• 198 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
        
    Kitaba dair duygularıma geçmeden önce Ferit edgünün Türkiye aşığı eşi Amelia edgü ile yapılan röportajdan bir kesitle başlamak istiyorum.

    (-Türkiye'ye ilk ne zaman geldiniz?
    -          1962'de Ferit'i askerlik için çağırdılar. O zaman ki kanuna göre askerlik,  asker olarak değil öğretmen olarak yapılabiliniyordu. Ferit'te öğretmenliği tercih etti ve Hakkâri'nin Pirkanis köyüne gitti. Öyle bir köy ki; bir buçuk günde atlarla ve yürüyerek gidiliyordu. O yüzden Hakkâri'nin ben de yeri farklıdır.
    -           Siz de Hakkâri'ye gittiniz mi?
    -          Ferit'i görmeye gittim döndüm tabi... O zaman Hakkâri'de su, elektrik, yol yoktu. Hiçbir şey yoktu. O askerlik görevini yaparken ben Paris'te kaldım.1965 de Ferit'te döndü. Fakat Ferit yazar olarak, kendi lisanını, ailesini, ortamını istedi ve 1967 de Türkiye'ye yerleştik.)

    //
    Askerliği için geldiği Hakkari’de gerçek olayları düş gücüyle harmanlayıp okura sunmuş sayın Edgü.
    Düş gerçek, gerçek düş birbirine karışıyor bazen, müthiş yalın bir anlatım ve etkileyici.
    Aslında uzun süredir kütüphanemde okunmayı bekliyordu fakat elim bir türlü gitmiyordu, bazı kitapların vakti zamanı olduğuna inananlardanım.
    Dün, Tezer özlü mektuplarını okurken bahsi geçince aklıma düştü kitap ve elime aldım bırakamadım. Bir gün içinde okudum çünkü griptim yataktan çıkamayınca vaktim çoktu. Hapşurukla gözyaşıyla okumuş oldum:)

    Hakkari, geçit vermeyen karlı dağları, çamurlu keçi yolları, elektriksiz, susuz, çocukların hastalıktan öldüğü, tezek kokuları arasında içilen çaylar ve çocuk gelinlerin çarpıcılığıyla hafızalarımıza kazınmış oldu.Doğuda hizmet eden öğretmenler içinse söylemek istediğim o kadar çok şey var ki bunun için ayrı bir post hazırlamalıyım diye düşünüyorum. Nasıl bir özveri nasıl bir kalp güzelliği... Edgü yaşadığını yazdı biz yaşamadan böyle etkilendik..
    Hatta bunu kitabın sonuna doğru kahramanın dilinden aktaralım:


    “(...) ben bu arada karada yaşamayı öğrendim, karada da, dağ başında da, başka insanlara da, kötü beslenerek de, bebeklerin ölümünü görerek de, ölmeden, çıldırmadan da yaşanılabileceğini öğrendim, bu arada onların dilinden sözcükler öğrendim, koyunlar nasıl doğurur, kurtlar nasıl köye iner, köpekler nasıl ısırır, bunları öğrendim. Bu arada bende öğrendim sürgünde nasıl yaşanır, bende bu arada öğrendim bütün bir kış boyu, sıfırın altında yirmibeş dereceyi bulduğunda soğuk, nasıl donmaz insan, nasıl dayanır, insan kendi soluğuyla nasıl ısınır, bunu öğrendim, nasıl kendisiyle konuşur insan, nasıl dertleşir, nasıl öyküler uydurur, bu arada bende öğrendim yaşamın önceden belirlenmiş, ezberlenmiş bir biçimi olmadığını, yalnız denizlerde yaşanmadığını, denizlere belki bir daha dönmeyeceğimi, bu arada bende öğrendim sessizliğin sesini, ezikliğin, çaresizliğin, başeğişin, yokluğun eşiğini, bu arada bende öğrendim...
    (Syf:188)
    Son olarak şunu söylemek isterim ki Ferit edgü kitaba okuru da dahil ediyor ara sıra bu o kadar hoş ki.. Bir okur nasıl oluru da öğretiyor aslında bize. Çok doyurucu ve istifadeli bir okuma oldu gerçekten okurluğuma sağladığı katkıyı unutmayacağım...

    Hakkari'de Bir Mevsim Ferit Edgü
  • 436 syf.
    En son okuduğum Vedat Türkali’ye ait kitaptaki “İnsan alçaklığına çarpmayan kitaplar, bilgiler, ne denli çekici görünürse görünsün yapma çiçek!” cümlesinin gerçekliği ve gerekliliği insan alçaklığının tarih boyunca sürdüğü, bu alçaklıkları durdurma zorunluluğunun insani bir sorumluluk olması noktasında ortaya çıkıyor. Bu sorumluluğu duyumsayan yazarlar da sevgisiz yapma çiçekler değil sevgiyle büyütülmüş gerçek çiçekler üretmişlerdir. Bu çiçeklerden biri de Yaşar Kemal’in umudun, direncin, insan sevgisinin çiçeği olan İnce Memed’idir. Yaşar Kemal İnce Memed’le hem insan alçaklığının acımasızlığını, yok ediciliğini, eziciliğini, sevgisizliğini, merhametsizliğini, bencilliğini öyle derinden duyumsatmış hem de bu alçaklığa başkaldırarak yok eden İnce Memed’in destansı anlatısıyla tüm ezilen insanlara bir umut ışığı yakmıştır.

