde içinde yer alır. AİHS’nin 9. maddesinde şöyle denir:

    “1- Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya toplu­­ca, aleni veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yap­­mak sureti ile dinine veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”

    Sözleşmede olduğu gibi konuyla ilgili bazı kitaplarda da düşünce özgürlüğünün, vicdan ve din özgürlüğüyle birlikte tek bir başlık altında toplanır. Ayrıca sivil itaatsizlik, gösteri ve yürüyüş hür­riyeti vb.nin de bir düşünce açıklaması gibi değerlendirildiği ve ifade özgürlüğü olarak düşünüldüğü görülür. Bu durumda insan hakları öğretisinde din hürriyetinin başka bazı hürriyetler gibi dü­şünce özgürlüğünün bir formu olarak görüldüğünü söyleyebiliriz.Oysa insan hakları kavramının geliştiği Batı’da din hürriyeti aslında düşünce ve ifade özgürlüğü denen şeyin evrimiyle ortaya çıkmıştır. Batıda gerek kilise ve din adamları gerekse kraliyet, din özgürlüğünü son zamanlara kadar tanımamışlar, bu konudaki talep öncelikle kilise dogmalarının dışına çıkan ilim adamları ve filozoflardan gelmiştir. Onlar da aslında, tam anlamıyla din özgürlüğünü değil, bilim ve düşünce özgürlüğünü talep etmişler, din özgürlüğünü kanaat hürriyetinin bir açılımı olarak düşünmüşlerdir.Batı’da din hürriyetinin insanın doğuştan gelen bir hakkı olarak geliştiği süreç içinde tarihsel olayların da önemli etkileri vardır. Örneğin, otuz yıl savaşları gibi mezhep farklılığından kaynaklanan şiddetli mücadeleler sonucunda kabul edilen din hürriyeti, iç politikada kilisenin etkilerini kaldırmak, dış politikada ise güçsüz devletlerin iç siyasetine müdahale edebilmek için kullanılmıştır. Onların diğer milletlere bu hürriyetleri tanımaları da sömürgecilik döneminde Müslüman, Hindu ve Budist çoğunluğu yönetmek durumunda olmalarının sonucu politik bir zorunluluktur.Din hürriyetinden din ve vicdan hürriyeti olarak söz edilmesi,[8] onun düşünce ve ifade özgürlüğünün farklı bir formu olarak düşünülmesi, Batıda din hürriyetinin aslında düşünce ve ifade özgürlüğünün evrimi sonucunda ortaya çıkmasıyla yakından ilgilidir.Bu evrim sürecinin ilk aşaması, kilisenin/dinsel otoritenin sınırlan­dırılmasıdır. Örneğin, siyasal hükümetin kiliseden bağımsız ve ta­ma­­men ayrı olmasını savunan Occam’lı William kilise ve hü­kü­metin inanç sorunlarına karışmamasını istemiştir.[9] Din ve vic­dan özgür­lü­ğü­nün habercisi olarak anılan Padualı Marsilius da din­sel otoritenin za­rar­lılığı fikrini işler.[10] Zorla iman aşılamanın müm­kün olmadığını söy­le­yen Marsilius’a göre kilisenin iktidarına son verilmeli ve tek otorite tesis edilmelidir. …kilisenin görevi öğüt vermekle sınırlanmalı, vicdan üzerindeki baskısı kalkmalıdır.[11]

    Kilisenin otoritesinin sınırlandırılmasının bilimsel araştırma ve fikir alanında özgür olmak isteyen bilim adamları ve düşünürler tarafından talep edildiği görülür. Örneğin, dini, metafizik inanç ve düşünceden ayıran Spinoza da metafizik inanç ve düşünce için özgürlük talep eder. Ona göre, neyin doğru kabul edilip neyin yanlış sayılacağını ya da insanların Tanrı’ya hangi nedenlerle tapmaları gerektiğini öne sürmek, egemenliğin kötüye kullanılması ve uyrukların haklarının gasp edilmesidir. Bu sorunların hepsi, kişinin istese bile feragat edemeyeceği, doğal haklarının sınırları içinde kalır.[12] Spinoza’nın şu ifadesi ise hayli dikkat çekicidir: “En iyi yönetimin din konularında olduğu kadar felsefe konularında da düşünce özgürlüğüne izin vereceğinden kuşkulanamayız.”[13] Bu satırlar, Katolik kilisesinin dogmalarının zorla kabul ettirilmesinden rahatsız olan düşünürün, farklı felsefî düşünce ve dinle ilgili inançlar için özgürlük talebini dile getirmektedir. Onun için din hürriyeti ikinci plandadır.

