• En ahlaklı bizdik. ‘Önce ahlak ve maneviyat’ şiarını iç dünyamızla hiçbir çelişkiye düşmeden söyleyebiliyorduk.

    Şimdi söylesek, bize bıyık altından gülerler.

    “Hz. Ömer, devletin işini yaparken devletin mumunu yakıyordu. Kendi işine bakarken kendi mumunu. Biz, işte böyleydik.”

    Teorik olarak öyleydik. Pratik olarak öyle olamadık.

    “Yolsuzluk, haksızlık, açlık olamazdı bizim düzenimizde çünkü komşumuz açken tok uyuyamazdık biz.”

    Şu anda komşumuzun aç mı tok mu olduğundan haberimiz olmuyor. Böylece, rahat rahat uyuyoruz.

    “Fatih Sultan Mehmet, bir gün tebdil-i kıyafet pazara çıktı. Esnafın birinden bir şey satın aldı. Esnaftan ikinci bir şey isteyince, adam, Sultan’ı komşusuna gönderdi. Bunu da komşumdan al, o daha siftah etmedi.”

    Şimdi, en iyi ihtimalle, Fatih Sultan Mehmet’e izafe edilen menkıbede anlatılan esnafa ‘saf’ deriz. Kötü ihtimalle ‘keriz’ deriz.

    Ya da bu menkıbeye hiç inanmayız.

    “Ömer İbn Abdülaziz döneminde toplanan zekatı dağıtılacak fakir bulunamamıştı da halife ümmetin borçlularına dağıtılmasını buyurmuştu. İşte budur İslam Ekonomisi!”

    Peki Anadolu’muzda ‘zekat keçisi’ diye neden keçilerin en zayıfına, en çelimsizine deniyor?

    “En adil bizdik. İnsanları çağırdığımız düzenin adını da koymuştuk, Adil Düzen. Biz gelince her şey güzel olacaktı.”

    “Dava, bizim davamızdı. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim rehberimizdi. Kur’an-ı Kerim insanlığın karşılaşabileceği her sorunu çözebilecek bir potansiyele sahipti. Dolayısıyla, dünyanın ve tabii Türkiye’nin sorunlarını bizden başka kimsenin çözme ihtimali yoktu.”

    Menkıbeler üzerinden, şablonlar ve sloganlar üzerinden gittiğimizde bütün sorunlar çözülebiliyor.

    Fakat gerçeklerle yüzleştiğimizde ya da gerçekler yüzümüze vurulduğunda nutkumuz tutuluyor, yüzümüz yıkılıyor.

    Bir çok kimse, hayaller dünyasından çıkıp katı ve acımasız gerçeklerle yüz yüze geldikten sonra hem bireysel olarak hem de toplu olarak nerelerde yanlış yaptığımızı, nasıl bu hale geldiğimizi sorguluyor.

    Nereden mi biliyorum?

    Kendimden.

    Sade kendimden de değil.

    Son zamanlarda şu tarz konuşmalara çok rastlıyorum. Tırnak içine alacağım cümleler bir kişiye ait değil. Bir yerden alıntı da değil. Rastladığım konuşmaların karakterini yansıtan ifadeler.

    “Kötü bir sınav verdik. Allah’ın bizi soktuğu bütün imtihanlardan sınıfta kaldık.”

    “Eğer varsa bir iddiamız, iddiamızı kaybettik. Ne dünyaya, ne Türkiye’ye söyleyecek sözümüz kalmadı.”

    “Bir şey söylemeye teşebbüs etsek bile, kim inanır söyleyeceğimiz söze, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”

    “Biz, başkalarının yapacağından korktuğumuz kötülüğü kendimiz yaptık. Allah bize bir fırsat verdi. Fırsatı kendi aleyhimize kullandık.”

    “Meğer hiç birimiz kendimizi zannettiğimiz insanlar değilmişiz. Sınanınca başka insanlara dönüştük.”

    Bu tür sorgulamalar, nefis muhasebeleri, özeleştiriler, tabii ki ortalık yerde yapılmıyor. İnsanlar, dost meclislerinde, kendi aralarında konuşuyor.