    Romanda olaylar Toroslar, Çukurova köylerinde geçiyor. 1900’lü yıllarda Osmanlı bu bölgede yaşayan göçebe aşiretlerin yerleşik düzene geçmeleri için onlara toprak verir. Bu toprakların zamanla değerlenir ve zenginler köylüleri gerek kandırarak gerek dağlardaki eşkıyaları kullanarak zorla toprakları ele geçirmeye çalışırlar. Bu kavgada eşkıyalar birbirlerini, köylüleri öldürürler ve ağaların toprakları büyür.

    Bu ağalardan birinin oğlu olan Abdi Ağa’nın köylüye yapmadığı alçaklık kalmamıştır. Beş köyü vardır ve topraksız kalan köylüler onun tarlalarında çalışır emeklerinin karşılıklarını alamazlar ağa onlara mahsülün çok azını verir. Köylüler kışın ortasında aç kalırlar ağanın kapısına gidip erzak almak zorunda kalırlar. Ağa onları kapısında beslediği bir köpek gibi görür, bu yüzden köylülerin yaşamları üzerinde de söz sahibidir. Kendi isteği doğrultusunda onları evlendirir, açlığa mahkûm edebilir, dövebilir. Hatta öyle ki köylü ağanın kendilerini dövmesini en hafif ceza olarak görüp buna rıza gösterebilmektedir. “Herkes bilirdi ki, köylülerden biri bir kabahat işlediğinde Abdi Ağa onu dövmezse çok büyük bir kötülük yapacaktır ona. O adam ömrünün sonuna kadar, işlediği suçun cezasını çekecektir. Eğer döverse unutulur giderdi suç. Abdi Ağaya karşı suç işlediklerini sanan köylüler gelir onun önüne otururlar, dayak yiyinceye kadar önünden kalkmazlardı.” s. 1414 Köylüler öyle çaresiz, muhtaç bırakılıp sindirilmiştir ki böylesine zulmü, aşağılanmayı kanıksamışlardır.

    Abdi Ağa en çok da çocukluğundan beri babası ölmüş hayatta sadece annesi olan İnce Memed’e eziyet etmektedir. Daha küçücük bir çocukken onu çakırdikenlikte yalınayak çift koşturur, acımasıza döverdi öyle ki günlerce yataktan kalkamazdı. Sonunda İnce Memed dayağın, çocukların dövülmediği yere gitmek için köyden kaçar. Bu dayağa, ağaya karşı ilk başkaldırıdır. Cezası o kış ana oğulun acımasızca açlığa mahkûm edilmesidir, bir nevi ölüme terk edilmeleridir bu kısmı beni oldukça üzmüştür.

    Delikanlı olduğunda bir gün arkadaşıyla ağadan gizli gittiği kasaba yolunda Ahmet Çavuş ve kaldıkları handa Hasan Onbaşı’yla karşılaşması ve aralarında geçen konuşmalar İnce Memed’i daha sonra yaşayacağı olaylardaki tutumunun belirleyicisi olur. Kasabada ağaların olmadığını öğrenmesi onu çok şaşırtmıştır ağanın da kendisi gibi bir insan eşit konumda olduğunu düşünmüştür.

    “Memed’e olan olmuştu. Gözlerine uyku girmiyordu. Düşüncelere kaptırmıştı kendini. Düşünceler kafasına akın ediyordu. Düşünüyordu artık. Dünya kafasında büyümüştü. Dünyanın genişliğini düşünüyordu. Değirmenoluk bir nokta gibi kalmıştı gözünde. O kocaman Abdi Ağa, karınca gibi kalmıştı gözünde. Belki de ilk olarak doğru dürüst düşünüyordu. Aşk ile şevk ile düşünüyordu. Kin duyuyordu artık. Kendi gözünde kendisi büyümüştü. Kendini de insan saymaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa dönerken söylendi. “Abdi Ağa da insan biz de…” s. 80

    İnce Memed’in Hatçe’yle beraber düşledikleri yaşama ağanın gölgesinin düşmesi İnce Memed’e yazarın tanımıyla mecbur adam olmaktan başka bir yol bırakmaz. Dağlara çıkar eşkıya olur ama o köylünün yanındadır, kendi insanca yaşam mücadelesi köylülerin hakları için mücadeleye dönüşür.