    3. İslam’da Din Özgürlüğünün Yeri: Dindarlığın Değeri

    Tarihte mutlakıyetin yanında yer aldığı görülen Kilise ve dogmalarının sosyal ve siyasal alandaki tahakkümüne karşı mücadeleyi de gerektirmesi, Batı’da insan hakları konusunda verilen mücadelenin seküler bir kutba çekilmesine neden olmuştur. Örneğin, 19. yy.’da din hürriyeti, sekülarizm, gerçek inkârcılığı (agnostisizm) ve ateizmle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.[14] Günümüzde de dini insan hakları tartışmalarının yalnızca üçüncü kişisi olarak düşünen bir eğilim zaman zaman görülmektedir.Batıda din özgürlüğünün gelişimine katkıda bulunan bir süreç olan sekülerleşmenin bir noktadan sonra sekülerciliğe (sekülarizm) dönüştüğü ve bunun da din özgürlüklerinin gerilemesine zemin hazırladığı görülür.Belirtelim ki Batı’da sekülerleşme ve dinin bireyselleşmesi din hür­riyetinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Sekülerleşme, uhrevi olanda odaklanan ilgiyi dünyevi olana da yöneltilmesi, dünyevî olanın dinî olandan bağımsızlaştırılması, dinin ruhbanlık, mitoloji ve hurafelerden ayrıştırılması yönündeki bir süreçtir. Oysa seku­larizm, bu sürecin dünyevi olanın mutlaklaştığı ve dinselleştirildiği noktada durdurulmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, dinî gaye ve değerlerden soyutlanmış yeni yapı ve değer sistemin kutsatması ve dinî olanın yerine geçirilmesidir. İslam’a göre, dindarlık bir değerdir. Bu nedenle gerçek dindarlığın bir önşartı olarak din hürriyeti de temel insan haklarındandır. Onun korunması da dinî bir vecibedir. Bireyin onu bilinçli bir biçimde kullanması ve başkaları tarafından da kullanımına saygı göstermesi gerekir. Din hürriyeti, İslam’da başlangıcından itibaren başlı başına bir insan hakkıdır; İslam toplumunun dayandığı temellerdendir. Burada İslam’da din özgürlüğünün, onun için mücadele etmeyi ve hicret etmeyi gerektirecek kadar önlemli olduğunun da altı çizilmelidir:

    “Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, ‘Ne işte idiniz?’ derler. Onlar da: ‘Biz yeryüzünde zayıf kim­selerdik.’ derler. Melekler ‘Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?’ derler. İşte bunların varacakları yer ce­hennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”[15]

    Bu ayetler, dinî sorumluluk temelinde din hürriyetinin önemini anlatmakta; onun feragat edilemez bir hak olduğuna işaret etmektedir.

