• + Doğa herkese kendi yarattığını sevme içgüdüsünü verir: Karga da maymun da kendi yavrularına gülümser.

    + Platon der ki: "Günün birinde filozoflar kral ya da krallar filozof olursa, insanlık o zaman mutluluğa kavuşur."

    + Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?

    + İnsan iyiyi getiremiyorsa, kötüyü yumuşatmalı.

    Kitaptan alıntılar yaparak başladığım yazımda, bunu okur açısından olumlu buluyorum. Böylelikle amacım, okurun yazıya ısınmasını sağlamak ve incelemeye olan ilgisini çekmektir. İzninizle, beyaz atlı prensimizin eserine geçebiliriz. :)

    Eserin ismi ile ilgili bilgi vererek baslarşam eğer: Ütopya kelimesi, Thomas More tarafından üretildiği söylenir ve çağını aşarak günümüze kadar gelmiştir. 'Ütopya' kelimesi ile More, "İyi yer" ve "Yok yer" diğer bir ifade tarzıyla "Olmayan yer" anlamını taşıyan bir kinaye amaçlamıştır. Günümüzde ütopya nedir? Diye sorduğumuzda, "Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce" tanım olarak karşımıza çıkmaktadır. More, bu eseri yazarken Platon' un 'Devlet' adlı eserinden ilham aldığı söylenir. (Bilinen ilk ütopya Platon'un "Devlet" adlı eseridir)

    Ütopya, gerçekte var olmayan, geleceğe yönelik tasarlanan ideal toplum biçimi anlamına geliyor. Özendirici ya da istenilen toplum şekilleridir de diyebiliriz. Distopyada vardır ve distopya, ütopik toplum anlayışına karşı antitez olduğu söylenir. Distopyalar korkutucudur ve toplumları önceden uyarma niteliği taşır. Ütopya ve distopya olarak yazılmış birden çok eser olmak ile birlikte; biz konudan uzaklaşmadan, konu sınırında hareket ederek yazarın Ütopya adlı eserinin yazınsal içeriğine ve düşünce yapısına dönelim.

    * "Ütopya" nerede olduğu belirtilmeyen bir adadır. Elli dört şehirden oluşur ve tek bir dil konuşulur. Başkenti Amaroute.

    *Bireyler aileleri, aileler "philarch" denen yönetim birimlerini oluşturur. Philarch önderleri daha üst bir kademede temsil olunur. Philarch aynı zamanda bir iş birimidir. Tarlalarda kolektif çalışılır. Sabah üç, öğleden sonra üç olmak üzere günde altı saat çalışılır. (Mülk, Allah'ındır diyerek, özel mülkiyeti sınır koymadan destekleyen ve işçinin alın terini gasp edenlere duyurulur)

    * Devlete ve yönetime dair tüm sorunlar halk kurultaylarında görüşülür. Kurultay ve büyük halk toplantıları dışında memleket meselelerini konuşmak yasaktır ve idamı gerektirir. (En büyük suç da zaten budur. Bence More, ülkenin huzuru için bunu yapmaktadır. Katılmasamda ilginç buldum)

    * Yönetsel olarak cumhuriyetten söz edildiği söylenebilir. Sınıf yoktur. Köleler sadece suç işlemiş olanlardır. Kölelere kötü davranılmaz.

    * Ütopya'lılar altını değersiz buldukları için altın zincirleri köleler takar.

    *Halkın bir canlının ölümüne alışmamaları için yenilecek hayvanları köleler keser. Başka ülkelerden Ütopya'ya gönüllü köle olarak gelenlere halk çok iyi davranır.

    * Her şeyin mülkiyeti ortaktır. Konutlar, on yılda bir çekilen kurayla değişilir ve herkes yeni evlerine taşınırlar.