    Elbette, bu özeleştiriler insanlara kendilerini pohpohlamaları, ‘en iyi biziz, başkaları cehennemdir’ diye şişinmeleri kadar mutluluk vermez.

    Mutluluk vermek ne kelime?

    Bunlar, apaçık esef ve teessür ifadeleri.

    Bir karamsarlığın yansımaları.

    Mutluluk vadetmiyorlar.

    Dolayısıyla çok revaçta değiller.

    ‘Yanlış yaptık’ diye yazıklananlara acımak, ‘vah zavallım, nerde yanlış yaptın’ diye soran gözlerle bakmak varken ve son derece kolayken özeleştiri niye rağbet görsün?

    Bu gerçeğe rağmen, özeleştirinin gitgide yaygınlaştığını gözlemliyorum.

    Bence bu durum iyiye alamettir.

    Eleştiri faydalıdır.

    Özeleştiri daha da faydalıdır.

    İşlerin yanlış gittiğini fark ederseniz düzeltilme ihtimalinden söz edebilirsiniz.
  • Annelik sadece biyolojik değişiklikleri değil, aynı zamanda toplumsal rollerdeki değişiklikleri içerir. Hamilelik nedeniyle yalnızca fizyolojik değişiklikler meydana gelmez; aynı zamanda iş ve evlilikle ilgili roller hakkmda alman kararlar, fiziksel benlik imajı ile ilgili sorunlar bir kadınm toplumsal sınıfına, ırkına ve cinsel yönelimine bağlı olarak çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Uyum, başta çocuk ve eş ya da partner ile ilişki olmak üzere çeşitli faktörlere bağlıdır. Çocuk yapmama karannı almış olan evli kadmlar bu kararlanndan dolayı genellikle önemli ölçüde sosyal baskı altodadırlar. Çocuk yapma karannı kontrol altoda tutma, doğum kontrolü ve belki kürtaj gibi cinsel konularla ilgilenmeyi gerektirir. Amerikan toplumunda çocuk yetiştirme sorumluluğu erkeklerden daha çok kadmlara verilmiştir ve kadınların çocuklar uygun bir şekilde yetiştirilmezse suçu üstlenmeleri muhtemeldir. Kültürel görüş ve uygulamalar geniş ölçüde çeşitlidir ve çocuk yetiştirme yaklaşımlarını etkiler
    Richard S. Sharf
    Bunu axi nece inkar etmek olar,bir an ucun dusuncelerimin dovruluguna subhe etmisdim.
  • Maşallah, bütün sorunlar da çocuklarda. Bütün yetişkinler sağlıklı, bütün çocuklar sorunlu.
  • Görüş, etkime ve dokunma ufuklarımız ne denli dar iseler, o denli mutluyuzdur:
    Ne denli geniş iseler, kendimizi o denli sıkıntılı ya da endişeli duyumsarız.
    Çünkü bu ufuklarla birlikte, sorunlar, arzular ve korkular da büyür.
    Arthur Schopenhauer
    Türkiye İş bankası Kültür Yayınları
  • Bazı sorunlar, üzerinde uzun uzun konuşunca kötüye gidebilir, yerinde söylenmiş birkaç sözse onları kolayca çözebilir.
    José Saramago
    Sayfa 96 - Kırmızı Kedi Yayınevi 8. Basım
  • "Artık düşünülecek bir şey kalmadı." diyen insanoğlu kibrine inat, düşünmemiz gereken her şeyin daha başında olduğumuzun bilinciyle, az uğranan yollardan geçme cesaretini göstermeye çalışmalıyız. Sıra dışı sorunlar, sıra dışı çözümler ister; sıra dışı çözümler ise sıra dışı düşünebilme talimine alışkın zihinlerin işidir.
  • "Insan aklı düşünür ama düşündüğünü karmaşıklaştırır. Bir problem çözüldüğü anda o çözüm beraberinde yeni zorluklar, belki de daha önceden var olmayan sorunlar getirir."