    O halde tereddüt olmaksızın söylenebilir ki, İslâm’da din ve vicdan özgürlüğü, Batılılardaki gibi halkları sömürmenin gerektirdiği “siyasi bir maslahata bağlı bir uygulama” değil, aslî bir ilkedir. İslâm’da ‘din konusunda saltanat’ yani, başkalarının vicdanı, itikadı, ibadeti üzerinde tahakküm veya müdahale yetkisi yoktur. Çünkü İslam’da dindarlık bir değerdir. Dinin göstermelik bir eylemden ibaret olmaması, dinin taşıyıcısı olduğu epistemik, etik ve estetik doğrular, iyilikler ve güzelliklerin bir nüvesi olabilmesi için akıl, vicdan ve duygular üzerinde yükselmesi gerekir. Din ve dinî inancın temeli akıl ve iradedir ve samimî bir imanın bunlara, akıl yürütme ve delillere dayanması şarttır.Dinin ve dolayısıyla din hürriyetinin insan için önemi, Fıkıh âlimlerinin din özgürlüğüne ilişkin güvenceyi (din emniyeti, emnü’d-dîn) makasıdü’ş-şeria”[16] arasında saymasında ifadesini bulmuştur. An­cak ‘din emniyeti’ kavramı, çoğunlukla İslâm dini ve cemaatinin ko­runması şeklinde anlaşılmış; din ve vicdan alanında, insanları Hak Din’den alıkoyan bir saptırmanın ve zorlamanın bulunmadığı bir or­tam sağlamak, fitneyi kaldırmak şeklinde açıklanmıştır. Buna bağlı ola­rak dine ve cemaate zarar veren eğilimler ve davranışlar; bid’at çı­kar­mak, dinden sapmak; namaz, zekât ve ramazan orucunu terk etmek ve zarûrât-ı dîniyyeyi (bilinmesi zarurî olan dini konuları) bilme­mek suç sayılmış ve bunlara cezalar belirlenmiştir.[17] Oysa dinin an­laşılmasında yeni yorumları da içerebilecek bid’at esnek bir kavramdır. Namaz ve orucun cezası olmayıp, Hz. Ebu Bekir döneminde ze­kât aynı zamanda bir vergi sayıldığı, zekât vermemenin de devlete baş­kaldırı anlamı taşıdığı için, karşı çıkanlar cezalandırılmıştır. Dini bil­memek ise eğitim-öğretim alanında toplum ve devletin ihmalinin so­nucu olabilir.Dinin maksatları açısından din özgürlüğünün ve bireysel otonominin yeri, klasik yaklaşımda din emniyetinin öncelenmesine yansımış­tır. Ancak, bir görüşe göre canlı ve sağlıklı insan ve toplumun ol­madığı yerde din de işlevini göremeyeceğinden, ikrah karşısında küfr sözü söylenebilmesinde olduğu gibi nefs emniyeti din emniyetinden ön­ce gelir. Diğer mefsedetler ve zaruret hallerinde ihlal edilebildiği hal­de, hiçbir koşulda başka bir insanı öldürmeyi mubah kılacak bir gerekçenin olmayışı da canın korunmasının önceliğini gösterir. Cihat, dinin korumanın canı korumaktan önce geldiğini göstermez. Çünkü cihat, sadece dini korumaya yönelik değil, aynı zamanda beş zaruri maslahatın korunmasına yöneliktir.Bu görüşün diğer bir delili de şudur:

    İslâm’da beden sıhhati, dinî yükümlülüğün koşulu olduğundan, din sıhhatinden önce gelir. Mahallin yokluğu, hâllin yokluğunu getireceğinden, canın korunması dinin korunmasından önce gelir. Bunun bir örneği olarak, boğulmakta veya yanmakta olanı kurtarmak ile namaza devam etme seçenekleri karşısın­da olağan dışı durumlar sebebiyle Allah’ın/din hakkı olan unsurlar­da bireyi koruyucu ruhsatlar devreye girebilmektedir.[18] Ancak bu­rada dinin korunması, çok geniş bir açılıma sahip bir öze işaret et­mek­tedir. Namaza devam tek başına dini koruyucu değildir. Boğulanı kur­tarmak ise tek başına canı koruyucudur. Burada tek başına ilkeyi ger­çekleştiren fiil, ilkenin gerçekleşmesi için acil ve varedici unsur ol­mayan fiile karşı tercih edilmektedir. Ayrıca savaş, bir yerde in­san­ların İslam’ı seçme özgürlüğünün engellenmesinin önüne geçmek için yapıldığında, dinin korunmasının canın korunmasından önde geldiği söylenemez mi?Burada şu iki noktanın altı çizilmelidir:

    1. Temel haklar arasında bir öncelik sıralaması yapmak, son derece güçtür. Bu sıralamada inanç ve bireyin kendisi için neyi öncelikli gördüğü daha belirleyicidir.

    2. İslam, insan haklarının modern bir kavram ve öğreti olarak çıktığı batı düşüncesine nazaran dine büyük öncelik verir. Bu yaklaşım da din hürriyetine öncelik verilmesine yansır.