    * Madenlerin Ütopya' da hiçbir değeri yoktur. Kaplarını topraktan yaparken, çocuk lazımlıklarını altından yaparlar. (Maden, para vs gibi şeylere değer verilmiyor, küçümseniyor)

    * Zorunlu eğitimin tek kademesi tarım eğitimidir. (Günümüzde yaşasaydı More, teknolojiyi ve sanayiyi de alabilirdi belki)

    * Ütopya'da amaç, halkın kendisini bilimsel ve sanatsal anlamda geliştirmesi için mümkün olduğu kadar fazla vakit bırakmaktır. (Günde altı saat çalışıldığı düşünüldüğünde gerçekçi görünüyor ve eğitim çok ciddiye alınıyor)

    * Kolektif yaşam sadece tarlalarda değil, ihtiyaçların giderilmesinde de söz konusudur. Çocuklar ortak bakım hanelerde büyür, yemekler halkevlerinde yenir.

    * Ülkenin belli bir dini yoktur. Dinsel hoşgörü egemen ve herhangi bir dinin propagandasını yapmak ceza gerekçesidir. (Hoşgörü ve barış için olsa gerek)

    * Herkes Tanrı'nın varlığında hemfikirdir ve en büyük ibadetin çalışmak olduğunu düşünür. (More burada romantik davranmış bence çünkü hiçbir toplum Tanrı'nın varlığını konusunda hemfikir olamaz, farklı düşünceler biz yaşarken de olacaktır, öldükten sonra da)

    * Savaşçı bir toplum değildir. Sadece kendilerini korumaları gerektiğinde savaşa girerler. (Meşru müdafaa diyebiliriz)

    * Fazla asker besleyip halkın yararlanabileceği ihtiyaç maddesini israf etmek yerine, paralı askerler tutarlar. Yine de devlete ait bir askeri güç vardır. Başlarında bir kralları bulunur ve bu kralın adı Utopus'tur. (Normalde kral yok)

    * Misafir olarak gelen bir Hristiyan kendi dininin propagandasını yapmaya çalışır ve diğer dinleri küçümserse bu durum Ütopya halkı tarafından hiç de hoş karşılanmaz.

    * Kanunlar sayı olarak çok azdır.
    (Ne kadar çok kanun çıkarsa halk kanunlardan haberdar olamaz, bilgi sahibi olmayan halkı da kandırmak kolaydır diye düşünülmüş ve bende katılıyorum)

    More, komünizm gibi bir model öngörür. Ortaklaşa ve eşitlikçi politikalardan yanadır. Eşitlikçi politikalar günümüz devletlerinde de tartışılmakla birlikte, yazarın kitabında da ben eşitlik kavramından uzak düşünceler gördüm. Kitabın 158. sayfasında geçen "Tören yerinde rahip göründüğünde, herkes öyle bir saygı ve öyle derin bir sessizlikle yere kapanır ki sanki tapınağa Tanrı gelmiş gibi, bir ürperti dolar herkesin içine." Belki de More, eşitlikten ziyade mutlak eşitliğin olmayacağını düşünüyor da olabilir.