    İnce Memed yayınlandığında çok beğenilir, satılır. Birçok ünlü yazarın jüri üyeliğini yaptığı yarışmada ödül alır, 40’tan fazla dile çevrilir. Filmi yapılmak istenir komünizm propagandası yapıyor diye izin verilmez ancak yıllar sonra 1984’te yazarın filmi Çukurova’da çekilmesini istemesine karşın izin verilmediği için Yugoslavya’da çekilir. Türkiye’de korsan olarak izlenebilir. Böylesine korkulan bir romandır İnce Memed oysa Yaşar Kemal romanın basım aşamasında da eşkıya övgüsü diyerek eleştiren arkadaşına da bu romanın ne komünizm ne de eşkıya övgüsü bir başkaldırı şiiri olduğunu söylemiştir.

    İçinden geldiği halkını, yurdunu iyi tanıyan, kültür birikimi ve gözlem yeteneğine sahip olan Yaşar Kemal romanında bunu dil, mekân, kurgu, doğa, mekan betimlemeleriyle, yarattığı karakterlerle okuyucuya yansıtmıştır. Bunu yüreğindeki insan sevgisini, aydınlığa, umuda, zulme direnci, yaşamdan yana oluşunu katarak yapması onu ve eserini ölümsüzleştirmiştir.

    Doğa, Yaşar Kemal’in romanlarında önemli bir unsurdur, bir söyleşideki sözleri yazarın doğayla ilgili bakış açısını açıklamaktadır. “Her doğa parçasının bir kişiliği vardır. Hiçbir insanın birbirine benzemediği gibi, hiçbir doğa parçası da ötekine benzemiyor. Bu benim çocukluğumdan bu yana bildiğim bir gerçek. Birkaç yıl önce de UNESCO'nun dergisinde bir bilim adamının bir yazısını okudum. Bilim adamı yazısında, hiçbir doğa parçası birbirine benzemiyor, diyordu.

    Yıllar önce ben de öyle yazmıştım. Bir daldaki hiçbir yaprağın, bir çimendeki hiç bir çimenin birinin birbirine benzemediğini epeyce yazmıştım. Ben de bu yaşa geldim, birbirine benzeyen hiçbir şeye rast gelmedim. Yalnız, insan birbirine benzer bir şeyler yapabiliyor. Bu da insanın yaratıcılığı mı acaba? Okuyucularım belki anımsarlar. Dergideki yazısında bilim adamı da diyordu ki, kar tanelerinin en küçük parçası olan parçalardan yüzlercesini aldım, mikroskobun altına koydum, hepsi de altı köşeliydi, hiçbiri de birbirine benzemiyordu. Bence bu çok şaşılacak bir şeydir. Öyleyse doğa niye bir roman karakteri olmasın.”

    İnce Memed’in ilk bölümü doğa betimlemesi vardır hatta bir yayıncı basmak için ilk bölümü çıkarmasını söyler ama yazar bundan ödün vermez. Bu bölümün son satırlarını okuduğunuzda bir an üzerinizde bir bakış hissedersiniz bu kayalıkların ardında durup uzaklara bakan ala geyiktir.

    Bu başkaldırı şiirini benim daha önce yaptığım gibi sayfa sayısı fazla diye okumaya cesaret edemiyorsanız şunu söyleyeyim ben bir solukta okudum. İnce Memed’i tanımayı ertelemeyin.
  • Yaşadıklarını kâr sayma
    yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
    ne kadar yaşarsan yaşa,
    sevdiğin kadardır ömrün...
    Gülebildiğin kadar mutlusun,
    Üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin
    sakın bitti sanma her şeyi, sevdiğin kadar
    sevileceksin.
  • ADAM

    Adam şapkasına rasladı sokakta

    Kimbilir kimin şapkası

    Adam ne yapıp yapıp hatırladı

    Bir kadın hatırladı sonuna kadar beyaz

    Bir kadın açtı pencereyi sonuna kadar

    Bir kadın kimbilir kimin karısı

    Adam ne yapıp yapıp hatırladı.

     

    Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda

    Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı

    Adam bulut gibiydi, hatırladı

    Adamın ayaklarının altında

    Yıldızların yıldız olduğu vardı

    Adam yıldızlara basa basa yürüdü

    Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı.

    1953
  • Burada duramazsın. Devam etmek zorundasın. Biliyorsun ki sonuna kadar gitmek zorundasın.
  • Aslında hepimiz birer deli ola­rak doğuyoruz.Yalnız içimizden bir kaçı sonuna kadar deli kalıyor.
  • 652 syf.
    ·24 günde·10/10
    Üçüncü kitaba yakışır bir son oldu şahsen. Olaylar art arda gelişmesi beni çok meraklandırdı bundan sonra ne olacak diye. Üçüncü kitap Karou dan çok Akiva ile ilgiliydi. Akivayla Stelyalılar arasındaki bağ kitabın sonuna kadar insanı merak ettirdi. Yalnız kitabın sonuna kadar Brimstonenın geri dönmesini beklemedim değil. Akiva ile Karounun bir türlü kavuşamaması ve sadece son sayfada mutlu son mantığıyla kavuşup kitabın bitmesi biraz klişe olsa da seriyi her anlamıyla çok sevdim.