    Kur’an, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, Rasulüllah’ın sadece bir tebliğci olup, insanları uyarmaktan başka, din konusunda zor­la­mada bulunamayacağını[19] ifade eder. “Dinde zorlama yoktur, artık hak ile batıl iyice ayrışmıştır”[20] ayetiyle de insanların din ve vicdan hürriyetinin tanınması direktifini vermekte, bunu garanti etmektedir. İnsan-üstü bir kaynaktan gelen bu hükümler, açıkça aklın ve iradenin yolunu açtığına göre, beşerî otoritelerin de düşünce, ibadet, yaşam tarzı, kültür ve eğitim alanlarında bireylerin özgürlük hak­kını tanıması bir gerekliliktir. Bu konuda inananlara düşen, hakkın açıklık kazanması ve duru bir biçimde kavranmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

    [1] Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı, s. 127.

    [2] Erdoğan, Mustafa, Dersimiz Özgürlük, İst. 2001, s. 79.

    [3] Sezer, Abdullah, Türk ve Amerikan Yüksek Mahkeme Kararlarında Din-Vicdan Özgürlüğü ve Din-Devlet İlişkisi (Lâisizm-Sekülerizm), yüksek lisans tezi, dnş. S. İnceoğlu, MÜ SBE., İst. 2000, s. 53.

    [4] Öktem, Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Ank. 2002, s. 3.

    [5] Armağan, Servet, Din-Vicdan Hürriyeti ve Lâiklik (Teori ve Pratik), İst. 2003, s. 39.

    [6] bk. Armağan, a.g.e., 139, 146.

    [7] Geleneksel sivil haklar (civil rights), negatif niteliktedir. Türkçe’de “sivil haklar” terimi yerine genellikle “kişi hakları” veya “medeni haklar” terimleri kullanılmaktadır. Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 185.

    [8] Vicdan hürriyeti, din hürriyeti ayrımı da aslında din hürriyetinin bir evrimle ortaya çıktığına işaret eder. Vicdan hürriyeti, bireyin bir kanaat veya inancı kabul edip etmemesi ve bunu ifade edebilmesiyle ilgilidir, kavram daha çok din ve Tanrı ile ilgili ateizm, agnostisizm, deizm, tabii teoloji gibi (dinî topluluk, mabet ve ritüelleri ile) kurumlaşmamış inançlara dikkat çeker. Din hürriyeti ise, sırf bir inançtan ibaret olmamasından dolayı, vicdan hürriyetini aşan bir kavramdır.

    [9] Ben-Amittay, Siyasal Düşünceler Tarihi, 114.

    [10] Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 28.

    [11] Kapani, Kamu Hürriyetleri, 26. Marsilius her ne kadar prensip olarak inançsızların ve başka dinlere inananların koğuşturulması ve devletin meşru ölçüde bunlara karşı zor kullanımını kabul eder. Özdağ, Ümit, “Batı’da İnsan Haklarının Doğuşu”, 30.

    [12] Spinoza, “Din ve Siyaset Üstüne Bir İnceleme (Seçme Parçalar)”, 274.

    [13] Spinoza, a.g.m., 278.

    [14] Düzgün, Şaban Ali, Din, Birey ve Toplum, Ank. 1997, s. 134. iheb ve ilgili uluslar arası senetler, pratikteki ötekileştirici ve dışlayıcı rolüne yönelik bir tenkite göre, sadece Batılı ülkelere hizmet eden seküler belgelerdir. Vatikan’a misyonerlik alanlarını genişletme ve meşrulaştırma hak ve olanaklarını sağlarken, aynı zamanda da dünyada 'din ve vicdan özgürlüklerini kendi tekeline alabilme şansı vermektedir. Aytunç, Altındal, “Yeni Bir Religio: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, Yeni Türkiye, XXI (Ank. 1998), s. 358. Bu durum, politik ve enformatik gücün öğretiyi bir truva atına dönüştürebildiğini göstermektedir.

    [15] Nisa 4/97-99.