    More, insanın doğasına fazlasıyla romantik, sempatik yaklaşmış. İnsanın doğasının iyi olduğunu düşünerek ve üstüne Tanrı fikrini koyarak da insanın kötülükten uzak duracağını düşünmektedir. More, ahlak kavramını dinlerle bir tutmuştur. Özgür düşüncesine saygı duymakla birlikte, bu konuda yazar ile aynı fikirde değilim. Çünkü ahlak kavramı dinlerin tekelinde değildir. Dinlerden çok daha önce de ahlak vardı. Bunu felsefe ile uğraşanlar genelde bilir, vatandaşlık ders kitabında da üstü kapalı bir şekilde değinilir. Düşünelim! Ahlak dinlerin tekelinde ve en güzel din bizim dinimiz. (Şüphesiz) Yeryüzünde ateizmin ya da farklı dinlerin hâkim olduğu (Hristiyan, Budizm vs) milletler iyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden mi yaşıyorlar? İyiyi, doğruyu, güzeli bilmeden yaşayan bu milletler nasıl oluyorda tıp, teknoloji,uzay,ekonomi,hukuk vs bizden daha iyi durumda oluyorlar. Özellikle dinsiz denilen Hollanda geçen yıl mahkum yokluğundan hapishanelerini kapatırken biz ise hapishane açıyoruz. %60-%70 oranında Japon halkı din bizim yaşamımızda önemli bir yer tutmuyor diyor, ama genelde Japonlar ahlâklı olarak bilinir. Bir imamın aldığı maaş ile zor koşullarda çalışan bir işçinin aldığı ücret farklılığına bakarsak insani midir, vicdani midir? (Diğer farklı kamu görevlileride olabilir) Bu örnekler daha da arttırılabilir tabi. Amacım inançlı insan ile inançsız insanı ahlaksal olarak karşı karşıya getirmek değildir? Kim daha ahlaklıdır vs bunu yapmak da değil. Bunu yapacak kadar hadsizde değilim. Benim demek istediğim devletin insancıl bakış açısına sahip, dinsel ya da öğreti olarak herhangi bir düşünceyi himaye etmemesi. Çünkü bu empoze olur ve eğitim değil propaganda olur. Ülkesini seven bireyler yetiştiren, eğitimini insancıl bakış üstüne kuran milletler de ahlak olabilir. "Düşünen insan, kuru kuruya herşeye inanan insandan daha makbuldur" Dinsel olarak demiyorum, fanatizmin eseri olan insanları kastediyorum. Çünkü "Cehalet, öğrenmez inanır" Bana göre bir insan kitap okumazsa aklını eğitemez, aklını eğitemeyen bir insan, kalbini eğitemez. İyiyi, doğruyu bilemez. İster inançlı olsun, isterse olmasın. Roman, hikaye, şiir vs daha doğrusu hayatımda iyi olarak gördüğüm insanların çoğu edebiyat okurlarıydı. Edebiyatın iyi bir kişisel gelişim aracı olduğunu düşünüyorum. İçindeki insancıl, hayvancıl, doğacıl bakış açısı biz insanları birbirine kenetliyor. Olayları kahramanın gözünden bakmamız, bize muazzam bir empati yeteneği kazandırıyor; bu durumda bizleri saygı ve sevgi ekseninde daha barışçıl yapıyor.

    More'un ortak mülkiyet anlayışını destekliyorum. Kapitalizmin aşırı bireyciliği bizleri bencil yapıyor, ben merkezli oluyoruz ve insanların kötülüğünü istiyoruz. Kapitalizm azaldıkça insanlık artacaktır bana göre.

    Ütopya adlı eser felsefik bir romandır. Böyle olunca da ister istemez felsefeye kayıyoruz. Yazarın düşüncelerini, felsefî görüşlerini olumlu ya da olumsuz olarak eleştiriyoruz. Kitabı okuyunca Portekizli denizci Raphael Hytloday ile tanışacaksınız. Size Ütopya toplumunu anlatacaktır. Tabi Raphael'in de yazarın kendisi olduğunu unutmayın, yazarın görüşlerini anlatır. Şehirleri, başkenti, yönetim görevlileri, Ütopya toplumunun yaşayış şekilleri, kıyafetleri, kanunlar, ekonomi, dinler vs bunlar hakkında daha detaylı bilgileri şüphesiz kitapta bulabilirsiniz.

    Dünya döndükçe ve zaman, biz insanlar için var oldukça yazarın eseri okunacaktır, kalıcılığını sürdürecektir. Ben ilerleyen yaşlarımda bir daha okumayı düşünüyorum. Yazarın düşüncelerini beğenmesemde aklını sevdim. Thomas More, büyük oynamayı seviyor, büyük düşünüyor. Bu durum bir düşünür ya da yazara avantaj sağlıyor.

    Eserin dil yapısı hakkında bilgi vermedim, genelde çeviri kitaplarının ağır, zor bir dili olmuyor. Okurken boğulmuyoruz. Her kelimede nefes alarak ilerlediğimi söyleyebilirim. Yazıyı akıcı ve duru bulduğumu ifade etmeliyim. Cümleler arasındaki bağlantı sırıtmıyor. Geçişler sade tutulmaya çalışılmış ve bu da cümlelerin temposunu arttırmış. Esere pozitif bir hava katmış, birde felsefe türünde bir roman olduğu için bu yazının sade tutulması önemini daha da arttırmaktadır.