    [16] Makâsıdu’ş-şerî’a, İslâm’ın ilke ve kurallarının temel gayeleridir. O, usulcüler tarafından maslahatlar şeklinde açıklanır. ‘Maslahat’, bir şeyin geliş sebebine tam uygunluk içinde oluşu anlamında ‘salah’tan gelir. Örfe göre bir yarara, dine göre de, kulluk ve yaşam tarzı bakımından, Kanun Koyucu’nun maksadına götüren sebeptir. İslâm, insanların maslahatlarını gerçekleştirmek için hükümler koyduğundan, maslahatlar şeriatın maksatları olmuştur. Şeriatın ruhu, onun lafzından daha önemli ve onun maksatları metinden daha değerlidir. Fıkıh usulü âlimleri, bunları, şer’î hükümler, illetleri ve bunların teşrî’ ile ilgili normlarından tümevarım yoluyla çıkartmışlardır. Hallâf, İlmu’l-Usûli’l-Fıkh, 117. Bu, yasama ve içtihadın, hukukun insanların kabullerine değil illet ve hüküm ilişkisine, dinin maksatlarıyla belirlenen maslahatlara dayandığı anlayışını ortaya koymaktadır. ‘Makâsıdü’ş-şerî’a (şeriatın gayeleri)’ denen bu umu­mî maslahatlar, Fıkh Usûlü kaynaklarında ayrı bir bölüm teşkil etmektedir. Şer’î nasların doğru biçimde anlaşılması, delillerden geçerli biçimde hüküm istinbatı için bunların bilinmesi zorunludur.

    [17] Bk. Zuhaylî, Hukûku’l-İnsân..., 84.

    [18] Yaman, “İslam Hukuk İlmi Açısından Makâsıd...”, 42-43. Ammara, Muhammed, el-İslâm ve Hukûku’l-İnsân -Darûrât... Lâ Hukûk-, Kuveyt 1405/1985, s. 15-16.

    [19] Maide 5/99; Ğaşiye 88/21-2; Yunus 10/99.[20] Bakara 2/256.
  • MİHRİBAN TÜRKÜSÜNÜN GERÇEK HİKAYESİ

    1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu…

    Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

    Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”

    Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der.
    7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:

    Sarı saçlarına deli gönlümü,
    Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban.
    Ayrılıktan zor belleme ölümü,
    Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

    Yar, deyince kalem elden düşüyor,
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
    Lambada titreyen alev üşüyor,
    Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

    Önce naz sonra söz ve sonra hile,
    Sevilen seveni düşürür dile.
    Seneler asırlar değişse bile,
    Eski töre bozulmuyor Mihriban.

    Tabiplerde ilaç yoktur yarama,
    Aşk değince ötesini arama.
    Her nesnenin bir bitimi var ama,
    Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

    Boşa bağlanmış bülbül gülüne,
    Kar koysan köz olur aşkın külüne,
    Şaştım kara bahtım tahammülüne,
    Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

    Tarife sığmıyor aşkın anlamı,
    Ancak çeken bilir bu derdi gamı.
    Bir kördüğüm baştan sona tamamı,
    Çözemedim çözülmüyor Mihriban.

    Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:

    “Unutmak kolay mı? ” deme,
    Unutursun Mihriban’ım.
    Oğlun, kızın olsun hele
    Unutursun Mihriban’ım.

    Zaman erir kelep kelep…
    Meyve dalında kalmaz hep.
    Unutturur birçok sebep,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Yıllar sinene yaslanır;
    Hatıraların paslanır.
    Bu deli gönlün uslanır.
    Unutursun Mihriban’ım.

    Süt emerdin gündüz-gece
    Unuttun ya, büyüyünce…
    Ha işte tıpkı öylece,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Gün geçer, azalır sevgi;
    Değişir her şeyin rengi.
    Bugün değil, yarın belki,
    Unutursun Mihriban’ım.

    Düzen böyle bu gemide;
    Eskiler yiter yenide.
    Beni değil, sen seni de,
    Unutursun Mihriban’ım.

    “Mistik bir olgunlukla, Son bir kez diyor… Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi. O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”

    “Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor… O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. “Unutmak kolay mı?” başlığı mektubun. “Unutmak kolay mı? deme/Unutursun Mihriban’ım” diyorum. “Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban’ım” diyorum…