    Thomas More, Ütopya'sına davet etseydi beni, ona hayır derdim. Çünkü More'un ütopyasında yaşamak istemezdim, ama Thomas More kendi ütopyamı kurmamda bana yardımcı olabilir. Kendi Ütopya mı kurarken More'dan yardım almak isterdim. Kitabından son bir alıntıyla sizlere veda ediyorum sevgili okur.

    " Şahsen, başka uluslarda eşitliğin ve doğruluğun en küçük bir izini bile görüyorsam kör olayım. Bir soylu, bir para babası, bir tefeci, kısacası, hiçbir şey üretmeyen ya da devlete yararsız süsler püsler yapıp satan kişi, önemli bir iş yapmaksızın bolluk içinde güle oynaya yaşarken; öteki tarafta işçinin, arabacının, demircinin, marangozun, çiftçinin, bir lokma ekmek için durmadan çalışıp çabalaması, bunca alınteriyle, yük hayvanlarının bile zor katlanacağı yoksulluk içinde yaşaması hangi adalete, doğruluğa sığar?

    * İşaretleri yazarken kitabımda sayfa 12 ve sayfa 13'ten yararlandım. Bazen doğrudan, bazen de kendi cümlelerimle harmanlayarak yazdım. O sayfaların kitap hakkında iyi özetler verdiğini düşünüyorum. Başlığı da "Thomas More'un Ütopia'sı Hakkında) (Tutku yayınevi)

    Elimden geldiğince kimseyi kırmadan, meramımı anlatmaya çalıştım. Mümkün olduğunca diplomatik bir dil kullanmaya çalıştım. Kalbinizi kırdıysam peşinen özür dilerim.

    Sevgiyle kalın!!!
    Çiçeklerle tabiki :))
  • Bazı sorunlar, üzerinde uzun uzun konuşunca kötüye gidebilir, yerinde söylenmiş birkaç sözse onları kolayca çözebilir.
  • İktidara gelebilsinler diye halkı birbirine düşürür, durmadan kargaşa yaratırlardı. Ya paralar! Bir yanda para bekleyen eğitim, sağlık, ulaşım vb sorunlar ; öbür yanda seçilmek uğruna milyarlar harcanan siyasi sirk gösterileri.
    Gündüz Vassaf
    Sayfa 16 - İletişim Yayınları
  • Durum ciddi, hayat tuhaftı. Bazı sorunlar çözmeye çalışınca değil de, üzerine düşünüp dertlenmekten vazgeçince kendiliğinden çözülüyor gibiydi. Bir problem çözme tekniği olarak, oluruna bırakmak! Bunu okulda neden öğretmemişlerdi ki?..
    Nermin Yıldırım
    Sayfa 263 - Doğan Kitap.
  • Ağlamak bir tür iletişim şekli, bir yoklama, aktifliğin ve öfkenin belirtisidir. Mutsuz olmakta da durum aynıdır. Çocuk böyle yaparak kendisine zarar vermesine rağmen aynı zamanda diğerlerini de, kendi şahsı dolayısıyla yaralamış olmaktadır. Bu davranış şekli intihar eder kişinin temel yapısıdır. (Yazar burada sürekli ağlayan çocuklardan bahsetmektedir.)
  • Yanlış bir yaşam biçimini daha sonra da değiştirmek mümkündür. Fakat hataların oluşmasında her zaman etkileri olan ebeveynler bunu başaracak durumda değildir. Bu ancak okul ve öğretmenlerden dolayı mümkün olur. Okulun bu görevi o kadar önemli ve geniş çaplıdır ki, bir çocuğun kamu refahına katılan ve onun için çabalayan bir insan haline geldiğinden emin olunmadan, okuldan ayrılmamasını öngören bir yasa çıkartmaktan korkmazdım.
    Burada ailenin, okulu, şehrin ya da ülkenin refahıyla yetinilmemelidir. Bu tür durumlarda henüz grup egoizminden bahsedilebilir. Doğru olan tek ölçü tüm insanlığın refahı ve bunun için gerekli olan çalışmanın ve geleceğin endişesidir.